– Anne, ne yapıyorsun Allah aşkına? Elif neredeyse ağlamak üzereydi, annesinin dolaptan onun kıyafetlerini fırlatmasına bakarken. O kırmızı beyaz puantiyeli elbisesi Elifin en sevdiği yerin ortasına öylece atılmıştı ki, yerde oturan küçük kardeşi hemen ilgisini gösterdi. Selim hemen kemerinden tuttu elbiseyi, ağzına soktu. Yapma Selim! Ver onu bana!
– Bohçana mı üzüldün! Zeynep Hanım, Elifin kot pantolonunu diğer kıyafetlerin üstüne fırlatıp, dolabı hiddetle kapadı. Çık git buradan!
– Nereye gideyim anne? Hem de bu saatte Ne yapıyorsun sen?
– Ben ne istersem onu yaparım! Burası benim evim, sana yer yok burada!
– Peki ben? Burası benim evim değil mi?
– Hayır, tatlım! Senin burada hiçbir şeyin yok! Zeynep Hanım, oğlunu kucağına aldı, Elifin elbisesinin eteğiyle ağzını sildi Selimin. Hiçbir şeyin! Artık sinirlerimle oynamayı bırak! Zar zor kendime bir düzen kuruyorum, sen de gelip her şeyi mahvetmek istiyorsun! Olmaz öyle şey!
– Anne, neyi mahvediyorum ben? Neyi?
– Veysele kim cilve yapıyor? Sen değil misin?
– Anne! Elif, öyle bir bağırdı ki, Selim korkudan ürperip ağlamaya başladı. Ne diyorsun sen?! Farkında mısın ne söylüyorsun?!
– Çok iyi farkındayım! Yeter artık! Söyledim işte! Beş dakika sonra seni evde görmeyeyim!
Zeynep Hanım ayağıyla kapıyı tekmeleyip çıktı odadan. Elif ne yapacağını bilemeden kalakaldı. Şimdi ne olduğunu bile anlayamıyordu. Galiba, evden kovuldu Düşünemiyordu, bir yere odaklanamıyordu. Kapının arkasından Selimin iniltisi geldi. O kadar acı dertli ağlıyordu ki Elif bir anlığına kapıya koşar gibi yaptı. Aslında, ona bakmak hep Elifin işiydi; ne yapıp edip sustururdu, annesinin yeni kocası ise ağlayan çocuğa tahammül edemezdi. Çocukla ilgili her şeye sinir olurdu adam. Elif’in alışık olduğu kucaklama, sarmalama, şefkat onlara artık fazla gelirdi. Annesi ise çocuğu hemen Elifin kucağına bırakıp eşinin yanına kaçardı.
– Sen ilgilen kızım, büyüdün artık!
Büyüdü Daha dün şımartılan küçüklü büyüklü Elifti ama şimdi annesi ona yamalı bohça diyordu. Son iki yılda o kadar şey oldu ki Elif birine ayak uyduramadan diğeri gelip hayatlarını dağıtıyordu.
Önce babası vefat etti, hem de bir anda, kalp kriziyle. Hâlbuki kurtulabilirdi, o durağın yanında biri olsaydı, ilgilenseydi. Elifin babası ellisine bile gelmemiş, bakımlı, iyi giyimli bir adamdı ama kasım soğuğunda sokakta bir saatten fazla kaldı, kimse ilgilenmedi. Herkes acele içinde geçti, belki sarhoş sandılar, ya da bir başka şey. Oysa bir kadın sonradan omzuna dokunduğunda artık çok geçti.
O gün annesi adeta donup kaldı dünyadan. O günden sonra, Elifin hiçbir çabası sonuç vermedi; Zeynep Hanım bir damla bile gözyaşı dökmeden onu uğurladı, sonra da günlerce odasına kapandı, kızıysa tek başına kaldı o evde. Akrabaları yok, eski aile dostları ise yıllardır bayramdan bayrama zar zor uğrardı. Elif bilirdi annesiyle babasının aileye övündüğünü; Biz bize yeteriz! derlerdi. Elif bir zamanlar aynen öyle hissederdi, eve misafir gelmesinden de hoşlanmazdı. Ne gerek vardı? Onlarsız da güzeldi çünkü.
Ta ki Elif ilkokula başlayana kadar. Nedense sınıfta erkek sayısı kızlardan azdı, Elifi minnak, zıpır bir kızın yanına oturttular. Simsiyahtı o saçlar, örülü haline kolun kalınlığı kadar, yere kadar uzanırdı ve kız onları ağır kaldırmaktan gururla başı hep diktir. Elifin ise sarı, tel tel kıvırcık saçları her zaman tepesi dağılırdı. Karahindiba! diye takıldı herkes. Yanındaki kızın saçına dokunmaya iki gün dayandı Elif, üçüncü gün sinirlice fiyonklu saçlarını omzunun gerisine atan kızı tutup,
– Yeter, keseceğim! Annem kızacak ama olsun! dediğinde Elif usulca elini uzattı, parmaklarıyla o simsiyah parıltıyı okşayıp,
– Deli misin? Çok güzel onlar! diye fısıldadı.
O günden sonra arkadaş oldular. Kızın adı Zehraydı, Elifin dilinde hep Zezo. Zehra, kalabalık bir ailenin dördüncü kızıdır. İlk defa onların evine gittiğinde, Elifin gözü kulakları patladı sesten, adam, kadın, yaşlı, bebek her köşe biri, kimin kim olduğu belli değil. Elif hiç çözemezdi akrabayı. Ama Zehranın annesini bilirdi, kapıdan gireni hemen sofraya oturtur, öyle doyururdu ki, insan hareket edecek yer bulamazdı. Zehranın büyük abisi matematikte yardıma koşar, ablası yemek dersleri verirdi. Daha minik kuzenler bile hamur yoğurup tepsi tepsi poğaça yapardı, Elifin annesi ise Sen mutfağa girecek yaşta değilsin! der, elletmezdi.
Zehranın evinde Elif şunu öğrendi: Akraba, dost aslında böyle kötü bir şey değilmiş. Sonradan öğrenir farklısını da. Ama şimdilik Elifin aklı Zehranın gördüğü ilgiye, neşe ve kutlama içindeki aileye odaklanır. Her özel gün onlar hediye yağmuruna tutulur doğum günleri, kandiller, bayramlar Niye ki bunlar? Bugün senin doğum günün değil ki? der Elif. Zehra ise, Sevdiklerin için illa bir günü mü bekleyeceksin? deyip çıngırak gibi güler, Elif de ister istemez katılır sevinçlerine.
Elifin annesi Zehra ile arkadaşlığı pek hoş karşılamazdı. Zehrayı sevmezdi. Evlerine gittiğini öğrenirse Elife yasak gelirdi. Ama Zeynep Hanım çok çalıştığı için, Elif okulu bitirip eve koşar, çorba içip hemen kendini yine Zehranın sıcak mutfağında bulurdu. Orada Elife tatlı söz söylenir, köpüklü reçel ikram edilir, dertleşirdi. Elif orada mutluydu, değerliydi, beklenirdi.
Babasının vefatından sonra Zehranın ailesi Elifin yanında oldu. O gece Zehranın abileri paralarıyla destek oldu, işlemleri halletti. Zeynep Hanım istemese de oğlanlar dinlemedi, işlerini hallettiler. Zehra Elifi oyalamaya çalıştı, en son ağlamaktan vazgeçti, birlikte poğaça yaparken gözyaşlarıyla hamura tuz gibi karıştı. O kadar yaptı ki, dolaba sığmadı, komşuya götürdüler.
Sonraki günlerde Zehranın ailesinin erkekleri hep Elifin yakındaydı, sorun çıkaranları uzak tutuyorlardı. Zeynep Hanım hiç bakmazdı, Elif ise unutamadı.
Bir gün Elif sordu, Zehra bu kadar yakın destek niye diye.
Sen de aileden oldun, yalnız kaldınız, birinin destek olması lazım dedi Zehra.
Altı ay sonra Zehra evlendirildi. Elif dondu kaldı, sonra çatır çatır sorguya çekti:
Zehra, aklın yerinde mi? Doktor olacaktın? Ne çabuk vazgeçtin?
Vazgeçmedim ki, dedi Zehra babam nişanlımla konuştu, beni okutacaklar.
Aşk yok mu? Yabancı bildiğin insanla nasıl evlenirsin?
Bizde böyle, aile uygun bulduysa bir bildikleri vardır. Annem, babam beni üzmez.
Zehraya cevap bulamayan Elif, düğünde zar zor ağlamadan durdu. Ama Zehra, Moskovaya taşınınca, Elif ağlamaktan gözleri şişti.
Sensiz nasıl olacak?
Gelirsin, bir formül buluruz!
Zamanla, Zeynep Hanım yeni kocası Veyselle iyice tuhaflaştı. Zehra endişeyle bakardı Elifin eve gitmek istemeyişine.
Noldu, eve niye gitmek istemiyorsun?
Elif anlatmazdı üvey babasının bakışlarını, annenin kendisini kapıdan kovmasını, Selime bakmayı hep Eliften istemesini. Gece boyu ağlayan kardeşiyle ayakta kalıp, sabah derse gitmek… Birkaç kere bayılmıştı, klinikte dedikodular başlamıştı.
Daha okulu bitirmeden Elif hastanede işe başladı, geceleri evde kalmamak için. Zehrayı yolcu ettiğinde, annesiyle büyük bir kavga yaşadı. Kavga büyüdü büyüdü, Elif çıkış yolunu bulamaz oldu.
Bir gün, apartmandan komşu Zeynep Hanıma,
Çok güzel çocukların var. Selim ayrı güzel, Elif kız zaten maşallah. Ama aşkolsun babası göremedi bu güzelliği… Allah rahmet eylesin. Elifin talibi var mı? Kız işten okula koşuyor, hayatını kursa iyi olur, dedi.
O laf Zeynep Hanıma öyle dokundu ki, Elifi o akşam evden kovdu. Şimdi Elif, eşyalarını toparlayıp nereye giderim diye kara kara düşünüyordu. Bir boğazı düğüm düğüm oldu, Zehranın hamileliği ilerlediği için ona da rahatsızlık vermek istemedi. Kendiyle baş başa…
Odadan çıkmadan önce, babasının masasındaki fotoğrafını çantasına koyup, gözyaşını sildi. “Belki de böylesi daha iyi,” dedi içinden. “Zaten burada yabancıyım artık. Annem hayatını kursun.” Sessizce çıktı.
Koridordan mutfağa geçecekken durdu; annesi çatal bıçak sesiyle bir şeyler hazırlıyordu. Elif, annesine ne diyebilirdi? Artık söylenecek hiçbir şey yoktu.
Dışarı çıktığında hava kararmıştı, burnunu kocaman kaşkoluna gömdü. Sonbahar bu sene geç gelmişti, ama birden İstanbulu sarmıştı. O gün işe giderken şortlu biriyle montlu birinin yan yana geçtiğine gülmüştü. Zehradan kalan atkısını daha geçen gün çıkarmıştı. İçini sıcak tutup eve bir daha uğramamasına sevindi. En azından o gece annesini görmek istemiyordu. İçindeki acı yavaş yavaş kemiriyor, ona “sende suç yok” diyordu, ama Elifin aklı hayatta kalmaya çalışıyordu.
Durağa geldiğinde kimsecikler yoktu. Sadece bir iki geç kalan ve çamurlu bir sokak köpeği. Çantasını banka koyup, ellerini cebine soktu.
Yanında bir araba durdu, Elif ürperkerek geriye sıçradı.
Elif?
Aras!
Oh, Allah’ım! Rahatlamaktan gözleri doldu. Zehra’nın abisi yıllarca matematik anlatan, babasının cenazesine yardım eden o abisi.
Elif, bu saatte ne işin var dışarıda? Hastaneye mi gidiyorsun?
Yok Aslında Şey, hastaneye gidiyorum! Evet, ona.
Hadi oradan, bir şey olmuş. Neden çantayla dışarıdasın?
Arasın sıcak, meraklı bakışlarından Elif her şeyi anlattı: annesini, Veyseli, evsiz kaldığını
Hadi, atla! dedi Aras fazla konuşmadan.
Arabada ikisi de sustu, Elif bir nefes aldı. Belki ilk defa bir yerde güvende hissediyordu ve bu huzur hemen bitecek biliyordu. Camdan dışarı bakıp, annesinin bana dediği sana burada yer yok cümlesi zihnini kemiriyordu.
Baktı ki hastaneye gitmiyorlar.
– Aras, nereye gidiyoruz? Hastaneye girmem lazım!
– Orada mı uyuyacaksın?
– Evet, başka çarem yok.
– Sonra ne olacak? Bir gece, peki sonrası?
– Bilmiyorum.
– O yüzden seni başka yere götürüyorum.
– Nereye?
– Görünce anlarsın.
İstanbul’un sakin bir semtindeki apartmana girdiler. Güzel demirli bahçeden geçip, üçüncü kata çıktılar. Daireye Aras kapıyı çaldı.
Bir kadın açtı. Gördüğü en heybetli kadındı Elifin. Ama yakından bakınca uzun, bol elbiseli, cana yakın bir halleri vardı.
– Aras, oğlum, ne haber? Niye önceden aramadın?
Sonra gözü Elife kaydı.
– Sen Zehranın arkadaşısın! Hadi geç kızım geç, ne ayakta kaldın? Bizim ev senin de evin!
Elif daha koridordan girerken, bir sıcaklık sardı. Mermer döşeli koridor, salkım salkım kristal avizeler… Aras, kadına bir şeyler fısıldayıp ayrıldı.
– Niye öyle bakakaldın, gel! Üstünü çıkar, bir kahve içelim, anlat bana derdini. Bu saatte sokakta kalan güzel kız olur mu? Evinde ne işin var, annen yok mu senin?
– Galiba artık yok – deyince Elif, kadın Elifi kucaklayıp bağrına bastı. Ah kızım ah! Böyle olur mu? Kim izin veriyor buna Ağlama! Her şey yoluna girer, ben biliyorum! Ben bu hayatta ne acılar gördüm, bir daha görmeyeyim, sana da yaşatmam!
Şefkatli elleriyle Elifin saçını okşadı. Gel bakayım, sana öyle bir kahve yapacağım ki, acını unutacaksın! Hep değil ama, bir müddet o aradan bile huzur bulur insan. Hadi!
Elif, mutfağın ortasında küçücük kahve fincanından yudumladıkça gözyaşı daha acı gelmedi ona. Kadın sonra dedi: Benim adım Afet. Gençliğimde bana böyle derlerdi. O zamanlar aileyle, kardeşle, uzaklarda yaşardım. Herkesin bir köyü, toprağı, mezarı olur, benim de vardı. Ama görmeyeli yıllar oluyor, gidip ziyaret edemedim, eksikliğini hep hissettim. Beni en çok yakan da, anne babamın bir mezarı olmaması Onları gömemedim bile
– Neden?
– Biliyor musun “baskın” ne demek? Geceleri köyümüze saldırdılar. Annem babam bizi kilere gizledi, kapıyı da büyükçe bir büfeyle dayadı. Altı çocuk, hepimiz kocaman bir büfeye sarılıp sessizce bekledik. O soğuk, karanlıkta. Annem babam bir daha yanımıza dönemedi
– Neden kaçmadınız?
– Kendi toprağını, yuvanı nasıl terk edeceksin? Kolay mı? Orası benim dünyamdı.
– Sonra?
– Her şeyi kaybettim ama yanında, bana emanet edilen kardeşlerim vardı. Onlar bana güç oldu; onların, bizi kollayan akrabaların, komşuların sevgisiyle ayakta kaldım. Hayatta kalmanın yolu birilerine tutunmaktı kızım.
– Şimdi bana mı güç olacaksın?
– Tabii ki! Şimdi sıra sende! Bu ev senin yerin. Yarın bir gün kısmetini bulunca da, seni gönül rahatlığıyla yollarım, bak. Ama ağlamaya izin yok! Zehraya nasıl öğrettiysem sana da yemek, ev işini öğretirim!
Elif, Afet Teyzeyle geçen iki yılda mutfakta ustalaştı, Zehranın bile önüne geçti. Her ziyarette Zehra,
Seninki daha güzel oldu, nolur tarifi ver? diye takılıyordu.
Hepsi Afet Teyze sayesinde O olmasa…
Kızım, beni övme! Şımarır da ahirete gidemem vallahi! diye gülüyordu Afet Teyze, cezvede uzun uzun kahve karıştırarak.
Bir gün, Elifin sesi değişmeye başladı. Zehra anlamasa da meraklandı.
– Ne oldu, bir şey mi var?
– Annem hasta.
– Ciddi mi?
– Çok. Az bir ömrü kaldı sanırım. Bizim hastanede yattı, ben dosyasını da biliyorum.
– Ziyarete gitmedin mi peki?
– Yapamıyorum. Aklıma o gece geliyor, bir yandan da… Sen olmasan, Aras olmasa kim bilir neredeydim? Annem beni hiç düşünmedi ki… O adam hastalığını öğrenir öğrenmez kaçtı zaten, Selimi de bıraktı!
Zehra, Peki Selim nerede şimdi? dedi.
Yuvada… Bana vermediler. İşim var ama evim yok, kiralayacak param bile yok.
– Annenin evine dönemedin mi?
– Çıkışımı yaptırmış. Evlatlık ilişkisini kestirmiş. Belgeler yok, kardeşim için başvuruda kullanamıyorum… Ne yapacağım bilmiyorum Zehra… Uykum kalmadı.
– Öyle düşünüyorsan boşuna üzülüyorsun! Kalk, gidiyoruz!
Nereye?
Hastaneye!
Neden?
Annen orada mı?
Hayır, taburcu oldu.
O zaman eve gidiyoruz! Annenle barışman gerekmiyor ama Selimi düşün! Kimse seni düşünmedi, iyi oldu mu? Hadi hadi!
Elif, en sonunda, ölmeden iki gün önce annesiyle barıştı. Kahraman gibi geçen aylardan sonra, Zeynep Hanım son nefesinde kızından af diledi. Elif de ömrünün en büyük yarasını cebine koyup, kardeşini almaya gitti, işlemleri tamamladı. Son vedasında bundan sonra ne kırgınlık, ne kin hissetti. İçine sadece bir bahar sabahı kaldı; annesinin gençliğinde, ona koca bir tabak sarı kiraz yedirirken yaşadığı o sevgi…
Affediyorum anne dedi Elif, ve içi huzurla doldu.
Afet Teyzenin yıllar önce söylediği sözler aklında çınladı:
Affedeceksin, yoksa kendi hayatını yakarsın. İçinde her şey kararır, seni ayakta tutan ne varsa bitirir. Zor olsa da, affetmek gerekir.
Bir hafta sonra, Selim Elifin avucuna sımsıkı tutunup,
Artık hep mi buradayız abla? dedi.
Evet, Selim. Artık evimiz burası, her şey yerli yerinde.
Küçük kardeşi öyle ciddi başını salladı ki, Elif anladı: Şimdi her şey doğru oldu. Burası bizim yerimiz.



