Koşulsuz Sevgi
Bir gün oturma odasında gezinirken, Zeynepin gözü bir anda koltuğun altından çıkan siyah bir çoraba takıldı. Gülmeden edemedi, kahkahasını bastırarak:
Aa, demek ki senin eşin de dağınık bir insanmış!
Sonra eğilip çorabı ustaca çekip çıkardı, elinde sallayarak şakacı bir dille devam etti:
Ama bak, insan dışarıdan bakınca hiç öyle sanmaz! Hep çok düzgün, derli toplu görünür… Bildiğin dergilerdeki gibi örnek bir eş yani!
Tam o sırada Derya mutfaktan ellerini kurularken yan odaya geçiyordu. Zeynepin sözlerini duyunca şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp sordu:
Neye dayanarak söylüyorsun?
Zeynep sinsi bir gülümsemeyle, hiçbir şey söylemeden parmağıyla çorabı işaret etti, sanki elinde en sağlam delil varmış gibi.
Derya hafifçe kızardı ve hemen kendini savunmaya geçti:
Aaa o… O Cimcimenin işi! Banyodaki çamaşır sepetinden eşyaları taşımayı çok seviyor. Daha küçücük, büyük şeyleri kaçırmaya gücü yetmiyor tabii ki.
Zeynepin gözleri birden parladı çünkü kedilere bayılırdı.
Cimcime mi? Aa, kediniz değil mi o minik? Nerede o? Sadece fotoğraflarında gördüm, çok tatlı, minik bir kalp resmen!
Bir an düşündü; on dakikadır misafirlikteydi, ama henüz pofuduk bebeği sevmemişti, olur mu hiç?
Derya gülerek başıyla işaret etti:
Kaloriferin yanındaki koltuğun üstüne bak, orası Cimcimenin özel yeri. Ama dikkat et, tırnakları keskin ve yabancıları sevmez. Bir sıkıntı olursa banyo dolabında yara bandı var. Ben de kahveleri getiriyorum hemen.
Zeynep sessizce koltuğa yaklaştı. Orada, yumuşak battaniyenin üzerinde, bembeyaz tüyleriyle içinde gri çizgiler olan küçücük bir kedi uyuyordu. Sıcacık ve huzurlu bir şekilde kıvrılmıştı. Minicik kulakları hafifçe hareket ediyor, arada bir kuyruğu oynuyordu.
Aman Allahım, ne kadar güzelsin… diye fısıldadı Zeynep, dikkatlice elini uzatarak minik dostu uyandırmamaya çalıştı.
Cimcime bir gözünü hafifçe araladı, bakışını Zeynepe dikti, sonra tekrar uyudu. Ancak saniyeler sonra patiyle bir hareket çekti; Zeynepin bileğinde incecik bir çizik kaldı.
Ay! Tamam, tanışmamız böyle olsun o zaman, diyerek gülümsedi Zeynep.
Küçük bir acı yaşasa da yılmadan tekrar elini kedinin kulağına götürüp usulca okşadı. Cimcime önce bir an durdu, sonrasında minik bir mırıldanma ile uyumaya devam etti.
Derya mutfaktan iki büyük kupada mis kokulu Türk kahvesi ve bir kase dolusu lokumla döndüğünde, Zeynepin yüzünde kocaman bir mutluluk vardı. Cimcime ise, gözlerini pörtleterek göbeğini sevdirmeye bayılıyordu. Sahibinin yeni tanıştığı bir dostuna bu kadar çabuk alışması şaşırtıcıydı. Zeynepin bileğinde ufak bir çizik duruyordu ama en ufak bir canı sıkılmamıştı.
Allahım, ne tatlı şey bu! diye sevinçle kahkahasını tutamayan Zeynep, Cimcimenin çenesini okşadı. Kediciğimiz hemen sırtüstü döndü, karnını sevdirmek için dört ayağını açtı. Ben de böyle pofuduk bir şey istiyorum. Minnaka da arkadaş olur.
Sana barınak adresi vereyim mi? Orada çok tatlılar var, dedi Derya gülümseyerek ve kahveleri masanın kenarına bıraktı. Bu manzarayı izlerken Zeynepin kediyi okşayışındaki samimiyete hayran kaldı.
Şimdilik gerek yok, dedi Zeynep birden hüzünlenerek ve Cimcimeyi sevmeyi kesti. Kedi hemen bir gözünü açıp Ne durdun? Kim sevecek beni? der gibi miyavladı. Gülerek tekrar okşamaya başladı. Evleneceğim biliyorsun, Murat yeni bir kediyi istemez diye korkuyorum. Zaten Minnaka ancak tahammül ediyor.
Neden ki? Hayvanları sevmiyor mu? dedi Derya kupasını avuçlarının arasına alıp mis gibi kahvenin kokusunu içine çekerek sordu.
Tüyü çok oluyor, bazen kumun kenarı dağılıyor, oyuncaklar ayağının altında dolaşıyor… iç çekti Zeynep. Ama Murat kötü biri değil! Sadece inanılmaz düzenli; her şeyin yerli yerinde olmasını, evde toz dahi olmamasını ister.
Deryanın yüzündeki gülümseme soldu. Birdenbire sağ bileğini ovaladı, sanki acımış gibi huzursuzlaştı. Gözlerinde geçmişten gelen puslu, ağır bir bulut birikmişti, sanki bir anda sıcak evden yıllar öncesine, başka bir dünyaya gitmiş gibiydi.
Derya? Zeynep endişeyle sordu, kediciği koltuğa koyup yana kaydı ve Deryaya bütünüyle dönüp gözlerinin içine baktı. Ne oldu, iyi misin?
Zeynep şu an karşısında gördüğü insana hiç alışık değildi. Deryayı üç yıldır tanıyordu ve bir kere bile gülümsemeden, pozitifliğinden taviz verdiğini görmemişti. Onun hep, tek duruşuyla bile ortamı ısıtan, insanlara neşe aşılayan samimi bir tarafı vardı. Ama şimdi yüzü solgun, gözlerinde beklenmedik bir hüzün vardı.
Bir şeyim yok, her şey yolunda, dedi Derya, zoraki gülümseyerek. Ama sesi hafif kırıldı ve içindeki duygu çatladı. O an kafasında eski kötü anılar canlandı düzen meraklısı bir adamın beklentileri zamanla nasıl bir baskıya dönüştüğünü iliklerinde hatırladı.
Derin bir nefes aldı, toparlanmaya çalıştı ve biraz daha kararlı devam etti:
Geçmişte buna benzer bir şey yaşadım… Sana bir tavsiye vereceğim. Sakın darılma, çünkü seni düşündüğüm için söylüyorum. Evlilik falan düşünmeden önce, en azından bir yıl aynı evde yaşayın derim. Bir insanla her gün aynı evde olmak, başkasının kurallarına göre yaşamak, yanlış yapma kaygısıyla yaşamak nasıl bir şey, önce hisset.
Neler oldu? Anlatmak ister misin? dedi Zeynep usulca, ama pişman oldu, belki fazla ileri gittim diye. Aslında anlatmak istemiyorsan zorunda değilsin…
Anlatayım, dedi Derya, bu sefer gözlerindeki iniltili huzursuzluğu atıp kararlı bir şekilde başını kaldırdı. İnsan bazen başkalarının hatasından öğrenmeli. Değil mi ya?
**********************
Derya on dokuz yaşındaydı, Emirle tanıştığında. Emir kendisinden dokuz yaş büyüktü, olgundu, özgüveni de yerindeydi. Bir de Deryaya bugüne kadar görmediği ilgi ve anlayışı gösteriyordu. Kısa sürede gönlünü kaptırdı: Çiçekle gelirdi, hangi demliğin, hangi bardağın onun sevdiğini ezbere bilirdi, bir de saatlerce üniversitedeki derslerini dinlerdi. İlk defa kendine değer verilmiş hissediyordu. Derya adeta havalara uçtu, üç ayda evlenmeye karar verdi.
Deryaya kimse karşı çıkmadı. Babası çoktan ayrı bir hayat kurmuştu; ara sıra bayramlarda arar, o kadar. Annesi desen, Deryanın neyle uğraştığına pek aldırış etmezdi. Ben büyüttüm, okuttum, işim bitti, modundaydı. Kızgın değildi Derya, annesini anlamıştı, ona ait bir hayatı olsun istiyordu.
İlk iki ay Emirle her şey harikaydı. Sonra, zamanla takıntılı düzen alışkanlıkları ortaya çıktı. Önceleri hararetli tartışmalar bir anda evdeki küçük dağınıklıklardan başlardı. O sırada Deryanın üniversitede sınav dönemi… Gece yarılarına kadar ders çalışırken ev toplamak aklına gelecek durumda olur mu? Yani bir defa toz alınmamış, dünyanın sonu mu? Ya da bir kahve fincanı lavaboda durmuş…
Bir gece, tam yatmaya gidiyorken Emir yolunu kesti.
Her şeyin düzenli olması lazım, dedi, antrede yerleri göstererek. Şurada toz var. Hemen sil.
Derya yorgunlukla içini çekti.
Emir, saat bire geliyor… Sabah sınavım var, sabah yapsam olmaz mı?
Bütün gün elinden telefon düşmemiş, şimdi kalkıp silersin, diye kestirip attı.
Yapacak bir şey yoktu, eline bezi aldı, tüm yorgunluğuna rağmen yerleri sildi.
Her geçen gün işler daha kötü oldu. O gün ütülenen çarşafta minicik bir buruşukluk görünce bağırmaya başladı, kitap konduğu yerde değilse kızdı, yatağın düzgün toplanmadığını görünce sinirlendi. Bir keresinde, ütüyü beğenmedi, Hepsini yeniden yapacaksın ve başka çare yok! dedi, gitti dolabı açtı, bütün çamaşırları yere döktü. O an Deryanın içi acı doldu; Acaba eski bildiğim gibi biri mi? demeye başladı.
Bir keresinde, Derya tezine sabaha kadar çalışınca, Emirin gömleğini ütülemeyi unuttu. Sabah kalkınca Emir, temiz gömlekleri dolapta dizili halde bulduğu halde, ütüsüz bir taneye takılıp agresifleşti.
Tam bir tembel olmuşsun! diyerek çay bardağını masaya vurdu. Ardından sesini yükseltti, Derya bir şey diyemeden kolundan tuttu, öyle sıktı ki Derya dengesi bozuldu.
O anda gücünü anladı. Bileğinde günlerce morlukla gezdi, uzun kollular olmadan dışarı çıkmadı. Yüzüne hiç vurmadı; dikkat çeker diye, ama kolundan her tuttuğunda bir morluk daha bırakıyordu. Küçük bir leke, bir kırıntı gördüğünde:
Derya, bu nasıl kadınlık? Sana hiç mi batmıyor bu kir? deyip öfkesini kusuyordu.
Ve inan, Derya gerçekten anlamıyordu. Evin içi hastane gibi pırıl pırıldı. Herkes tertemiz bulurdu onları ama Emir illa bir nokta bulur, olay çıkarırdı. Derya her sabah evde bir yanlış yaptı mı diye endişeyle kalkıyor, pozisyonu defalarca kontrol ediyor, kendinden şüphe duymaya başlıyordu. Uykuları bölünüyordu, mutfağa gidip tezgahı tekrar siliyor, endişeyle yatağa dönüyordu.
Giderek içine kapanmaya başladı. Arkadaşlarıyla daha az görüştü, gülüşü azaldı, üniversitede kimse bir şey anlamasın diye kenarda köşede durmayı tercih ediyordu. Bir gün derste yorgunluktan bayıldı.
Gözünü hastanede açtı. Hemşire başında, doktor soruyor Hayatını sorgulamaya o anda başladı. Ben neden buradayım? Ne uğruna çekiyorum bunları? Sevgi belki vardı, ama yerini korku ve kaçış isteği almıştı. Sonunda, Bunu değiştirebilirim, diye içinden geçirdi.
O esnada Emir ziyarete geldi hastaneye. Belki insan biraz endişeli, ilgilenir diye umdu ama Emirin ilk tepkisi yine eleştiri oldu.
Şu haline bak! Saçların yağlı, üstünü başını toplamamışsın. Hastane önlüğünde bile leke var, bu iş olmaz!
Derya, hastane yatağında hâlâ halsiz yatıyordu, beklemediği bir tepkiyle yıkıldı.
Şu an gerçekten derdin bu mu? diyebildi, sesi titrek ama ciddiydi. Hastanedeyim Emir, saçımı başımı nerede düşüneyim…
Emir daha da söylenecekken, odanın köşesinden bir temizlik görevlisi (teyzeyi düşün, ellerinde bez, kulağında başörtüsü) sert bir sesle:
Yeter, terbiyesizlik yapma! dedikten sonra elindeki paspası yere vura vura, Defol git! Bir daha böyle konuşursan kafana paspası geçiririm! diye çıkıştı.
Derya önce bozuldu, sonra gülmekten kendini alamadı hem gergin hem rahatlatan bir kahkaha koptu ağzından. Emir öfke ve utançla çıktığı gibi gitti.
Eve gelince görüşeceğiz! diye bağırıp kapıyı çarptı.
Kadın (hastane görevlisi) yaklaşıp battaniyeyi güzelce üzerini örttü.
Çok yazık evladım, neden sabrediyorsun böyle adama? Erkek mi yok dünyada? Hem harbi de tatlı kızsın, iyisini bulursun Allahın izniyle. Senin gibi sabırlı, iyi insanlar er geç kıymet bulur.
Derya o kadına bakınca birden Ben neden bu kadar bekledim? diye düşündü. Altında mütevazı da olsa kendine ait bir evi vardı, babasından kalma. Parası azdı, ama bir yolunu bulacaktı. Özel ders verir, ödev yapar, bir şekilde geçinirdi ama huzurlu olurdu ya! Yeter ki kimse ona bir şeyler için bağırmasın, morartmasın
Camdan bakarken güneşi, ağaçları gördü ve o an fark etti, yaşamak bir tercih.
Sağ olun teyzeciğim, haklısınız. Deneceğim, dedi gözlerinde uzun zamandır parlamayan bir ışıkla.
Kadın hafifçe omzuna vurdu, içten bir gülümsemeyle:
Aferin sana kızım, sen güçlü bir insansın. Kimse seni başını öne eğdirmemeli. Sen daha iyisine layıksın.
O gün Derya kararını verdi. Akşam hastanede güneş batarken camdan kocaman bir nefes aldı, gün, gökyüzü pastel renklere bürünürken içinden bir ses Her şey güzel olacak, dedi.
***********************
Boşanmaları çabucak oldu. Emir mahkemeye bile gelmedi, sadece kuru bir avukat gönderdi. Avukat ağzını açıp kapadı, gözünün içine bile bakmadan işini yaptı. Mahkeme bitip karar açıklanınca, Derya yıllardır ilk kez hafifledi.
Adliyeden çıkınca derin bir nefes aldı, baharın ve taze yaprak kokusuyla ciğerlerini doldurdu, yüzünde gerçek bir gülümsemeyle hayatına devam etti. Özgürüm! diye içinden geçiriverdi.
İlk aylar zor geçti, ama hepsinin içinde yeniden doğmanın keyfi ve heyecanı vardı. Babasından kalan o küçük apartman dairesine taşındı. Oda penceresinden yaşlı ıhlamurların gövdelerine, parka bakıyordu; sabah güneş ışığı yerde dans ederken huzur buluyordu. Her şeyin sessizliği, yalnızlığı ilk başlarda zorladı ama sonra şükretti. Türk kahvesini alıp balkona oturuyor, sokağın uyanışını izliyordu, mor salkımların kokusu odaya doluyordu. Artık tedirgin değildi; sadece minik mutluluklarla mutlu oluyordu.
Bir kitapçıda part-time iş buldu. Para için değil aslında; hem oyalandı, hem yenilendi, kitaplar arasında kaybolmayı sevdi. O rafları düzenlerken, kitapların cilt kokusunda huzur buluyordu. İşini itina ile yapıyor, müşterilere yardım ediyor, bazen kendine uygun bir kitap süzüp yeni hayatına kelimeler ekliyordu.
Bir gün, yeni çıkan kitapları vitrine dizerken, bir gençle çarpıştı. O da alt raftan kalın bir sanat tarihi kitabı almak isterken ikisinin başı neredeyse birbirine çarptı.
Ooo, pardon! dedi Derya, kitapları düşürmemek için elini hızla uzatarak.
Önemli değil, benim hatam, diyerek gülümsedi genç adam. Sanat tarihiyle ilgili bir kitap bakıyordum, yardım edebilir misiniz?
Derya önce heyecanlandı, sonra kendine güveni geldi.
Tabii, buyurun, yeni gelen birkaç güzel kitap var, tam aradığınız türden olabilir.
Adı Buraktı. Uzun boylu, samimi bakışlı, yanaklarında gamze çıkaran bir gülümsemesi vardı. O gün güzel bir muhabbet geçti aralarında. Sonra Burak her hafta kitapçıya gelmeye başladı. Bazen sanatla ilgili kitap sordu, bazen Deryayla sohbete daldı. Bir gün kahve içmeyi teklif etti.
Derya önce korktu. O eski günlerin ürkekliği, yüksek seslere, aniden yapılan hareketlere refleks olarak alışmıştı. Ne zaman Burak elini ani hareketle saçına götürse, Derya Şimdi kızacak mı? diye tedirgin oluyordu.
Ama Burak sabırlıydı. Hiç üstüne gitmedi. Sadece yanında oldu, bir dost gibi teselli verdi, neşelendirdi. Onu anlamak için çaba gösterdi, kaybolduğunu hissettiğinde tekrar kibarca konuşmaya, devam etmeye davet etti.
Bir gün beraber kitapçıya yakın bir kafede otururken, bir müşteriyle ilgili komik bir anısını anlatıyordu. Bir anda, kafeden ani bir kapı sesi geldi; Derya irkildi, hemen elleriyle fincanı kavradı.
Burak hemen hissetti. Hafifçe gülümseyerek elini onun elinin üstüne koydu.
İyi misin? diye sordu usulca.
O an, Derya ilk defa Buraka her şeyi anlattı; geçmişini, korkularını, yaşadığı baskıyı, kırık sesle, gözlerinde yaşlarla… Burak da hiç sözünü kesmeden dinledi. Bittiğinde, Deryanın elini sıkıca tuttu.
Sana asla zarar vermem. Eğer istersen evin işlerine yardımcı birini de tutarım; hiç kendini zorunda hissetme. Senin sevgini kazanmak için bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Olduğun gibi değerli ve sevilensin.
Onun sözlerindeki samimiyet Deryanın en derin köşesine dokundu. Birinin kendisini gerçekten anladığını hissetmişti. Kalbi hafifledi, yeniden umutlandı.
**************************
İşte böyle Zeynep, dedi Derya anılarını tamamlayınca. Son cümleleri söylerken sesi az az titredi ama yüzünde mutlu, hafif gülümsemesi vardı. Hayatımın en kötü yıllarıydı, ama bana şunu öğretti; sırf doğru aile olmak için kendinden vazgeçmemeli insan. Gerçek mutluluk kendin gibi olabileceğin bir yerde sevilmek.
Cimcime o an, sanki her şeyi anlamış gibi Deryanın kucağına yerleşti, mırıl mırıl bir sesle ona yaklaştı. Minik patisiyle Deryanın yanağına dokundu; Derya ise gülerek onu kulak arkasından sevdi.
Bak mesela Cimcime de kusursuz değil; bazen terliği kaçırtıyor, bazen perdeye tırmanıyor. Ama ben onu olduğu gibi seviyorum.
Zeynep sessizce bir peçete uzattı, gözleri duygu doluydu; yıllarca ne kadar zorluk yaşasa da Deryanın dimdik hayata tutunmasına hayran olmuştu.
Sen çok güçlüsün Derya, dedi hafif sesle. Ben senin yerinde olsam bu kadar ayakta kalabilir miydim bilmiyorum… Ama şu an iyi olmana çok sevindim gerçekten.
Şükür, şimdi her şey yolunda, dedi Derya, pencereye dalarak. Dışarıda ilk yıldızlar yavaşça yanmaya başlamıştı. Senden de tek bir ricam var; acele etme. Muratı tam anlamıyla tanı, bir yıl birlikte yaşa, neleri nasıl tolere edebileceğine karar ver. Sevgi sadece güzel sözlerle olmuyor ki; saygı, destek, anlayış… Bazen sadece zor durumdayım diyebilmek ve karşılık olarak bir kucak, bir Nasıl yardımcı olabilirim? cümlesi o asıl mutlulukmuş.
Zeynep bir yandan pofuduk Cimcimeyi sevmeye devam etti ve kedi iyice gevşeyip mutlu mırıldığıyla ortamı bambaşka bir huzura bürüdü. Odada şömine hafif hafif tıkırdayıp sıcak ışık saçarak, saat tıkırtısıyla bu güzel akşamı taçlandırıyordu.
Teşekkür ederim, dedi Zeynep, Deryaya içtenlikle bakarak. Anlattıklarını dikkate alacağım, gerçekten. Biraz düşünmeliyim ama artık olaya daha farklı bakıyorum.
Derya hafifçe gülümsedi, kupadaki soğuyan kahvesinden bir yudum aldı. Belki de kahve ilk kez bu kadar lezzetli geliyordu; çünkü aceleyle bir yere yetişmek ya da birilerinin gözüne girmek kaygısı olmadan, kendi hayatının içinde, başını rahata erdirerek yalnızca kendine olduğu gibiydi. Kucağında mırıldayan Cimcime, yanında en iyi dostu, dışarıda parlayan yıldızlarıyla; gerçekten kendi kurduğu, gerçek bir evin huzurunu yaşıyordu.




