Kırmızı Kurdele

Kırmızı Kurdele

Bugün yine mutfağa ilk adımımı attığımda eski Arçelik buzdolabının uğultusunu duydum, sanki bana devam et der gibi bir tonla. Yavaş yavaş kaynamakta olan bulgurun üstünden ince bir buhar yükseliyordu, o zengin pilavlık bulgurlar değil tabii, market indiriminden alınan ince, ufak taneli, hafif buruk bir bulgurdu. Karıştırıp kapağını kapadım, arkamı buzdolabına yasladım. Kalabalık mahallenin sesini, dışarıdaki Ümit Sokakın taş döşeli yolunu, ilkbaharda pencerelerden içeri giren kavak polenlerini düşündüm. On iki sene geçti burada, bu sokak, bu apartmanlar, bu çürük gelen dördüncü basamak, hepsi içimin bir parçası olmuşlardı.

Mutfakta olduğum sırada Selahattin birden çıktı geldi. Ona özgü bir sessizlikle girdi içeri, ani, beklenmedik. Uzun boylu, geniş omuzlu, açık gri bir gömlek vardı üstünde. Benim gözüm hemen o kokuya gitti. Çiçeğimsi, hafif tatlıbenim kokum değil, onun kullandığı klasik erkek deodorantı da değil, arabasında zamanla sinmiş deri kokusu da değil.

Ne var benim aslan sporcum? Dedi, bulgur tenceresine eğilip. Yine sulu ekmekle mi geçiyoruz günü?

Bulgur pilavı, dedim. Soğanlı.

Soğanlı, haa? Bu lüks sayılır senin mutfağa! Gülümsedi, omzuma hafifçe dokundu. Biraz daha sabret, Nisan. Hepsi yerini bulacak. Göreceksin, Vadi Evler elimizden kaçmayacak.

Sadece başım sallandı, ama içinde razı olmak yoktu o hareketin. Yorgunluktu aslında. Yine üçüncü gün başım dönüyordu, öyle fena değil, sanki oda biraz yana yatmış gibi. Sebebini biliyordum tabii, yediklerimle ilgiliydi ama konuşmamaya, şikâyet etmemeye alışmıştım.

Bugün bir şeyler yedin mi? diye sordu.

İş yerinde öğle yemeği verdiler. İdare ederdi.

Musluktan bir bardak su doldurup ayakta içti, bardağı lavaboya koyup odadan çıktı. Ben tavayı kapatıp tok kalmaya çalışarak tabaklara doldurmaya başladım.

Üç yılda öğrendim; markette ucuz kefir almak, beş yıldır giydiğim kabanın kolunu kendim yama yapmak, en son berbere ne zaman gittiğimi hatırlamamak. Saçlarımı banyoda küçük aynanın önünde, biraz bakmamaya çalışarak kendim kestim hep. Bazen fena olmuyordu, bazen pek hoşuma gitmiyordu.

Üç yıl önce Selahattin bilgisayarı kucağıma koyup bana fotoğrafları gösterdi: Şehrin dışında, Vadi Evler sitesinde küçük bir ev. Kiremit çatılı, çimenlerin içinde, bahçede elma ağacı, kullanılmayan ama duruşuyla güzel bir eski kuyu, yeşil panjurlar, tahta basamaklı bir verandası, kenarında mor salkımların gölge yaptığı bir bank.

Bak, dedi o zaman. Görüyor musun? Bunu alabiliriz.

İçimde ısınan bir şey oldu, sevinç değil ama yakın bir şey. O güne kadar amaçsız yaşanmış, yabancı duvarlar arasında geçen bir hayattı. Burada, ekranda ise elma ağaçları vardı, havada bir imkân.

Yaklaşık üç yıl kemer sıkmamız gerekecek, dedi Selahattin hesap makinesiyle. Aylık şu kadar koyarsak, sen de biraz masraflarını azaltırsan…

Ne kadar istiyorlar?

Rakamı söyledi, ben sustum.

Çok.

Ev dediğin az olur mu, Nisan? Kendi bahçenin önünde oturacaksın, ucuz gelir mi hiç?

Sonunda razı oldum. Ortak birikim hesabı açtık, maaşımın yarısını ve çalıştığım ufak bir muhasebe ofisinden kazandığım ek gelirleri oraya yatırıyordum. Selahattin ise sözde maaşından üç kat daha fazla koyuyordu.

Güvenmeyi bilirdim. Aptallıktan değil, hayatı öyle öğrendiğim için. Güvenmek daha kolay. Güvenmezsen yorulursun, kontrol bitmez çünkü.

İlk kış neredeyse oyun gibiydi. Daha sade yiyip içmek, ikinci el kabanla dışarı çıkmak, markette ucuz sebzeyle çorba yapmak tuhaf şekilde bana çocukluğumu hatırlattı. Evde bir şey yokken kendine kutlama uydurmak gibi. Tariflere bakmak, indirimden peynir almak; eğlenceye benziyordu.

İkinci yılda zorlaştı. Vücudum sinyal vermeye başladı, sesi çıkmayan bir uyarı gibi. Ayakta hafiflik, kalkınca geçen uykusuzluk. Bazen otobüste dalıp giderdim, nereye gittiğimi unutup sadece cama bakardım. Doktora gitmeyi hiç düşünmedim, param yoktu, hastane sırası ise çekilecek gibi gelmiyordu.

Bir baktırmalı aslında, dedim Selahattine.

Özelde mi?

Yani, sıra olur. Orada daha çabuk bakıyorlar.

Nisan, biliyorsun on bin lira artık her kuruş demek. Git devlet hastanesine, olmaz mı?

Gittim. Sırada bekledim. Kan tahlillerim sınırın dibinde çıktı. Doktor: daha fazla kırmızı et ye, demir açısından zengin şeyler al, vitamin kullan dedi.

En ucuz vitamini aldım eczaneden. Kırmızı et zaten yıllardır benim soframa uğramıyordu.

Üçüncü yıl tartılmayı bıraktım. Banyodaki ayna fazlasıyla anlatıyordu. Yüzüm keskinleşti, gözaltlarım hafif sapsarı. Karaborsacı Pazarı’ndan lacivert, ikinci el bir kaban buldum; neredeyse yeni gibiydi, ufak bir dikiş izi var sadece. Satıcı kadın bana baktı.

Güzel kaban. Daha çok gideri var, dedi.

Evet, biliyorum, diye yanıtladım.

Biz burada hep biliriz, diye ekledi, gülümsemeden ama anlayışla.

Eve dönerken vitrin camında kendimi gördüm. Bir dakika durdum, sonra yoluma devam ettim.

Selahattin hep moral vermekte iyiydi. Hep bir şeylerin yakında olacağından bahsederdi; biraz daha sabretmek, biraz daha beklemek O kadar çok tekrarladı ki, benim için az kaldı bir çeşit fon müziğine döndü.

Helal olsun sana, derdi sade yemek yediğimi görünce. Gerçek anlamda bir sporcusun. Saygı duyuyorum sana.

Gülümserdim, o gülümsemeler içten değildi, belli bir kuralı yerine getirmek için çoğalırdı.

Arada kızımla telefonlaşırdık; İstanbulda eşi ve çocuklarıyla, kendi hayatı telaşında. Ben şikâyet etmeyi bilmez, istemezdim.

Nasılsın anne?

İyiyim. Ev için biriktiriyoruz hâlâ.

Hâlâ mı?

Az kaldı artık.

Kolay gelsin.

Sonra konu torunlara, havaya, gündeliğe geçerdi.

O sonbaharda, üçüncü ekonomik yılımızda, kokular daha belirginleşti. Bedenim az alınca, duyularım ok gibi oldu. Selahattinin gömleğindeki o çiçeksi parfümü ilk defa Ekim başında fark ettim. O an, tencere başında karıştırırken. Sonra herhalde otobüste birinden geçti diye düşündüm.

Kasımda tekrar hissettim. Selahattin eve daha geç geldi, neşeliydi, dedi ki iş toplantısı uzamış. Ceketi çıkarıp asarken yine o parfüm Şantal diye bir kadın parfümü olduğunu sonra başka birinden duydum, o an sadece bildim, bana ait olmadığını.

Yoruldun mu?

Çok. Toplantı uzadı, ben de sıkıldım, dedi. Banyoya geçti.

Ceketi astım, bir süre askıda durdum. Sonra mutfağa geçip yemeği ısıttım.

İstemediğim şeyleri düşünmemeyi çok iyi öğrenmiştim. Zorunda kalınca zihnimi başka yöne koymak da nimet. Korkaklıktan değil; içindeki boşlukla uğraşmak daha zor çünkü. Erkek ne der endişesinden değil, o an bir şey yapmak gerekirse ondan korkardım.

Ortak hesap ayda ayda doluyordu. Selahattin bana her ay gösterirdi. Rakamlar yavaş da olsa artıyordu, içinde umuda benzer bir şey uyanırdı.

Bak görüyor musun, dediğinde ekranda parmağını tıklattı. Bence bahara ilk adımı atabileceğiz.

Ne demek ilk adım?

Ev sahibiyle konuşmak, pazarlık, tabii eksik olur mu? Ben ilgilenirim, sen birikmeye devam et.

Başımı salladım. Bu işler onundu, ben sadece tasarruf yapardım.

Aralıkla birlikte eve daha az uğramaya başladı. İş yerinde kutlamalar varmış. İş arkadaşına uyum sağlamak zorundaymış, Nisana açıkladı. Ben de hep anlarım ya

Bir gece bir buçukta geldi. Neşeli, dinç, sanki saatlerce içki masasında oturmamış gibi. Yüzü ferah, gözleri canlı, sesi pürüzsüz yorgun değil, içi rahat.

Yorulmadın mı?

Bu iş böyle, dedi tatlı bir gülümsemeyle. Ama, Vadi Evlere geçince hep sakinlik olacak.

Yanıma oturdu, ben mutfakta uzun zaman geçirdim, dışarıda lapa lapa kar vardı.

Ocakta ceketinin cebinden bir fiş buldum. O yeni, lacivert ceketi, yılbaşında giydiği. Cebini karıştırırken, sol cebinde bir beyaz fiş buldum.

Baktım; Kayserili Deniz Mutfağı yazıyor, 28 Aralık. Rakam uzun uzun gözlerimin önünde kaldı, tam anladığımdan emin oldum. Dışarıda bir kadın köpeğiyle yürüyordu. Köpek ipi çekiştiriyordu, kadın acele etmiyordu.

Çünkü fişteki rakam bizim bir aylık mutfak masrafımız kadardı. Yani, ay boyu bulgur, ucuz makarna, indirimli çay, margarinle. Gram gram ölçtüğüm para, bir akşamda oraya gitmişti.

Fişi tekrar yerine koydum, ceketi dolaba astım. Mutfaktaki sandalyeye oturup uzun uzun su içtim.

Selahattin işteydi o sırada. Ben uzaktan çalıştığım için yalnızdım. Düşündüm… Kayserili Deniz Mutfağına Aralık sonunda kim giderdi? Ben hiç gitmemiştim, bir tek belediye durağındaki reklamdan biliyordum: beyaz masa örtülü, şık bir restoran, ucuz olamaz.

O gün Selahattin, İlkokul arkadaşlarıyla yemek yiyeceğim demişti. Eve döndüğünde ondan şarap kokusu değil, hafif bir çiçek kokusu geliyordu.

Belki yalnız yedi, belki iş yemeğiydi. Olabilir

O akşam yemeğinde onu izledim. Akşam, ben çayımı içerken, karşısına oturdum. Rahat, huzurlu görünüyor, yüzünde tedirginlik yoktu.

Selahattin dedim.

Efendim?

Kayserili Deniz Mutfağı pahalı mı gerçekten?

Gözlerini bir an kaldırdı, bir anlık duraksama.

Ne bileyim, hiç gitmedim ki.

Ha, reklamını gördüm de, dedim sadece.

Yeniden telefona döndü.

Şubat çok soğuk ve sessizdi. Yine ikinci el kabanımla çıkıyordum, sınırlı vitamin, işte hemen hemen aynı. Baş dönmeleri biraz daha sıklaştı. Devlet hastanesine tekrar gittim, doktor yine aynı şeyi söyledi: Daha iyi beslen, eke vitamin al.

Zaten alıyorum, dedim.

Hangisini?

Adını söyleyince doktor gülümsedi.

En ucuzu o. Neyse, başka imkân varsa kullanın.

Yok, dedim.

Doktor bir daha ısrar etmedi.

Selahattinin hareketleri değişti. Yeni kemer, yeni ayakkabı, hepsi birden. Bahar ortası ben onun telefonunda bir bildirim gördüm: Otomobil galerisi Bursa Otomotiv. Ekranda Kırmızı pakette, isteğiniz üzere hazır. Dilediğiniz zaman teslim edebilirsiniz yazıyordu.

“Kırmızı paket.” Bu, arabaları büyük kırmızı kurdeleyle teslim ettikleri reklamlar geldi aklıma. Hediye arabalar. Bizim aylarca yana yana biriktirdiğimiz parayla alınan.

Bütün gece düşünüp döndüm durdum yatakta. Sabah beraber uyandığımızda, kararım hazırdı. Ertesi gün bankayı aradım, ortak hesabı sordum. Söylenen miktar bizim hesapladığımızın yarısıydı; iki yılın birikimi, sadece yarısı.

Bir süre masada oturdum, eski çiçekli muşambada kahve lekesi olan, aylarca çıkarmaya çalıştığım o lekeyi seyrettim.

Nisan! diye seslendi Selahattin. Çayı koydun mu?

Koyuyorum, dedim.

Ayaklarım her zamankinden daha yorgun hissediyordu.

Ondan sonra Selahattini takip ettim. Bunu kendime bile kolay kolay söyleyemem; takip etmek küçültücü bir şey gibi geliyor hâlâ. Bir perşembe, iş yemeği var dedi. Ben de biraz dolaşırım dedim. Belki kendimi ikna etmek içindi.

O sırada arabası alışılmış işyerinin önünde değil, bir alışveriş merkezinin girişindeydi. İçeri girdim. Kuyumcuda o kadını gördüm; otuzlu yaşlarının sonunda, ipeksi sarı saçlı, bej kabanlı, yanında Selahattin. Yakındılar, alışık bir yakınlıkla konuşuyorlardı.

Yanaşmadım. Sütunun yanında telefonumla uğraşır gibi yaptım.

Birbirlerine anlayışla gülüyorlardı. Selahattin vitrine baktı, cebinden kartı çıkarıp ödedi. Kadın aldıklarını cebine koydu, birlikte ayrıldılar.

Bir süre sütunun gölgesinde durup izledim.

Dışarı çıkınca yakındaki bankta oturdum. Marttı, yerler hâlâ ıslaktı; ama bank kuruydu. Araba sesleri, insanlar, kaldırımların kenarındaki su birikintileri İçimde bomboş ya da acı bir şey yoktu; aksine, ağır ve sessiz bir taş vardı sanki.

Sonra eve döndüm.

Takip eden günlerde her zamanki gibiydim. Yemek yaptım, çalıştım, televizyona baktım. Selahattinse hâlâ eskisi gibi konuştu, Vadi Evlerden, bahardan, pazarlıktan

Sence artık ev sahibiyle taksitli konuşsak mı? Belki hepsini peşin biriktirmeye gerek yok, dedi bir akşam.

Peşin yetiyor mu ki?

Son transferlerde biraz birikti. Tam bakmam lazım, dedi.

Bir bak istersen, dedim; sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi.

Sonra bakarım, dedi ve televizyona döndü.

O akşam kızımı aradım.

Anne, iyisin değil mi? Sesin değişik geliyor.

İyiyim, yorgunum biraz.

Hâlâ aynı ev için mi uğraşıyorsunuz?

Bizim için güzel olacak. Selahattin istiyor, ben de istiyorum. Bahçede elma var, mor salkım

Anneciğim, o fotoğraflardaki gerçek mi sence?

Kendi sesimden emin olduğum yegâne anda sustum.

Gerçek, dedim. Elma ağacı gerçek olur.

Sonra konuşma yine torunlara dönüştü. Kapatınca düşündüm; hiç orada elma ağacı, mor salkım olmuş muydu? Yoksa Selahattinin internetten bulduğu bir fotoğraf mıydı, babama gösterdiği gibi? Sadece bana orada senin değer verdiğin bir şey var demek için bulduğu birer kelime

Bir iki gün sonra galeriye aradım.

İyi günler. Kruz-Life almak isteyen biri olsam fiyat nedir?

Tabii efendim, bir tane yeni teslim ettik, sahibi erkekti, hanımefendiye hediye etti. Kırmızı kurdeleyle…

Kapatınca mutfağa geçip çay koydum, usulca bekledim.

Sonra bilgisayarımı açıp ortak hesaba girdim; hareketleri izledim. Her ay düzenli yatırdığım miktar saat gibi işliyor, Selahattinin aktardıkları daha seyrek ve bazen eksik Sonra düzensiz çekilişler.

Defterimi çıkardım, ev masraflarını yazdığım hesaba. İki saate kadar hesapladım, dışarıda hava kararmıştı.

Tablo netleşiyordu. Bir yerden bakınca, kimin neyi ne zaman çektiğini ortaya çıkarabiliyordum. Üç yıl boyunca ayda ayda para biriktiriyorum, ucuz yemek, ikinci el kaban, doktora gitmemek, saçımı kendi başıma kesmek Hep daha az, daha sade, daha sessiz. Ve para her ay yavaş yavaş el değiştiriyor. Bakkalda o kadın, kuyumcuda konuşan Selahattin, kırmızı kurdeleli araba, Kayserili restoran fişi, parfüm kokusu

O gece telefonunu şarjdayken odadan çıktığında, kararımı verdim.

Bir sonraki Perşembe, iyice emin olmak için Selahattinin peşinden, nereye gittiğini görmek için değil, kendime gerçeği göstermek için adım adım takip ettim. Kadınla yine buluştu; kafede oturdular, yan yana yürüyüp parka, oradan kıyıya geçtiler. Ben uzaktan, sessizce izledim.

O kadına kutu verdi, kadın nazikçe açtı, Selahattin ona sarıldı, uzun süre öyle kaldılar.

Kendi ellerime baktım. Yün eldivenim eskiymiş, parmaklarım soğuk, hafif kırmızıydı.

Bir süre daha kaldım. Sonra eve yürüdüm. Otobüste camdan dışarı baktım; Mart soğuğunda hayat sıradan devam ediyordu.

Eve dönünce, yatak odasına geçtim, büyük çantamı çıkardım, sadece bana ait olanları koymaya başladım. Az; iç çamaşırı, birkaç kalın kazak, dosyalarım, kimliklerim, emekli kartım. Ayrı bir banka cüzdanım vardı, yalnızca bana ait, her ay ondan bundan artırdıklarım.

Kitap, şarj aleti, mavi kabanımdan vazgeçip, yıllardır giymediğim bordo ceketimi seçtim. Sonra mutfaktan bir kâğıt alıp, Kayseriliye ve kırmızı kurdeleye teşekkürler. Umarım lezzetliydi. yazdım. Selahattin diye imzalayıp masaya bıraktım, çiçekli muşambanın kahve lekesi yanına.

Çantamı kapadım, eski Arçelik yine vızıldadı. Eh, dedim hafifçe, hoşça kal.

Dışarı çıktım. Anahtarı paspasa bıraktım, artık bende durmayacaktı.

Sokak her zamanki gibiydi. İşten dönenler, köpeğini gezdiren orta yaşta bir adam, köşe başındaki çiçekçi. Bir iki saniye durdum ve yürüdüm.

Nereye gideceğimi biliyordum.

İki blok ileride kocaman bir market var: Gurme Galeri. Her hafta yanından geçip hiç girmediğim yer. Orada her şey pahalı, ama güzel raf düzeni, iyi ışık, kaliteli meyve ve sebze var. Alışveriş yapanlar canı ne isterse alıyor.

Girdim içeri.

Kahve, sıcak ekmek kokusunu hemen hissettim; ışık yumuşak, sesler sakin.

Bir sepet aldım, usulca ilerledim.

Balık reyonunda, kırmızı etli ton balığını seçtim. Mavi kâğıda sarıldı, sepete koydum.

Deniz ürünlerinde küçük bir kutuda altı istiridye vardı. Birini aldım.

Peynir rafında, en sevdiğim küflü peyniri buldum. Bir de iri, gerçek ekmeköyle yirmi liraya marketten alınan tahta gibi ekmek değil, ince kabuklu, çekirdekli, taptaze.

Kahve reyonunun önünde uzun durakladım, içi çikolata ve yaban mersini aromalı yazan o koyu mavi paketi aldım. Etiyopya kahvesi; hayatımda ilk defa deneyimleyeceğim.

Kasada kadın sessizce ürünleri okuttu.

Güzel ürünler seçmişsiniz, dedi.

Teşekkürler, dedim.

Önemli bir meblağ tuttu, önemliydi ama ödediğim miktardan hiç pişmanlık duymadım. Cüzdanımdan kartımı çıkardım.

Yolda bir otelde oda tuttum, ucuz ama temiz. Odaya yerleşince masaya her şeyi dizdim.

Otele istiridye açacak bir bıçak istedim, görevli şaşkınca küçük bir bıçak getirdi.

Beceririm sanırım, dedim.

Zor oldu ama başardım. O ilk istiridyeyi açtığımda tuzlu, gerçek deniz kokusu geldi burnuma.

Birini yedim, sonra diğerini… Taze ton balığından bir parça, çıtır ekmek, peynir. Kendi bardak kahvemi demledim.

Hepsini yavaş yavaş, koklaya dokuna yedim. Dışarıda şehir ışıkları sabitti. Radyo açıktı, sakin bir melodide. Ne Selahattini, ne Vadi Evleri, ne yarını düşündüm.

Sadece kendimi düşündüm. İlk gençliğimde Egede bir kez istiridye yerken hissettiğim düzeni Ton balığındaki nefretsiz, sıcak lezzeti; peyniri Kahvedeki yaban mersininin burnuma kadar değdiğini hissettim. Gerçekten hissettim.

Belki bu bendim işte; sabretmeyi bilen, ince hesaplarla yokluğa katlanan değil Tadıyla, varlığıyla, tercihiyle, sadece burada olduğu için bir şey ifade eden.

Bir bardak daha kahve doldurdum.

Merhaba, dedim kendime, usulca.

Sonra başka bir şey söylemedim.

Yarını bilmiyorum. Nerede kalacağımı, Selahattinle ne konuşacağımı, gerçek bir bahçeli evim olur mu diye bilmiyorum. Bugün kızıma ya da belki sadece uyuyacağım yere kadar hiçbir şey netleşmeyecek.

Ama şimdi, o an, küçük bir otel odasında, istiridyelerin kabuğu ve Etiyopya kahvesiyle tek bildiğim, Bu benimdi. Benim akşamım, benim kararım, benim dünyam.

Ve bu bir şeydi.

Son ekmek dilimine peyniri sürdüm, ısırdım.

Dışarıda yol lambası yandı, bir sonra bir tane daha, bir sonrakiyle birlikte bütün sıra bir anda Sanki birisi eksik düğmeye bastı.

Bakakaldım, bir şey demeden Sadece yedim, yalnızca oradaydım.

Şimdilik bu yetti.

***

Sabah, alarm ötmeye başlamadan uyandım. Bir süre tavana baktım; otel tavanı, köşede bir leke var sadece, yabancı bir tavan ama tedirgin etmeyeninden. Kalktım, yüzümü yıkadım, saçımı taradım. Aynada yorgun bir yüz vardı, keskinleşmiş, gözaltlarında halka var. Ama bir şey değişikti. Belki sadece bana öyle geldi.

Aynaya uzun bakmadan çıktım. Çantamı aldım, Valentinayı aramak gerektiğini düşündüm. Kızımı arayıp anlatmak, neler yapacağımı, ev bulana kadar nerede kalacağımı planlamak Ama önce otelin küçük kafeteryasında kahvaltı ettim: Sahanda yumurta, tost, gerçek bir kahve.

Küçük cam bardakta servis edildi kahve. Avucumla sarıldım, sanki bir parça sıcaklığı koruyacakmışım gibi.

Yan masada yaşlı bir kadın kitap okuyordu, ilgisizce, kendi hâlinde. Arada bir kahvesinden yudum alıyordu.

O kadına bakarken düşündüm; tek başına kahvaltıda kitap okuyan kadınlar yalnız değiller, aksine kendiyle meşgul. Bu ikisi çok farklı.

Sıcak sahanda yumurtanın üstüne yeşillik serpilmişti, usulca yedim, yudum yudum kahvemi içtim.

Sonra telefondan Valentinaya yazdım: Bugün gelebilir miyim? Her şeyi anlatacağım.

Cevap hemen geldi: Tabii ki. Bekliyorum. Çay demlerim.

Telefonu cüzdanıma koyup kahveyi bitirdim.

Ceketimi giyip çantamı aldım. Dışarı çıktım. Mart ayında havada farklı bir koku vardı artık. Henüz bahar değil, ama kış da değil. Asfaltın altında toprak uyanıyordu sanki, nemli bir beklenti.

Otelin basamaklarında bir süre durdum, yakamı kaldırıp durağa yürüdüm.

Bir şeye özel olarak değil, sadece yürüyordum. Ayaklarım ağır değil, başım dönmüyordu; belki şimdilik iyi bir an, o kadar.

Yoldan arabalar geçiyor, bebek arabasıyla bir anne yaklaşıyor, bir karga dalda, aşağıya bilgece bakıyor, sanki bütün hikâyeyi biliyor gibi.

Sen ne diyorsun? dedim sessiz.

Karga ilgilenmedi, yere süzüldü ve uçup gitti, kendi işine.

Gülümsedim, abartısız, dudak kenarında bir esintiyle.

Otobüs geldi, cama yakın boş bir yere oturdum. Otobüs kalktı.

Dışarıda şehir vardı; evler, marketler, yapraksız ağaçlar, reklam panoları. Üç yıl boyunca hiç gerçek anlamda camdan bakmamıştım, farkında olmadan. Kafamda kaygılar, hesaplar, başkalarına ait planlar Oysa şehir yaşamış, zaten sürüp gidiyor.

Eksik kalan tamamlanır.

Bir kavşakta durdu otobüs, yanımızda bir kadın kendi arabasında radyoya eşlik ederek şarkı söylüyordu, utangaçlık yoktu yüzünde, dudakları oynuyordu.

Baktım ona.

Yol açıldı, hareket ettik.

Arka yaslandım. Kimse yazmıyor, telefon susuyor. Selahattinin ne yaptığı önemli değildi artık.

Ben kendi yoluma vardım.

Valentinaya, sohbet ve sıcak çay için gideceğim. Sonra yeni bir gün, yeni sorular Kolay olmayacağını biliyorum, hiç kolay olamayacağını. Hazır mutluluk yok hayatta; yavaş, zor, bazen ürkek ve cevapsız. Ama başka şeyler de olacak.

Çikolata kokulu kahve.

Deniz kokan istiridye.

Kendime baktığımda artık yabancı biri gibi hissetmeyişim

Belki az ama hiç yoktan iyidir.

Otobüs ilerledi, şehir gri ve canlıydı. Camdan bakarken düşündüm; elma ağaçları gerçekten bir yerde vardır, laleler, mor salkımlar Ve verandalı, banklı evler.

Ama bunlar başkasından hediye değil; insanın azminin bulduğu şeyler. Bir gün, elbet.

Şimdilik sadece bu var.

Ve bu, tuhaf biçimde, hiç de fena sayılmaz.

Rate article
Lifequest
Kırmızı Kurdele