Eşimi Zor Bir Kararın Eşiğine Getirdim.

Kocama zor bir seçim sundum.

Anne, neden anneanneye gidiyoruz ki? Hiç istemiyorum, orası çok sıkıcı.

Arka koltuktaki Deryaya dikiz aynasından baktım. Altı yaşındaki kızım, başını bile kaldırmadan pembe tabletine gömülmüş halindeydi. Daha bu yaşta, varlığıyla bile lütuf yapıyormuş gibi bir üslupla konuşmasını öğrenmişti.

Çünkü bugün Kaanın doğum günü, senin kuzenin. Hatırlıyor musun onu?

Hatırlıyorum. O çok kaba.

Derya! diyerek döndüm, fakat Ali omzuma elini koydu.

Yapma, lütfen. Bugünlük olmasın.

Kocama baktım. Direksiyon başında, öyle gergindi ki; sanki çocuk doğum gününe değil de bir sorguya gidiyordu. Koyu lacivert takım elbisesi, benim sabah saatlerinde itina ile ütülediğim bembeyaz gömleği O gömleğe yarım saat harcamıştım çünkü kayınvalidemin, Urla Hanım’ın, en ufak bir kırışıklığı dahi asla gözünden kaçırmayacağını biliyordum. Her zamanki gibi, görmezden gelmiş gibi yapacak, ama bakışıyla bütün ev halkına gelin zaten iyi bir ev hanımı değil diyecek…

Başlatmıyorum, Ali. Sadece çocuğa neden gittiğimizi açıklıyorum.

Açıklaman öyle bir tonda ki Derya zaten anlamıştır: Bizi istemedikleri bir yere gidiyoruz.

Peki, biz orada çok mu isteniyoruz?

Cevap vermedi. Işık sarıya dönerken frene bastı. Araç durdu, sessizlikte sadece Deryanın tabletinden gelen oyun sesleri, dijital para sesleri duyuldu.

Bak, anlaşalım, dedi gözlerini yoldan ayırmadan Ali, Gideceğiz, Kaana doğum günü dileklerimizi ileteceğiz, en fazla iki, bilemedin üç saat oturup çıkacağız. Geçmişin hesabı yok, tartışma yok, eski konular açılmasın. Sadece aile günü. Yapabilir miyiz?

Söylemek istedim ki, aslında asla beceremeyeceğimiz bir şey istiyordu. Daha önce yüz defa kendimize söz verdik, tam da böyle olacak diye, ama sonunda yine ben Urla Hanımın mutfağında çocuk terbiyesi, iş hayatı, anan gibi yemek yapmayı bilmiyorsun diyen bitmeyen sorgularını dinlemekten kurtulamadım.

Bu kez susmayı seçtim. Kafamı pencereye çevirdim. Mayıs güneşi Cevizli sokaklarına vurmaktaydı; kadınlar ince elbiselerle, adamlar kısa kollularla, çocuklar dondurmalarla neşeyle geçiyordu. Tam da parka gidilecek, kitapla balkonda oturulacak bir cumartesiydi; saatlerce yol çekip insanın sevilmediğini hissettiği bir eve gitmek yerine.

Anne, Kaana çok mu hediye verecekler? Derya sonunda kafasını kaldırdı.

Muhtemelen, tatlım. Onun doğum günü.

Bana da hediye verirler mi?

Yine döndüm. Kızımın kocaman ela gözlerinde, alışmış bir bekleyiş vardı. O kadar çok ödülle ve hediyeyle büyütmüşüm ki… Her yılbaşı, her etkinlik, misafirlik sonrası elinde bir oyuncakla evine dönmeye hazırlanıyordu.

Deryacığım, bugün Kaanın doğum günü. Hediyeleri o alacak.

Ama ben de istiyorum!

Bir sonraki doğum gününde sana hediye alınacak. Bugün biz ona hediye veriyoruz. Hatırlıyor musun? Dün beraber o blok setini seçtik.

Hatırlıyorum. Ama ben de istiyorum!

Evde dolu oyuncak odan var, bir gün dayanamaz mısın? dayanamayıp araya girdi Ali.

Derya dudak büktü, tekrar tabletine gömüldü. Ali direksiyonu öyle sıkıyordu ki, parmak kemikleri beyazladı. Biliyordum, ne düşündüğünü: Urla Hanım, Derya bir kriz çıkarırsa hemen anlardı. Sonra neler diyeceğini, ablası Zeynepe nasıl yetiştireceğini, geçen seferki gibi günlerce beni didik didik eleştireceklerini

Kalan yolu sessiz gittik, sadece Deryanın oyunu ve dışarıdaki trafik sesi vardı. Pencereden geçen apartmanlar, ağaçlar, bulutlara dalıp üç yıl önce kendime bu eve bir daha asla gelmeyeceğim diye yemin ettiğimi hatırladım. O kavga sonrası, Urla Hanımın gözümün içine bakıp sen ne eş ne anne olmayı biliyorsun, dediği o akşam…

Kapıyı çarptım, çıktım. Ali dışarıda yakaladı beni, dönmem için ısrar etti, ama dönmedim. Taksiyle eve gittik, bütün yol suskun, camdan dışarı bakarken bu bir son mu diye düşündüm. Acaba eşyalarımı toplayıp kardeşime, İzmire mi gitsem diyordum.

Ama gitmedim. Çünkü Aliyi seviyordum. Çünkü Derya vardı. Çünkü kolay vazgeçmeyi bilmiyordum.

Ondan sonra, kayınvalidemle tam bir yıl görüşmedik. Yılbaşında gel diye ısrar etti, gitmedim. Bayramda çağırdı, yine gitmedim. Ancak Urla Hanım kalp rahatsızlığıyla hastaneye yatınca, Derya ile hastaneye gittik, meyve ve çiçek aldık. Ben ilk defa ona karşı hafif bir şefkat hissettim.

Teşekkür etti, Deryanın başını okşadı, onu özlediğini söyledi. Ne özür diledi, ne de geçmişi hatırlattı, yokmuş gibi davrandı.

Belki de böyle olması gerekiyordu, dedim içimden. Belki de yetişkin olmak demek, alınan yaraları yutmak ve gülümsemekti.

Ama geçen akşam Ali, Yarın Kaanın doğum günü, herkesi çağırmışlar, dediğinde, geçmişteki tüm kırgınlıklarımın hâlâ içimde birer diken gibi durduğunu fark ettim.

Geldik, dedi Ali ve beni gerçekliğe çekti.

Alinin büyüdüğü Göztepenin arka sokaklarındaki o tanıdık dokuz katlı apartmanın önündeydik. Urla Hanımın kırk yıldır yaşadığı ev. İçinde hep yabancı hissettiğim ev.

Derya, tabletini kapat. Hadi, sakin çıkmaya çalıştım.

Arabadan indik. Ali bagajdan büyük, renkli bir paket çıkardı. Dün, sekiz yaşındaki bir oğlan çocuğu için bir saat mağaza mağaza gezip seçmiştik. Ben gereksiz pahalı, dedim, Ali güzel bir şey olmalı, dedi.

Güzel bir şey ne demek? diye sordum.

Yani, alışverişten kısmış gibi görünmeyelim.

Ali, bu çocuk için. Zenginlik gösterisi değil.

Biliyorum. Ama annem hemen anlar. Zeynep de bakar.

Sonunda pes ettim. Beş bin lira verip aldık seti. Hep, bizimkiler böyle şeyleri anlar, dediği doğruydu. Hediye fiyatından tut, çanta markasına, market alışverişine kadar…

Asansör yine bozuk. Derya mızmızlanırken, elinden tutup neredeyse sürükleyerek dördüncü kata çıktım. Ali önde, omuzları gerilmiş, armağanı taşırken…

Kat sahanlığında durdu, bana döndü.

Hazır mısın?

Gerçekten değildim. Yüzleşmeye, yeniden gülerken acı çekmeye hiç hazır değildim. Ama gülümseyip Hazırım, dedim.

Kapıyı çaldık. İçeriden sesler, kahkahalar, müzik geliyordu. Kutlama başlamıştı bile; Ali tam vaktinde gelmek için hesap yapmasına rağmen yine geç kalmıştık.

Kapıyı Zeynep açtı. Aliden iki yaş küçük ama daha yaşlı duran abla: kısa kestirilmiş bakır kızılı saç, sert yüz hatları, sıkılmış bir gülümseme.

Vay, geldiniz sonunda! kenara çekildi. Buyurun, çoktan başladık zaten.

Merhaba, Zeynep, Ali yanağından öptü. Kusura bakma, trafik çoktu.

Tabii, trafik… sonra bakışlarını bana çevirdi. Merhaba, Elif.

Merhaba.

El sıkıştık, yanaklarımız değmeden. Ellerinin buz gibi olduğunu hissettim. Yoksa benimki miydi öyle donuk?

Bu kim, kocaman olmuş Derya mı? Zeynep yere çömeldi. Ne kadar büyümüşsün, tanıyamadım seni!

Derya cevap vermedi, eteğime saklandı. Son görüşmelerinde üç yaşındaydı.

Hadi Derya, selam versene, hafifçe ittim onu öne.

Merhaba, mırıldandı Derya, tekrar arkamda kayboldu.

Ne utangaç olmuş, Zeynep doğruldu. Neyse, geçin siz. Annem mutfakta, Kaan da salonda.

Eve girer girmez o tanıdık koku… Lavanta ile elmalı kek karışımı. Urla Hanım dolaplara hep otlu keseler yerleştirirdi, cumartesileri hep kek pişirirdi. Demek ki bu sefer elmalı kekti.

Antrede çeşit çeşit ayakkabı: çocuk sporları, kadın topukluları, erkek ayakkabıları… Konuklar tam kadro gelmiş. Özene bezene sırf bu ziyaret için aldığım rugan sandaletleri çıkarıp babetlerimi giydim. Derya, ayakkabı çıkarmakta direndi, zorla çıkardım, Zeynepin bakışlarını görmezden geldim.

Ali, sen salona git, Kaan seni bekliyor, dedi Zeynep. Biz hanımlar mutfağa, annem orada.

Hanımlar… İçimden mırıldandım. Kırk iki yaşındayım, on dokuz yıllık evliyim, çocuk annesiyim, inşaat şirketinde baş muhasebeciyim, kredi, vergi ödemelerinde boğuluyorum ama bana hala hanım kız deniyor.

Alinin gözlerinde yardım ister gibi bir bakış vardı. Anladım. Hediyeyi alıp salona geçti. Ben Deryayı elimden tutup mutfağa yönlendirdim.

Mutfağa girince, güneşli ve geniş pencerenin önünde saksıda sardunyalar, duvarda işlenmiş havlular, üstünde dantelli masa örtüsü olan masayla tanıdık bir fotoğraf karesine düştüm. Yirmi yıl önce ilk geldiğimde de böyleydi.

Masada Urla Hanım oturuyor, yanında tanımadığım bir kadınla gülüşüyordu. Bizi görünce ifadesi hafifçe gerildi.

Elif! Ne güzel geldin! ayağa kalktı; saçları bembeyazlığında, yüzü eskiye nazaran çökmüş, kamburu biraz daha çıkmıştı. Ama bakış aynı bakış: keskin, ölçen, değip geçen.

Merhaba, Urla Hanım, formel bir sarılma: dokunur dokunmaz bırakılan bir kucaklama.

Hoş geldin kızım. Bu minik kim olmuş? Canım torunum! Onun için yere eğildi, Deryaya seslendi. Ne kadar güzel olmuşsun! Tıpkı babaannesi gibi!

Derya hemen arkamda saklandı, başını okşadım.

Hadi Derya, babaanneye merhaba de.

İstemiyorum.

Huzursuz bir sessizlik. Urla Hanım yavaşça doğruldu, gözlerinde belli belirsiz bir hayal kırıklığı parladı.

Çocuklar böyle olur işte, dedi sonunda. Utanıyorlar, normal.

Ama sesi “ben zaten yadırgamıyorum, asıl siz hata yapıyorsunuz” der gibiydi.

Yoldan geldi, yorgun, dedim ben, sanki bahaneyle.

Tabii tabii, oturun bakalım. Hemen size çay koyayım. Yoksa kahve ister misiniz? İtalyadan getirdiler, şahane bir kahvem var.

Çay, sağ olun.

Oturduk, Derya yanıma. Kadın kendini tanıttı: Ben Ayşen, Urla Hanımın arkadaşı. Ben de adımı söyledim.

Urla Hanım ocağın başında, bardak çıkardı, çaydanlıktan su doldurdu. Arkasını döner dönmez, Ne konuşuyorlardı acaba? diye içimden geçirdim.

Nasıl gidiyor, Elifciğim? Hâlâ aynı yerde mi çalışıyorsun?

Evet, oradayım.

Çok iş var mı?

Yeterince.

Deryayı kim alıyor kreşten, akşamları sen çalışıyorsun diye?

Başladı… Derin nefes aldım.

Ben alıyorum. Esnek çalışıyorum.

Hah, iyi, iyi. Ben de dedim, belki bir bakıcı falan almışsınızdır. Şimdilerde herkes alıyor.

Yok, kendimiz bakıyoruz.

Çayımı önüme koydu, karşıma oturdu. Uzun baktı.

Zayıflamışsın.

Hayır, aynıyım.

Yok yok, daha da zayıflamışsın. Yüzün solgun. Biraz daha ye valla, erkekler dolgun kadın sever.

İçimden dudaklarımı sıktım. İşte, klasik. Her zaman, görünüşüm, kilom, kıyafetim Hep güya şefkatle ama ucu iğneli…

İyiyim, teşekkürler.

Hıh, endişeliyim işte. Dün Ali aradı, geleceğinizi söyledi, çok sevindim. Düşündüm, belki yolu bile unuttular, dedim içimden.

Çok yoğunduk, dedim ketumca. Deryanın kreşi, kursları, bizim işler…

Tabii, herkes meşgul. Yalnız aileyi unutmamak lazım, Elifciğim. Aile candır.

Sustum. Derya sıkılmış, yerinde kıpırdanıyordu.

Anne, ben diğer odaya bakabilir miyim? fısıldadı kulağıma.

Git bak, ama çok yaramazlık yapma.

Kalktı, koşarak çıktı. Urla Hanım gözleriyle arkasından süzdü.

Çok hareketli. Tam çocukken Ali gibiymiş. Bir dakika oturamazmış.

Evet, çok enerjik.

Kreşte uslu mu bari? Söz dinler mi?

Genelde dinler.

Genelde? Yani dinlemediği de oluyor demek.

Çayımı masaya koydum.

Oluyor, o çocuk sonuçta.

Tabii tabii. Çocuklar çeşit çeşit. Mesela Kaan çok uslu bir çocuk. Zeynep onu ne güzel yetiştirdi. Hem okulda başarılı, hem evde yardımcı. Altın gibi evlat maşallah.

Uslu evlat methiyesi Ayşen de başını salladı.

Valla ben de görüyorum; tüm konukları karşılıyor, teşekkür ediyor hediyelere. Mis gibi çocuk.

İçimde öfke kabarıyor. Açık söylemeseler de, anlaşılan şu: Kaan mükemmel, Derya “eksik”; bunun nedeni de benim anneliğim!

Salondan çocuk kahkahaları ve Alinin sesi geldi. Hayalimde gözümün önüne getirdim: Ali bir köşede gülümsüyor, her şey çok güzelmiş, herkes aileymiş gibi bir tablo oynuyor.

Ay, Kaanı görebilir miyim, kutlayacağım, diyerek yerimden kalktım.

Tabii tabii, salonda, fazla uzaklaşma, birazdan pasta var.

Mutfaktan çıkarken tüm bakışları üstümde hissettim. Koridor sessizdi, salondan gülüşmeler, konuşmalar geliyordu. Duvara yaslandım, gözlerimi kapadım. On dakika oldu, dediğim her şeyi yutmak zorunda kalmaktan yoruldum.

Telefonum titreşti. Aliden mesaj: Nasıl gidiyor?

Ben: İyi, diye yazıp gönderdim. Koca bir yalan. Annemden üç iğneli laf çoktan geldi bile…

Salondan ellili yaşlarında bir adam çıktı, başıyla selam verdi. Sürenin iki üç saati nasıl geçecekti acaba?

Elif Teyze?

Küçük, bakımlı gömleğiyle, gözleri zeki, duru: Kaan. Son kez beş yaşındayken görmüştüm.

Merhaba Kaan. Doğum günün kutlu olsun!

Teşekkürler, gülümsedi. Duydum ki bana hediye getirmişsiniz.

Getirdik tabii, salonda olabilir.

Kocaman kutu, sanırım blok seti mi?

Sürpriz, gülümsedim. Hemen göreceksin.

Hızla geri koştu; uslu çocuk, tam istenildiği gibi. Ben de salona geçtim. Tanıdık yüzler, hediyeler cima…

Alinin yanında birkaç yetişkinle tanıştırıldım, Elif, Alinin eşi, deyip durdu; sanki Ali ev hayatımızı hiç konuşmaz gibi… Derya, köşede, tabletine gömülmüş.

Derya, koy şu tableti, misafirlikte cihazla oynanmaz, dedim.

Sıkıldım, istemiyorum.

Derya.

Ama anne!

Bir anda herkes dönüp bize baktı. Yüzümün kızardığını hissettim.

Tableti ver, hadi.

Alıngan ve içli şekilde çantasına koydu, köşede kıvrıldı. Ben hemen yanına geçtim, herkesin bakışlarında bu çocuktan anlamıyor tonunu hissettim.

Zeynep içeri tepsiyle girdi, üstünde kadehlerle meyve suyu, şarap var.

Haydi, doğum günü sahibine kadeh kaldırıyoruz! Kaan yanıma gel oğlum!

Kaana sarıldı, herkes poz verdi, telefonlar çıktı.

Oğlumuz için! kadehler havada. Sağlıklı, akıllı, mutlu büyüsün!

Hep yüksek notlar alsın!

Ailesine neşe getirsin!

Herkes içti. Şarap ekşi ve ucuzdu. Ali yanımda bir heykel gibi.

Şimdi hediyeler! Zeynep anons etti.

Kaanı koltuğa oturttular; herkes sırayla hediyesini verdi, resmen bir seremoni gibiydi. Çocuk teşekkür ediyor, gösteriyor, robotlar, kutu oyunlar, kıyafet derken hediye yığını büyüdü.

Derya gözünü ayırmadan izleyince yüzünde yadırgadığım bir şey belirdi: Kıskançlık mı, açgözlülük mü? İçime sinmedi.

Derya, öyle bakma, uyardım ona fısıldayarak.

Niye onun bu kadar çok hediyesi var? diye fısıldadı.

Çünkü onun doğum günü, seninki dört ay sonra. Biliyoruz, Derya.

Ama çok var!

Şimdi olmaz.

Ali bizim hediyemizi verdi, o kocaman kutu. Kaan çığlık attı:

İşte, istediğim! Müthiş blok set! Anne bak! Zeynep gülümsedi.

Demek Ali ve Elif tam istedikleri şeyi seçmiş; elinize sağlık!

Kaan Aliye sarıldı, sonra bana da çekinerek yanaştı.

Teşekkürler, Elif teyze.

Rica ederim. Keyifle oyna.

Bir köşede, iyi ki para kıymadınız mevzusu açıldı. Urla Hanım onaylar şekilde başını salladı.

Çocuğa, yeğene harcamadan esirgememek lâzım.

Sinirimde, paraya para demedik alt tonunu seziyorum.

Derya kolumdan çekiştirdi.

Anne, bana da hediye verecekler mi şimdi?

Hayır, Derya. Bugün senin günün değil.

Ama istiyorum!

Konusu değil şimdi, Derya.

Dinlemedi. Ayağa kalktı ve bütün salona ağzındaki düşünceyi haykırdı:

Kaan, bana da bir tane hediyeni verir misin?

Herkes sustu. Şaşırmış Kaan:

Ne dedi anlamadım?

Bu kadar çok hediyen var, bana birini verir misin?

Yerden fırladım, Deryanın kolundan çektim.

Derya, hadi geliyoruz.

Ama ben de istiyorum! Ben de oyuncak istiyorum! Blok set, robot istiyorum!

Ağlamaya başladı. Hem de öyle bir ağladı ki, bir an herkesin soluğu kesildi.

Zeynepin suratı uzadı. Urla Hanım kollarını göğsünde kavuşturdu, gözlerinde ben size demedim mi sevinci…

Ali rahatlatmaya çalıştı:

Deryacığım, gel, anlatayım sana…

İstemiyorum anlatma! Hediye istiyorum!

Kendini yere attı, halıya vurdu.

Ben, odada yığılan tok bakışların altında, yerde kriz çıkaran çocuğumun üstünde dikilirken hayatımdaki kırılma anını yaşıyordum.

Derya, kalk. Hemen. Biz gidiyoruz.

Kolundan çekip çıkardım. Direndi, ağladı ama sıkıca tuttum.

Elif, dur bir, dedi Ali fakat duymadım.

Kapıya yöneldim ama Urla Hanım önüme geçti.

Elif, bu şekilde olmaz. Sakin ol, biraz otur, çocuğu sakinleştir.

Gözlerinin içine baktım. O an, içimde ne biriktirdiysem üç yıldır, gerçekleri döküverdim:

Biliyor musunuz Urla Hanım, belki de çocuklara hediyenin ailede kimin daha üstün olduğunu ispat için verildiğini sürekli telkin etmeseydiniz, benim kızım da böyle krizler çıkarmazdı!

Birden rengi attı.

Ne diyorsun sen?

Gerçeği söylüyorum. Her şeyi markaya, hediyeye, görünüme takıntı yaptınız. Herkes üstü örtülü bir yarışta! Sonra da çocuğuma açgözlü diyorsunuz!

Elif, bırak artık! Ali omzuma dokundu, savurdum.

Hayır bırakmıyorum! Üç senedir susuyordum! Sürekli ima, bakış, laf sokma… Zaten iyi eş değil, iyi anne değil! Bıktım!

Zeynep araya girdi:

Sen, anneme karşı böyle mi konuşacaksın?

Ben buraya aile olmaya değil, yargılanmaya geliyorum. Yeter artık!

Bizim çocuğumuz düzgün, seninki şımarık! dedi Zeynep.

Benim çocuğum ilgisiz kalıyor! Kaana gösterdiğiniz ilgiyi Deryaya göstermediniz hiç! Çünkü Zeynepin oğlu! O yüzden!

Urla Hanım ellerini açtı.

Olur mu öyle şey? Deryayı da çok severim!

Üç yılda üç kere gördünüz. Geçen yıl doğum gününe “başım ağrıyor” dediniz. Ama Kaanın doğum gününde tüm aile buradaydı!

Sen istemediğin için gelmedim!

Çünkü her geldiğinizde bir laf sokuyorsunuz!

Oda sustu. Deryanın ağlaması azaldı, eteğime tutundu. Ali ortada durmuş, solmuş…

Elif, yeter. Lütfen…

Ona baktım. Yalvarıyordu. Her şeyi yut, sus diyor gözleriyle… Ama ben susamadım.

Ali, çok yoruldum. Sürekli yabancı gibi görülmekten, suçlu ilan edilmekten yoruldum!

Sana kimse öyle davranmıyor!

Hep öyle baktılar. İlk geldiğim günden beri. Annen, umarım oğluma layık olursun, dedi bana. Prenses seçiliyor sanki!

Urla Hanım başını salladı.

Öyle bir şey söylemedim.

Tam olarak bunu söylediniz. O günden beri de, her adımda sınandım. Artık umurumda bile değil. Kimseye bir şey ispat etmeyeceğim!

Zeynep burnunu kıvırdı.

Anneme böyle konuşamazsın!

Ben kocanın eşiyim, kızının annesiyim ve saygı hak ediyorum.

Her şey hak edilmeli! dedi Urla Hanım.

On dokuz yıllık evlilik, bir çocuk, sigorta, ev… Daha ne istiyorsunuz?

Sana yakışır şekilde davranmanı! Urla Hanım yükseldi. Çocuk doğum gününde kriz yaratacak annelik mi olur? Suçladıkların için özür de yok!

Siz böldünüz aileyi. Ali arada kaldı. Derya bu evde hiç istenmedi.

Ali elini yüzüne kapadı.

Elif, sus lütfen.

Ama ben susamıyordum. Yılların her şeyi dökülüyordu.

Susmamı istiyorsun, tamam. Gidiyoruz. Derya, çıkıyoruz.

Kızıma sarıldım, kapıya gittim. Ali engel oldu.

Nereye gidiyorsun?

Eve.

Bekle, konuşalım.

Konuşacak bir şey yok. Son kez geldim buraya.

Böylece gidemezsin!

Giderim. Gidiyorum.

Onu ittim, holde Deryayı giydirdim. Sessizce ağlıyordu.

Ali ve Urla Hanım arkamızdaydı.

Şimdi gidersen, bu günü ben asla unutmam, dedi kayınvalidem.

Döndüm.

Ben de unutmuyorum. İyi yaşayın. Ama bizsiz.

Elif! Ali kolumdan tuttu. Ne dediğinin farkında mısın?

Çok iyi farkındayım. Artık katlanmam. Ya bizi seçersin ya onları.

Bembeyaz oldu.

Beni zor durumda bırakıyorsun.

Yıllardır kendini bıraktın, Ali. Ne zaman biri bana dokunsa, sustun. Kız kardeşin laf sokarken seyirci gibi kaldın. Hep bana sabret dedin. Bir kez kendin düşün.

Sustu. Başını eğdi.

Bu kadar, dedim. Derya, gidiyoruz.

Çıktık. Kapıyı kapadım, koşarak merdivenden indim. Derya ağlıyordu, ben de ağlıyordum, ama geri bakmadım.

Dışarıda, hemen taksi çağırdım. Beş dakika sonra araç geldi, bindik.

Şoför dikiz aynasından kırık haldeki suratımıza baktı.

Bir şeyiniz yok ya?

Yok, sağ olun.

Yol boyunca Derya kucağımda uyudu, ara ara hıçkırarak. Saçlarını okşadım, dışarıyı izledim.

Telefonum çaldı. Ali. Açmadım. Tekrar aradı, açmadım. Üçüncüde cihazı kapattım.

Eve varınca kızımı kanepeye yatırıp üzerini örttüm. Başında usulca bekledim. Burnundan hafifçe soluyarak uyuyordu, yanağında yaş izleri…

Kızım… Ağlamasına, şımarıklığına rağmen çok ama çok sevdiğim Deryam…

Ona çaktırmadan çok izin veriyordum, ya da haddinden fazla ödüllendiriyordum. Çünkü ben çocukken göremediğim ilgiyi onun doyasıya yaşamasını istedim.

Ama acaba nerede olması gereken ilgi şımartmaya dönüşüyordu? Sevgiyi nerede “zayıflık” yapıyordum?

Bilmiyordum.

İki saat geçmişti ki, anahtarla kapı açıldı. Ali döndü. Kalktım, antrede karşıladım. Bana bakmadan ayakkabılarını çıkardı.

Merhaba, dedim.

Merhaba.

Mutfağa oturdu, ben de çay koydum, yanına oturdum.

Derya uyuyor mu?

Evet.

Sessizlik.

Annem çok üzülmüş, sonunda dedi.

Biliyorum.

Zeynep de diyor ki, sen çok abarttın.

Belki de.

Ne dediğinin farkında mısın sen?

Çay doldurdum.

Farkındayım. Sadece gerçeği söyledim.

Sen anneme, torununa iyi davranmadığını söyledin!

Çünkü doğru.

Hayır, yanlış! Annem sever Deryayı!

Ali, üç senede üç kez gördü o çocuğu. Sence bu sevgi mi?

Ali saçlarını karıştırdı.

Yaşı büyük, sağlığı eskisi gibi değil. Yol ona uzun…

Ama Zeynepe her hafta gider.

Zeynep yakın oturuyor!

Biz de kırk dakika uzaktayız, başka şehirde değiliz, Ali.

Yine sustu. Karşısına oturdum, eller kapsamında.

Bak, tartışmak istemiyorum. Sadece daha fazla bu durumu yaşamak istemiyorum.

Hangi durumu?

Ailenin bana yabancı gibi davranmasını. Her gidişimde kendimi sınavda hissetmemi.

Abartıyorsun.

Hayır, sen sadece göz yumuyorsun.

Yüzüme baktı.

Ne istiyorsun benden?

Benim tarafımda olmanı. Arada değil, yanımda. Annem bir şey dedi mi, sessiz kalma, beni savun.

Savunuyorum zaten!

Hayır, Ali. Herkesi idare etmeye çalışıyorsun, bu mümkün değil. Çünkü annen barışmak istemiyor. Benim boyun eğmemi istiyor.

Annem eski kuşaktan…

Tam da o yüzden onun çizgisinde olmayacağım. Onun kurallarına göre yaşayamam.

İçini çekti.

Yani seçim yapmak mı lazım?

Evet, aileni seçmeni istiyorum. Eşini ve kızını. Biz senin aileniz, annen de elbette önemli. Ama ben de eşim, ailemden saygı beklerim.

Uzunca bir sessizlik. Çaylar soğudu, hava iyice karardı.

Ne yapacağımı bilmiyorum, dedi sonunda.

Ben de bilmiyorum.

Annemle görüşmeyi bırakmamı mı istiyorsun?

Gerçekten istiyor muydum? Tam bilmiyordum. Ben huzur istiyordum. Saygı istiyordum. Çocuğumun yeterince sevilmediğini hissetmeyeceği bir ortam…

Eğer görüşeceksek gerçekten eşit ilişkimiz olsun istiyorum. Annem bana emir vermekten, kız kardeşin bana laf sokmaktan, Derya Kaandan farklı görülmekten vazgeçsin.

Ya olmazsa?

O zaman görüşmeyiz.

Başını salladı.

Bu bir dayatma gibi.

Hayır, bu bir sınır. Farkı büyük.

Ali kalkıp pencereye yürüdü. Uzun süre dışarıyı izledi.

Ben hep iyi evlat olmaya çalıştım. Ama galiba eş olmada eksildim.

Arkasından yaklaşıp sırtına başımı dayadım.

Ali, sen annenle görüşmeye devam et. Sadece artık bizimle arandaki arabulucu rolünden çık.

Ya o anlamazsa?

O kendi seçer. Biz de kendi yolumuzu çizeriz.

Yana döndü, sarıldı sıkıca.

Seni seviyorum, dedi.

Ben de seni.

Ama nasıl düzelteceğiz, bilmiyorum.

Bir yolunu bulacağız. Beraber.

Salonda, Deryayı yeniden kontrol ettim; mışıl mışıl uyuyordu.

Aliye geldiğimde, telefonuna bakıyordu.

Annem mesaj attı. Yarın gelmemizi istiyor.

Kaçta?

Saat ikide.

Sen gitmek istiyor musun?

Bilmiyorum. Sen?

Düşündüm. Bir kez daha o eve gitmek… Güç ister.

Sadece beraber gideriz. Ve bana destek olacağına söz ver.

Söz.

O zaman gelirim.

Bir süre sessizlikte oturduk. Ertesi gün nasıl konuşacağımı düşündüm, Urla Hanım ne diyecek, nasıl karşılık verecek…

Ali’nin telefonu tekrar titredi.

Zeynep yazıyor. Kaan çok üzülmüş, doğum günü mahvolmuş diyor.

İçimi bir suçluluk duygusu kapladı. Bir çocuğun kutlamasını mahvettim. Keşke sabredebilseydim…

Ona de ki, Kaanı arayıp özür dileyeceğim.

Ali mesaj attı. Sonra sordu:

Ya annemden de özür dileyecek misin?

Düşündüm. İçeriği için mi, üslubum için mi?

Şekil için evet. Ama dediğim şeylerin arkasındayım.

Başını salladı.

Sanırım en doğrusu bu.

Yine sustuk. Onun ağrılı, bıyıkları kırlaşmış yüzüne bakarken, her şey bugün bitecek mi korkusu vardı içimde.

Ali… Hiç boşanmayı düşündün mü? dedim usulca.

Sarsıldı.

Ne alaka Elif?

Çözüm bulamazsak. Annen beni kabul etmezse. Hep böyle ateş hattı olacaksa.

Yanıma gelip, ellerimi tuttu.

Dinle beni. Boşanmak istemiyorum. Hiçbir zaman istemedim. Evet, hata ettim; seni koruyamadım. Ama seni ve Deryayı seviyorum. Her şeyi düzeltmeye çalışacağım.

Ama nasıl?

Bilmem ama deneyeceğim.

Ona inanmak istedim. Gerçekten her şeyin düzeleceğine inanmak istedim.

Ama korku kalmıştı. Urla Hanımın asla değişmeyeceği, Alinin arada kalacağı; Deryanın ise hep eksik sevileceği korkusu…

Haydi, yatıp dinlenelim, dedi Ali. Yarın her şey yoluna girecek.

Başımı salladım. Deryayı odasına taşıyıp pijamasını giydirdim, öptüm. Biz de odaya geçip yattık. Ali bana sarıldı.

Her şey güzel olacak, diye fısıldadı.

Nereden biliyorsun?

Bilmiyorum. Ama inanmak istiyorum.

Uzun süre uyuyamadım. Olayları, sözleri, yüz ifadelerini tekrar tekrar düşündüm.

Sabah Derya yanıma sokuldu.

Anne, tekrar anneanneye gidecek miyiz?

Başını okşadım.

Bilmiyorum kızım. Belki gideriz, belki gitmeyiz.

Gitmek istemiyorum. Dün çok korktum.

Neden korktun?

Sen bağırdın. Herkes bana baktı.

İçim acıdı, sarıldım.

Affet Derya. O şekilde davranmamam lazımdı.

Neden anneanneye bağırdın?

Bir çocuğa yılların birikmiş yarasını nasıl anlatırsın?

Çünkü yoruldum, yavrum. Beni kıran şeyleri sürekli söyleyince insan bir yerde patlıyor.

O neler dedi sana?

Büyüyünce anlayacaksın.

Bir süre sustu.

Anne, ben çok mu kötü davrandım?

İçimi çekerek:

Evet, Derya. Başkasının doğum gününde hediye istemek olmaz.

Ama çok istedim!

Biliyorum. Ama biraz beklemeyi öğrenmelisin. Senin doğum günün dört ay sonra. O zaman sana bolca hediye verilecek.

Gerçekten mi?

Seni sevenler istedikleri kadar hediye getirecekler.

Bir süre sustu.

Anneanne beni seviyor mu?

Ne desem bilemedim. Kendi tarzında, evet Ama anne olan bana duyduğu tüm kırgınlıkların Deryaya gölgesi oluyordu.

Seviyor, dedim. Sadece göstermeyi bilmiyor.

Başını sallayıp bana sarıldı. O anda Ali tepsiyle geldi.

Kızlarım için yatakta kahvaltı! dedi.

Tepside krep, kaymak, reçel, çay… Beraber yedik. Derya gülümsedi, reçellere bulaştı. Her zamanki bir cumartesi sabahı gibiydi. Ama ben dünün ağırlığını asla unutamıyordum.

Kahvaltıdan sonra Ali:

Annem aradı, saat ikiye çağırıyor.

Tamam, gidiyoruz.

Emin misin?

Hayır. Ama gideceğim.

Hazırlanıp çıktık. Aynı elbisem, Alinin aynı gömleği. Deryayı bu kez kardeşime bıraktık.

Yolda konuşmadık. Bulutlu bir gün… Eve ulaştık, dördüncü kata çıktık. Ali kapıyı çaldı.

Urla Hanım bembeyaz, yorgun açtı kapıyı.

Girin bakalım.

Mutfağa geçtik. Masada üçümüz.

Çay ister misiniz?

Sağ olun, istemem.

Gerginlik.

E, dedi sonunda. Dinliyorum.

Derin bir nefes aldım.

Dünkü davranışım için özür dilerim. Bağırmak yanlıştı. Ama söylediklerimin arkasındayım. Beni ve Deryayı hep biraz mesafeli gördünüz.

Yüzü kasıldı.

Katılmıyorum.

Farkında değilsiniz ama öyle. Her defasında işim, kilom veya çocuk yetiştirme biçimimle ilgili mutlaka bir şey söylüyorsunuz.

Fikrimi söylüyorum.

Bunlar genellikle eleştiri gibi geliyor bana.

Bir süre sustu.

Belki fazla sertimdir. Bu sevmiyorum anlamına gelmiyor.

Sevgi lafla olmaz, davranışla olur. Saygı gerekir.

Sana saygım var!

Hayır. Aliye var, bana katlanıyorsunuz. Deryaya eziyet geçiyor.

Yana döndü.

Belki duygularımı kolay gösteremiyorum. Belki fazlaca standartlarım var. Ama çocuklarıma ve torunlarıma en iyisini isterim.

Onların da en iyi ihtiyacı huzurlu bir aile. Gergin değil.

Ali’ye döndü.

Sen de böyle mi düşünüyorsun?

Ali başını salladı.

Evet, anne. Elif haklı. Böyle devam edemeyiz.

E, şimdi ne olacak?

Yepyeni bir başlangıç yapalım, dedim. Her şeyi sıfırdan başlatalım, eşit ilişkiyle. Geçmiş kırgınlıklara tutunmayalım.

Urla Hanım uzun süren bir sessizlikten sonra iç çekti.

Pekala. Deneriz.

Gerçekten mi? kulağıma inanamadım.

Gerçekten. Ama hemen değişmeyeceğim. Ben böyleyim.

Ben de harika biri değilim. Yeter ki dürüst olalım.

Birbirimize baktık. İlk kez, belki de yıllardan sonra, biraz olsun anlaşıldığımı hissettim.

Ali ikimizin elini tuttu.

İkinize de teşekkür ederim.

Biraz daha oturduk, Deryadan, Kaandan, yaz planlarından konuştuk. Hâlâ gergin, ama bu bir başlangıçtı.

Çıkarken Urla Hanım bana sarıldı. Bu kez, alışılmış öylesine değil, gerçekti.

Haftaya Derya ile gelin. Kek yapacağım.

Geliriz.

Arabada Ali sordu:

Nasıl geçti?

Bilmiyorum. Göreceğiz. Belki olur, belki olmaz…

Olacağına inanıyor musun?

Ali’nin yüzüne bakarak dedim ki:

İnanmak istiyorum.

Eve vardığımızda Derya koştu, elinde bir resim:

Bak anne, ailemizi çizdim!

Resimde ben, Ali ve Derya. Biraz ileride, anneanne ve dede. El ele tutuşuyoruz.

Çok güzel olmuş, sarıldım. Harika.

Tam o anda düşündüm; belki de zamanla her şey düzelebilir. Kolayca değil, hemen hiç değil, ama yavaşça, adım adım

Akşam Derya uyuduğunda mutfakta çay içtik Aliyle.

Sence bundan sonra ne olacak? diye sordum.

Omuz silkti.

Bilmiyorum Elif. Belki Urla Hanımla anlaşırız, belki olmayız. Tek bir şey biliyorum; deneyeceğiz.

Bu yeter mi?

Umarım.

Sarıldık. Ev sessizliğe gömüldü.

Dışarda hava iyice karardı. Şehir uykuya dalarken, biz mutfakta yarını düşünüyorduk.

Şimdi ne olacak? diye ellerime bakarak sordum.

Ali bir süre sustu, sonra sessizce:

Bilmiyorum… Sadece bana biraz zaman ver.

Zamanımız var Ali… Soru, gücümüz kaldı mı?

Rate article
Lifequest
Eşimi Zor Bir Kararın Eşiğine Getirdim.