Kocam, bebeğimizi kaybettiğimizde elimi tutmak yerine parmak izimi aldı.

Kocam, bebeğimizi kaybettiğimde elimi tutmadı. Sadece parmak izimi aldı.

Kocam elimi tutup yanımda olmayacağına, beni hastanede bırakacaklarını annesine fısıldadı. Öyle Yarın değil, iyileşince değil, dedi. Hemen şimdi! Hem de bebeğimizi kaybettikten birkaç dakika sonra.

Fakat işin en korkunç yanı o değildi. Asıl dehşet verici olan, damarlarım buz gibi kanla doluyken, acı ve ilaçlarla sersem, bitkin, yatağımda baygın yatarken, onların sadece beni bırakmaya hazırlanmadıklarını anlamamdı. Her şeyimi almaya niyetliydiler.

Hastane, çamaşır suyu, ucuz ilaç ve soğuk metal kokuyordu. O koku burnuma dolduğunda, başına kötü bir iş geldiğini anlarsın. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demektir.

Odada rahatsız edici bir sessizlik vardı. Hani huzurlu bir sessizlik olur ya, bu ondan değildi; bu, herkesin gözlerini kaçırdığı, kimsenin ne diyeceğini bilemediği, fırtına sonrası bir ağırlık gibiydi.

Gözlerimi açmak için inanılmaz zorlandım. Boğazım sanki günlerdir hiç su içmemişim gibi kuruydu. Kollarım taş gibi ağır, kullanışsız. Karnım ise bomboş.

Fiziksel bir boşluk değildi bu. İçim, tam anlamıyla hayatı kaybetmiş gibiydi. Sanki biri iç organlarımı haramice söküp sonra özensizce geri sokuşturmuş gibi…

Yanıma sessizce bir hemşire yaklaştı. O bakışı bilirsiniz: Soru sormadan cevabı üzerinde taşır insan. Kandırmaca yok.

Çok üzgünüm hanımefendi, dedi yavaşça. Elimizden geleni yaptık.

Fazlası gerekmedi. O anda, anlamıştım. Bebeğim artık yoktu.

Ne feryat, ne gözyaşı… Sadece bir soğukluk yayıldı içimden, göğsümden, bütün uzuvlarıma doğru. Sanki içimdeki en temel şey çatlamış, sönmekteymiş gibi.

Yanımda kocam vardı: Burak. Sert sandalyede oturuyor, ellerini birleştirmiş, başı önünde, tam anlamıyla yıkılmış bir eş rolü kesiyordu. Eğer onu tanımasaydım, hayatımı paylaşmamış olsaydım, gerçekten acı çektiğine inanabilirdim.

Annesi hatun, Hanife Hanım, pencerede dikilmiş, kolları göğsünde çapraz, çenesini sıktıkça sıkıyor, otoparkı sanki dizisinde reklam arası bekler gibi izliyordu. Üzülmek bir kenara, sabırsızlanıyordu adeta. Olan biten sadece planlarını geciktiren bir angaryaydı onun için.

Saatler aktı, ilaç ve acı arasında titreyip durdum. Zaman kavramım sıfır. Kıpırdayamıyordum bile. Lakin kulaklarım açıktı.

Sessizce, hızlı ve birbirine çok yakın fısıltılar duydum:

Demiştim sana, tıkır tıkır işleyecek, diye dedi Hanife Hanım, emir verirken kullandığı o sert sesle.

Burak ise gayet serinkanlıdı, sanki internet servis sağlayıcısını değiştiriyormuş gibi:

Doktor, ilaçlar etkili, hiçbir şey hatırlamayacak. Sadece parmağına ihtiyacımız var.

Kımıldamak istedim, olmaz! Çığlık atmak istedim, nefesim yetmedi. Biri elimin üstüne eğildi ve başparmağımı alıp, buz gibi, yabancı bir yüzeye bastırdı.

Hadi çabuk ol fısıldadı Hanife Hanım. Tümünü aktar, tek bir kuruş bırakma.

Burak homurdandı, öyle tatmin olmuş gibiydi ki içini çekti.

Sonrasında her şeyi bitiriyoruz dedi. Ona deriz ki, çok ağır geldi, kayıp, borç-morç, neyse işte…

Ara verdi.

Sonra özgürüz.

Bedenim o odadaydı, ama ben içimde mahsur kalmıştım. Hayatım gözlerimin önünde paramparça olurken kılımı bile kıpırdatamıyordum.

Ertesi sabah nihayet tam uyandım. Oda fazlasıyla aydınlıktı. Burak yoktu, Hanife Hanım desen ortalıkta tek bir iz bırakmamış.

Telefonum, hastane komodininin üzerinde, bana ait değilmiş gibi başı boş yatıyordu.

Hemşire, kocamın sabah erkenden gelip evrakları tamamladığını ve taburcu olmam için talimat verdiğini anlattı.

İçimde bir şey büküldü. Titreyen ellerimle telefonu aldım. Ekranı açmadan kalbim fena çarpmaya başlamıştı.

Bankacılık uygulamasını açtım. Ve gördüm:

Bakiye: 0,00 TL

Şaşırdım tabii. Bir, iki kere gözlerimi kırpıp tekrar baktım. Hayatımdan yıllarca biriktirdiğim yastık altı, kenara köşeye koyduğum ne varsa gitmiş. Hani Allah göstermesin diye ayırdığım tüm param silinmiş.

Gece 01:12 ile 01:17 arası yapılan havaleler, ekranı itiraf defteri gibi dizilmiş.

Kalbim göğsümde davul gibi atıyor…

O gün öğleden sonra Burak tekrar geldi. Numaradan vazgeçmişti, maskesi düşmüştü. Yatağıma eğilip daha önce hiç görmediğim bir ifade iğrenç bir sırıtış ile konuştu.

Bu arada dedi alayla parmak izin için teşekkürler. Bodrumda süper lüks bir villa aldık.

Ve işte orada…

İçimde bir şey patladı.

Ama ne ağladım ne de yalvardım. Sadece güldüm! Çünkü o anda, onların asla tahmin edemediği bir şeyi fark ettim…

Bölüm 2…

Göğsümden kuru ve acı bir kahkaha koptu. Sevinçten değil. Uzun süredir içimde biriken bir şeyin patlamasıydı bu.

Burak, gözlerini fal taşı gibi açtı. Böyle bir tepki beklemiyordu tabii.

Neye bu kadar gülüyorsun? dedi dişlerini sıkarak.

Bakışımı bir an bile kaçırmadan, olduğumdan fazla sakin, cevap verdim:

Gerçekten parmak izimi kullanıp beni soydun ha… ve bitti sanıyorsun?

Kibirli biçimde sırıttı.

Yetti de arttı bile dedi.

Sesimi yükseltmedim, ne de ağladım. Sakince telefonumdan banka uygulamasını tekrar açtım. Bu sefer bakiyeye takılmadım. Zaten sıfırlanmıştı.

Geçmiş işlemler bölümüne girdim. Her şey tertemiz, günü gününe orada:

Bilinmeyen bir cihazdan giriş, art arda havale denemeleri… ve en sevdiğim kısmı:

Aylar önce, Burak bilgisayarımı yanlışlıkla kırdığında ve bunu oyun sanıp güldüğünde içimde bir şey uyanmıştı. Adı şüphe değil; içgüdüydü bu. Kendimi korumaya karar vermiştim.

Her büyük işlem için ekstra güvenlik tanımladım. Ne yüz tanıma, ne mesaj kodu. Çok daha zekicesini seçtim.

Her yüklü havale için iki şart: özel bir güvenlik sorusu ve harici bir e-posta onayı o e-posta da sadece bana ait.

Soru klasik ve öldürücüydü: Evlenmeden önce sözleşmeni hazırlayan avukatın adı neydi?

Burak, nikah öncesi evlilik sözleşmesi imzaladığımı asla bilmiyordu. Hep pes etmiş sanmıştı. Yanılmış!

Avukatın adı Sadık Beydi. O evrak hâlâ İstanbuldaki ofisinde, güzelce dosyalanmış haldeydi.

Havale işlemleri aslında tamamlanmamıştı. Beklemedeydi. Dondurulmuştu. Ve e-posta bildirimim ekranda parlıyordu:

OLAĞANDIŞI HAREKET TESPİT EDİLDİ. ONAYLA / REDDET.

Başımı kaldırıp Buraka baktım:

Hangi evi aldınız söylediniz mi? dedim.

Bodrumda, denize sıfır. Burası cennet ya! diye göğsünü kabarttı.

Başımı salladım:

Şahane bölge… dedim hafifçe.

O sırada Hanife Hanım kapıda belirdi, elinde çanta, yüzünde çalışılmış ama palavradan bir gülümseme.

Boşanma kağıdını imzalayacak, yoluna bakacaksın dedi kesin bir edayla. Herkes için en iyisi bu.

Başımla onayladım, sakin.

Çok haklısınız.

Ekrana dokundum.

Havaleleleri REDDET.
Hesabı BLOKE ET.
Dolandırıcılık şikayeti AÇ.

Yanıtı yazdım. E-posta ile de doğruladım.

Telefon titredi.

Hava deleler iptal edildi.
Bakiyeniz geri yüklendi.
Soruşturma başlatıldı.

Burakın rengi beti benzi attı.

YOK ARTIK! diye öne atıldı.

Çok geçti. Hanife Hanımın telefonu aynı anda çalmaya başladı. Yüzü kireç gibi oldu, telefondan gelen sesle:

Hanımefendi, bankanızın dolandırıcılık servisi burada…

Dili tutuldu. Sadece fısıldayabildi:

Parmak izi mi…?

Hemşire içeri girdi, telaşla.

Ona bakıp çok net bir Türkçeyle söyledim:

Güvenliği çağırır mısınız?

Şaşkın, nefret dolu bir bakış fırlattı Burak üzerime:

Hayatımı mahvettin.

Gözlerimi kırptım sadece.

Hayır dedim. Sen benim acımı zayıflığım sandığın gün her şeyi mahvettin.

Birkaç saat sonra avukatımla konuştum. Para iade edildi. Dava açıldı.

O gün çok şey kaybettim.

Bir bebek.
Bir evlilik.
Bir yalan.

Ama onurumdan vazgeçmedim. Ve geleceğimden.

Şimdi sana soruyorum:

Benim yerimde olsan…
Şikayet edip adalet ister miydin?
Yoksa valizini toplayıp bembeyaz bir sayfa mı açardın?

Rate article
Lifequest
Kocam, bebeğimizi kaybettiğimizde elimi tutmak yerine parmak izimi aldı.