Anne, hadi bizimle yaşa! Neden bu kadar yalnız kalasın? Bizim yanımızda daha iyi, daha rahat olur, hem biri de yanında olur kızım Zeynep, ne zaman akşam arayıp nasılsın diye sorsa, mutlaka bu cümleyle bitirirdi konuşmayı.
Uzun zaman direndim. Sonuçta yetmiş beş yaşındayım, kendi alışkanlıklarım, düzenim var.
Sabah erkenden kalkıp, hafif çatlak fincanımda kahvemi yapmayı ve camın önünde, apartmanın önündeki çınarlara bakarak bir süre oturmayı seviyorum. Belki lüks değil ama orası benim evim, huzurum, dünyam.
Ama gittikçe daha çok yalnız hissetmeye başladım. Özellikle de köpeğim Pamuk iki yıl önce göçüp gidince. O evin sessizliği bazen fazla gürültülü geliyordu. Televizyon artık sıkıcıydı, kitapları birkaç sayfa okur bırakırdım, komşularım da çocuklarına daha çok gider oldu, kimse çaya uğramaz. Kasımın dediği belki doğru diye düşünmeye başlamıştım.
Bir gün yine telefon açtı:
Anne, gel bizimle yaşa. Sana oda hazırlarız, her şey kolay olur
Tamam, dedim şaşkınlıkla. Madem bunu çok istiyorsunuz, taşınayım size.
Henüz bilmiyordum; bu karar hayatımı değiştirecekti. Önce iyiye, sonra ise… pek de öyle değil.
Zeynep sevinçten havalara uçtu.
Anne, inanamıyorum, ne kadar sevindim! deyip durdu, sanki fikrim değişecek diye korkuyor. Hakan seni hafta sonu almaya gelecek. Yatak, perde, abajur aldık bile. Çok güzel olacak!
İnanmak istedim yeni bir, huzurlu döneme başladığıma. Nihayet aileye yakın olacaktım. Her gece tek başıma, saatin tıkırtısını dinleyerek uyumak zorunda kalmayacaktım. O gece birkaç giysi, fotoğraf ve sevdiğim üç beş kitabı valize koydum. Geri kalanı beklesin istedim. Kendi kendime denemelik deyip avutuyordum.
Cumartesi Hakan tam vaktinde geldi. Güler yüzlü, yardımsever, bana göre fazla hareketli ama iyi bir adam. Evimin kapısını kilitlerken sırtımdan bir ürperti geçti, sanki içimden bir parça veda etti bana.
Zeyneplerin evi büyük, ferah, her köşede hayat var: torunum Alinin oyuncakları yerlerde, sehpanın üzerinde boyalar, ütüsüz çamaşırlar bekliyor. Odam gerçekten de gayet güzeldi. Temiz çarşaf, sıcacık bir abajur ışığı, saksıdaki çiçek Belki gerçekten güzel olur, diye içimden geçirdim.
İlk günler harikaydı. Zeynep lezzetli kahve yapıyor, torunum Ali anaokulundan hikâyeler anlatıyor, Hakan akşam yemeğinde espriler yapıyordu. Zeyneple parka yürüyüşe çıkıyor, onlara çorba pişiriyor, Ali de reçelli krepimi severek yiyordu. Kendimi faydalı hissettim, birileri nihayet bana gerçekten sevinmişti.
Ama dördüncü gününde işler ters gitmeye başladı.
Önce gürültü. Hakan evde ayakkabıyla geziyor, Zeynep evden çalışıyor ve hep telefonda konuşuyor, Ali ise kornalı, motor sesi çıkaran oyuncak arabalarla oynuyor. Kulaklarım artık dayanamıyordu.
Bir gün, biraz sessizlik istediğimi söyleyince Zeynep sadece gülümsedi:
Anne, çocuklu hayat böyle. Alışman lazım.
Çok denedim, gerçekten denedim. Ama herkes yattıktan sonra, kalbim güm güm atıyordu. On beş yıl yalnız yaşadıktan sonra, bu kadar hareket ve gürültü sanki geçmek bilmeyen bir fırtınaydı.
Sonra bir başka sorun çıktı. Akşam yemeğinde Hakan bir kadeh rakı doldurdu, sonra bir tane daha. Bir şey değil belki, ama üçüncüde, dördüncüde sesini yükseltmeye başladı. Hep yüksek seslerden korkmuşumdur; babam yüzünden Neyse, o günlere dönmek istemem.
Ali mızmızlanıyor, Zeynep yorgun, Hakan ise sıkılıp sinirleniyor, Bu evde kimse dinlenmeyi bilmiyor mu? diye söyleniyor. Ben masanın ucunda ellerimi sıkarken, hayal ettiğim o sıcak aile ortamı nereye gitti, diye düşündüm.
Her yeni günle birlikte ufak tefek şeyler birikmeye başladı.
Zeynep kötü bir günündeyse:
Anne, bari işime engel olmasan. Çok yoğunum, diyordu.
Hakan mutfakta kirli tabakları bırakıp, yarı şaka yarı ciddi şekilde:
Annem hep iyi temizlik yapardı zaten, değil mi? derdi.
Ali odaya pek uğramaz oldu. Ben ise odadan çıkmaz oldum.
Ne zaman yemek yapayım desem Zeynep:
Anne, gerek yok. Sen dinlen, derdi.
Birlikte yürüyüş önersem:
Şimdi olmaz, vaktimiz yok. Yarın, belki, derdi.
Ama o yarın hiç gelmezdi.
Bir cumartesi gecesi tam gece yarısı, şiddetli bir tartışmayla uyandım. Hakan ve Zeynep öyle bir bağırıp kavga ediyorlardı ki herkes duysun ister gibi. Araya gireyim, Çocuklar, bırakın şu kavgayı, sağlığınızdan olmayın diyeyim istedim ama Zeynepin soğuk bakışıyla bir adım geri çekildim.
Anne, bu senin konun değil. Hadi yat uyu.
Söylediğini yaptım. Odaya dönüp kapıyı kapadım, içimde bir şey kırıldı. O gece de tansiyonum çok yükseldi. Doktor çağırdılar. Hiç ilaç kullanmıyormuşsunuz, bu yaşta çoğu insan başlar, dedi doktor. Bence artık zamanı geldi.
İşte o an ilk defa kendi evimi düşündüm. Çiçekli masa örtüsüyle minik mutfağımı, pencere yanı koltuğumu, kitaplarımı, sessizliğimi, özgürlüğümü…
Gün geçtikçe bu düşünce kafamda daha sık dönmeye başladı. Nihayet bir öğleden sonra, Aliyi odasında bulduğumda, tablete öyle dalmış ki bana bakmadı bile, anladım:
Bu evde yabancıyım.
Ev sahibi değil, misafirim.
Hatta beklenen misafir bile değil; sadece hoşgörülen biri.
O akşam Zeynepe dedim ki:
Ben evime döneceğim.
Şaşırdı, hatta biraz da alındı sanki.
Anne ama burada her şeyin var. Yalnızlığa ne gerek var?
Kızım, dedim sakin bir sesle, Yalnızlık, huzursuzluktan daha iyi. Yaşayınca anlarsın.
Zeynep beni ikna etmeye çalıştı ama kalbim kesin kararını vermişti.
Ertesi gün eşyalarımı topladım, Hakandan da beni eve bırakmasını istedim.
Evime girerken öyle bir iç huzuru hissettim ki, sanki haftalar sonra ilk kez tam anlamıyla nefes alabiliyor gibiydim. Ortalık zaten temizdi ama yine de yerleri sildim. Çiçekleri tazeledim. Kendi fincanımda çay demledim, cam kenarına kurulup oturdum.
O sessizlik artık beni korkutmuyordu. Aksine, huzur veriyordu. Ve aylar sonra ilk kez gerçekten gülümsedim.
Bir kedi yavrusu geldi aklıma… Yeşil gözlü, sarman bir kedi. Evimi yeniden neşeyle dolduracak bir yoldaş.
Evet. Yarın barınağa gideceğim.
Çünkü insan hayatı, nerede isterse oradan yenileyebilir.
Yeter ki orası gerçekten ait olduğun yer olsun.




