– Hey, kuyruklu! Sen kimin kedisisin? Elif, kapısının önünde kocaman sarman bir kediyi görünce olduğu yerde kaldı.
Kedi, doğal olarak cevap vermedi. Hiçbir tepki göstermedi hatta. Duruşunu bile değiştirmedi. Sadece yırtık kulağı hafifçe oynadı, sanki, Duyuyorum seni, duyuyorum! Ama affedersin, cevap yok! der gibiydi.
– İyi ya! Elif gönül koymuş gibi çantasını karıştırmaya başladı anahtarlarını aramak için.
Sanki onun ne yaptığı gayet iyi anlıyormuş gibi, kedi biraz yer açtı paspasın üstünde, ama gitmedi, dikkatle Elifi izlemeye devam etti.
Sonunda anahtarları buldu ve kapının kilidiyle uğraşırken, yine de göz ucuyla davetsiz misafire bakıyordu.
Bu daireyi eşiyle birlikte sadece birkaç ay önce almışlardı. Küçücük, iki odalı bir evdi ama hayallerinin ötesindeydi. Kimileri, eskiden kalma beş katlı bir apartman dairesiyle yetinmemek gerek, derdi belki ve daha fazlasını hayal etmeleri gerektiğini söylerdi. Ama Elif ve Arda, böyle birine kıkır kıkır gülerdi. Çünkü daha altı ay önce kendi evlerinin olacağını hayal bile edemezken, Ardanın dedesinin eski apartmanında kalan iki küçük odaya yerleştirilmişlerdi, orada tek başlarına kalabildiklerine bile seviniyorlardı.
– Elif, ama sakın komşularla kavga etmeyin. Ardanın annesi, Şengül Hanım, evlenmeden önce Elife odayı temizletiyordu. İyi insanlardır onlar. Gerçi biraz içki içerler.
– O zaman nesi iyi bunların? İçki içen iyi olur mu? Elif omzunu silkti, bezi sıktı ve saçlarını kulak arkasına attı.
Elifin gür dalgalı saçları Ardayı büyülüyordu ama temizlik için berbat bir sorundu. Elif, ne yaparsa yapsın, neyle toplarsa toplasın o saçlar hep bir yerlerden çıkıp alnını kaplıyordu ve adeta dağılmış bir pamuk topuna benziyordu.
– Açıklamak zor işte, Şengül Hanım başını salladı. Çekmediği kalmamış onların. Herkes kendi yükünü taşıyamaz kolay kolay.
Elif bunu iyi biliyordu. Çünkü o, yetiştirme yurdundan gelen, on sekizine basar basmaz evlat edinildiği aile tarafından kapının önüne konmuş bir yetimdi. İnsanların kendine acırken başkalarına ne yaptığını nasıl göz ardı edebildiklerini çok iyi anlamıştı.
Kendi annesi, Elif üç yaşını doldurmadan bir sabah, onu Haydarpaşa Garına bırakıp gitmişti. Ceketinin cebine iliştirilmiş bir not ve tek kulaklı pelüş tavşanı dışında hiçbir şey bırakmamıştı. Elif, tıpkı annesinin söylediği gibi, bekleme salonunda bir bankta oturmuş, annesinin geri gelmesini beklerken sessizce tavşanını kucaklamış, ağlamıştı. Tuvalete gitmek istemişti, ama ayağa kalkarsa annesi ona çok kızacaktı, hatta belki dövecekti. O yüzden kıpırdanarak yerinde oturmuş, annesini aramıştı.
Anne hiç dönmedi. Onun yerine şık bir üniformalı amca geldi. Bir şeyler sordu, Elif başını hızla salladı. Gözyaşları çoktan tükenmişti; üşümüştü, acıkmıştı, anlamadığı sorulara bir de cevap bulamıyordu. Adam tavşanın kulağını okşayınca ve Bunun adı ne? deyince Elif gözlerini kaldırıp fısıldadı:
– Topalak
Adam tavşanı, sonra Elifin başını okşadı, Annen nerede? diye sordu.
O anda Elif koptu. Seslice ağlayınca adam paniğe kapıldı, telsizden yardım istedi, orada bekleyen hiç kimse de bu zamana dek yalnız başına bir çocuk oturuyor diye ilgilenmemişti.
Neden annesi böyle yapmıştı, Elif uzun yıllar sonra öğrendi. Mezuniyete yakın, okulu çıkışında tuhaf bir kadın ona yaklaşıp, Kızım! Seni buldum! Gel anneni öp! diye ellerini açmıştı.
Artık başka bir ailede, başka altı çocukla birlikte büyüyordu Elif. Ne aç, ne çıplak kalmazdı. Her çocuk bir kursa gidiyor, fena da okumuyordu. Herkes on sekizine bastı mı ayrılıp yerini başkasına bırakacaktı, biliyorlardı.
Evlatlık verilen anne babayla yakınlık hiç yoktu. Onlara göre aile sıcaklığı gereksiz, asıl olan görevdir. Elif, bu yüzden karşısında ağlayan anneyi kucaklamaya gitmedi.
Halbuki, ne yalan söylemeli, dayanılmaz bir istek duymuştu. Her gece sessiz çocuk odasında, yastığının altından çıkan yıpranmış, tek kulaklı Topalak vanası ona güç veriyordu. Bir çocuk için pelüş tavşan dışında akraba yoksa bir şeyler yanlış demekti.
Elif, yıllar boyu annesine kavuşmayı hayal etmişti; geleceğini, onu alıp seveceğini Ne demekti bilmese de hep sevileceğini düşünmüştü; okul arkadaşlarında gördükçe böyle bir şeyin varlığını öğrenmişti.
Ama o an, annesi sarılmak için ağlayarak geldiğinde, Elif bir an olsun inanmamıştı dökülen gözyaşlarına. Herkes Elife, O kadar küçükken istasyon anını hatırlayamazsın; hafızanda kalmaz! dese de Elif tartışmaz olmuştu. Peki, deyip sustu, ama unutmadı. Hatıralarını sakladı, hisleri yerindeydi: Bir istasyon vardı. Gürültülü, kalabalık, korkunç Ve orada bırakılmıştı.
Kardeşlerinden biri olan Melike, Elif okulu çıkışı bu kadından çekildiğinde araya girdi.
– Elif, bu kim? Melike önüne geçti Elifin.
– Bilmem Dünya döne döne baş döndürüyordu Elifi, düşünceler sağa sola koşuyor, bir türlü toparlanmıyordu.
– Hanımefendi, yanlış geldiniz! Hadi gidin! Kardeşim o benim, sizi tanımıyoruz! Melike Elifin elinden tuttuğu gibi okul avlusundan dışarı taşıdı. Bunu anneme anlatacağım! Bırak peşimizi!
Elif, Melikenin elini sımsıkı tuttu, o gün eve de el ele döndüler. Evlatlık annenin şaşkın bakışına ikisi aynı anda omuz silkti:
– Ne var?!
Ve o günden sonra Elifin bir kardeşi oldu.
Melikenin durumu tek farkla Elifinkine benziyordu; onu annesi değil, öylece içkiye vermiş babası terk etmişti. Ama o da en az Elif kadar birine yakın olmayı istiyordu.
Elif bir hafta sonra annesiyle konuşmayı kabul etti. O kadın, her gün okulun önüne gelmiş, artık Elife sarılmaya çalışmamış, sadece:
– Konuş benimle kızım! diye yalvarmıştı.
Elifin kızım denmesi çok zoruna gidiyordu, ama Melike omzunu oynatıp geçti:
– Bırak istediği gibi söylesin. Kelimeden ibaret.
Ve Melikenin tavsiyesiyle Elif annesiyle konuşmayı kabul etti.
– Bir şey kaybetmezsin. En azından neden terk ettiğini öğrenirsin. Sor, üstüne git! Bir daha da göreceksin sanmam. Ancak o zaman suçluluk hissetmekten vazgeçersin.
– Sen nereden biliyorsun benim öyle düşündüğümü?! Elifin ağzı açık kaldı.
– Allah Allah, sanki bilmiyor musun! dedi Melike burukça sırıttı. Hepimiz öyleyiz. Nesi eksik ki bizden de terk edildik
– Sen de öyle mi düşünüyorsun?
– Ben de
– Hiç anlatmadın
– Sen de. Böyle şeyler anlatılmaz Elif. Sessizce ağlanır. Ben mesela, arada ağlarım. Ama yakında bırakacağım. Büyümek gerek.
Annesiyle konuşmak Elifin hayatına çok şey katmadı.
– Beni terk ettin.
– Affet beni, kızım!
– Böyle deme! Sinir oluyorum!
– Tamam, tamam! Kızma!
– Niye terk ettin beni?
– Zor zamanlardı. Kimsem yoktu. Baban da kovdu beni.
– Neden?
– Sana, babandan değil dedim.
– Doğru mu?
– Hayır.
– Niye öyle dedin?
– Kızgındım. Sürekli tartışırdık. Gençtik, akılsızdık. Ayrıldık
– Sonra?
– Annemle de kavga edince çıktım evden. Nereye gidiyim çocukla? O yüzden seni orada bıraktım. Biliyordum seni bulurlar, bakarlar. Not da bıraktım, dönerim diye
– O kağıt yeter mi sandın? Nasıl bir insansın sen?
– Kabahatim büyük, biliyorum. Ama izin verirsen, telafi etmek istiyorum
– Neyle telafi edeceksin? Sen bana kaybettirdiğin taş gibi yılları geri verir misin? Affedersin, tuhafsın! Seni artık görmek istemiyorum! Bir daha gelme!
– Beni affetmeyecek misin?
– Bilmiyorum. Belki affederim ama unutamam! Anlıyor musun? Unutamam!
– Ne vardı ki unutacak? Hiçbir şey hatırlayamazsın ki küçücüktün!
Bunun üstüne Elif kalktı ve gitti. Ve o an karar verdi: Bundan sonra kimse onun adına neye hakkı olup olmadığına karar veremeyecekti.
Melike bunu anlayışla karşıladı.
– Sana kalmış Elif, bence doğruysa pişman olma, unut, devam et!
– Melike, sen akıllısın
– Daha değil, ama olurum. Okumak istiyorum!
– Ne olmak istiyorsun?
– Psikolog. Belki o zaman yaşamı anlamak kolay olur.
Sonraları bu sözlere nasıl çok güldüler Birkaç sene sonra Melike evlenip ilk kızına sahip olunca Elife dedi ki:
– Hepsi yalan! Kimse doğruyu bilmiyor. Ne ben, ne sen, ne de yaşayanlardan biri.
– Nasıl yaşanır peki Melike?
– Ne bileyim Keyifli! Seni sevenlerin huzurlu ve iyi olduğu, başkalarının da hayran hayran hayatına bakmadığı bir yaşam işte.
– Sen başarıyorsun.
– Uğraşıyorum! dedi Melike, yeni doğmuş kızını usta ellerle beşiklerken.
Elif de Melikeye bakınca kendi sorunlarına daha sabırlı yaklaşır oldu.
Ne olmuş, eski apartmanda bir oda? Hem merkeze yakın, hem işe yakın. Küçük bir tadilatla hayat neredeyse şahane! Şengül Hanımın dediği gibi komşular da ciddi sıkıntı çıkarmadı. Evet, kızlarını kaybedip hayata küsmüşlerdi, arada içerlerdi, kimseyi rahatsız etmezlerdi. Biraz acımayı da öğrenmek lazımdı.
Elif bu fikre uzun süre alışamadı. Hiç kimse, Melike hariç, Elife acımamıştı çünkü.
Bu noktada Ardanın annesi ve dedesi çok yardımcı oldular.
Şengül Hanım, azimli, lafını esirgemeyen ama içi güzel bir kadındı. Elifi gerçek bir kızı gibi sevdi, Melike bunu kahramanlık dedi.
– Çok bir şey bekleme Elif. Melike, Elifi Ardanın ailesiyle tanışmaya uğurlarken. Sen onlar için ballı börek değilsin, yetim sayılırsın, başında bir şeyin yok, sana ev de verilmedi.
– Ama uğraştık, sıraya girdim!
– Kuyruğun neresinde olduğunu biliyor musun? Boşuna heveslenme, devlete güven olmaz. Sakın Şengül Teyzeden laf açma
– Yani gizli mi tutayım?
– Sırası gelince konuşursun. Hemen hevesini belli etme.
– Peki
– Hem, Ardanın annesinden bir şey bekleme ama sakın dikenli olma.
– Sen beni çocuk mu sandın?
– Hayır, ama insanı hemen anlamak zordur. Zamana ihtiyacın var. Hem ona alış, hem de ona sana alışacak vakit ver.
Elif, zaten bunu biliyordu.
İlk başta Şengül Hanıma alışamamıştı, her şeyi fazlaydı sanki: sesi, gövdesi, niyeti, herkesi mutlu etmeye harcayışı. Ne Arda ne de ailesi Elife böyle alışılmış bir yakınlık göstermemişti. Ardanın ilgisine alışkındı Elif, ama Şengül Hanımın iyilik zoruyla sırnaşmasına şaşırıyordu.
– Elif, palton eski. Yardım eder misin?
– Neye yardım?
– Benimle mağazaya gelir misin? Ardadan rica etsem, sıkılır. Alışverişe bayılmaz. Erkek işte! Hem bana uygun elbise bulmak zor. Yardım edersin değil mi?
Elif gönülsüzce kabul ederdi ama eve iki kişi dönerlerdi. Şengül Hanıma çok az bir şey çıkar, geri kalan elbiseler Elifin olurdu.
Yeni bir mont, hayal bile edemeyeceği çizmeler, bir çanta Tercihi Elife bırakmazdı. Şengül bakışını bir vitrinde yakaladığında hemen dükkanın içine alırdı.
– Bak ne hoş çanta! Renk şahane! Benim yaşıma olmaz ama sana çok yakışır! Beğendin mi?
Karşı koymak faydasızdı. Ve Elif, sonunda bu tuhaf kadına minnetle bakardı.
Gerçekten, Şengül Hanım ona neredeyse bir anne gibi davranıyordu. Nişanlı, ama henüz resmi olarak aileden değil, belki, ama yine de önemserdi. Gerçek hayatta, masallardaki gibi gelini hemen kabullenen kaynanalar olur mu? Elif, Melikenin dediği gibi gardını indirse de, fazla yakınlığa yine de izin vermiyordu.
Şengül Hanım bunu fark etti, üzerine gitmedi. Elifin ayrı eve çıkmak isteğini de hemen anladı.
– Dede yaşlandı artık. İyi bakamıyor kendine. Onu yanıma almamız gerek. Arda, odadan çıkacaksınız.
– Peki, biz nereye gideceğiz?
– Dededen kalan odada. Yer değişmiş olacaksınız. Gençsiniz, başınızda duracak kimse olmadan kalırsınız. Dedeye göz-kulak olmam gerek.
Ardanın dedesi gülümseyip başını sallardı bu planlara. Yeni odaya taşınınca hafta sonları kızını uyandıran dede, Hadi kalk, tembellik zamanı değil, parkta yürüyüş vakti! diye emrederdi.
Şengül Hanım, bazen içini dökmeye dede ile giderdi.
– Baba, sence doğru mu yaptım?
– Elbette! Gençler kendi yolunu bulmalı. Yardım istemedikçe karışma!
– Elifin durumu farklıydı. Yalınayak geldi neredeyse.
– Ona ana şefkati gerek, ama aşırıya kaçma. Kız gururlu belli. Fazla üstüne gitme, kötü olur.
Şengül Hanım dedesine kulak verdi. Çocuklar çağırınca giderdi, nasihat vermezdi. Kendisi de gençken kaynesiyle sürekli kavga etmişti ta ki Arda doğana kadar. Anne uzakta, dert büyük. O zaman kaynana yardım etmiş, hatta torununu kucağına alınca yumuşamış.
– Sen de annesin! kaynana başını sallayarak bakmıştı titreye titreye bebeğe kundak yapamayan Şengüle. Neden korkuyorsun?
– Ya yanlış yaparsam? Ona zarar verir miyim? Çok kırılgan
– Saçmalama! Dinle beni! Hiçbir kadın, ilk çocuğunu kucağına aldığında bir şeyi doğru düzgün bilmez! Hepsi öğrenir. Unutma, anne çocuğuna zarar vermez! O senin bir parçan! Hisset, neye ihtiyaç var? Ben de yardımcı olurum! Daha dün gibi hatırlıyorum!
– Teşekkürler…
– Borç mu bu kuzum! Bana da yardım ettiler, senin babanı doğururken! Normal şey!
Dedesi ve babaannesini Arda neredeyse hiç hatırlamazdı, hepsi o kuşağındandı. Ama Şengül Hanım, Ardaya sürekli anlatırdı:
– Evlat seni çok sevdiler! Doya doya! Baban seni gökyüzü gibi bekledi, her hafta top aldı, Toptan zarar gelmez dedi…
– Anne, neden her şey böyle? Baba iyi bir şofördü! Sen söylemedin mi?
– Bilemiyorum. O gün yoğun sis vardı. Anneannenin kardeşi hastaydı, ona gidecekti. Kan bağı işte, kıyamazsın! Az araç vardı Ama tır gelince
– Anne, babamı özledin mi?
– Çok oğlum! Çok… Sen ve dedenden başka kimsede tutunamazdım. Ben de çok sevdim babanı.
– O da seni sevdi mi?
– Sevdi… Eminim.
– Nereden anladın gerçekten sevdiğini?
– Diğerinden?
– Anlatamam belki. Birlikte yaşayanlar var, alışkanlıktan…
– Offf!
– Ben farklıyım demek ki oğlum. Benim için hayat; ortak masraf değil. Sen de öyle düşünüyorsun, değil mi?
– Evet anne… Ben sevgi istiyorum tıpkı sizdeki gibi. Seveceğim için evlenmek istiyorum, zorunluluktan değil. Ben de sevilmek istiyorum…
– O da olur kuzum! Hemen acele etme. Doğru kızı bulunca, her şey güzel olacak! Göreceksin!
– İnşallah anne…
Belki de bu yüzden Elif gelince Şengül Hanım hiç ses çıkarmadı. Oğlunun seçimine güvenmek istedi.
Başlarda zordu Elife yaklaşmak. Ama Elifin dikenleri zamanla kayboldu, Şengül Hanımı artık neredeyse dost gibi görmeye başladı.
Dedenin odayı satalım önerisi, Elifi önce üzdü.
– Keyfin mi kaçtı? Ardanın dedesi kağıtlarını karıştırırken Elif de yardımcı oluyordu. Artık kalacak yeriniz kalmadı diye mi telaş?
– Yok! Artık büyüdük. Bir şekilde buluruz yolunu. Odayı ya da küçük bir evi kiralarız. Arda işini yeni değiştirdi, daha gelir belli değil. Benim maaşla da zor kiralık oda buluruz.
– Odadan ne zarar gördün?
– Oda güzel… Keşke param olsa da sizden alsam. Ama hayal işte. Kendi evimizi kazanmak vakit alacak. Az da olsa birikmeye başladık hatta! Melike der ki; ufak da olsa para bir umut verir. Yani, haklı. Olacak bir gün her şey…
– Hadi bakalım! Kendi ayaklarının üstünde olan gençler! Güzel, güzel konuşuyorsun! dedi dede gülümseyerek.
– Saçmaladım mı?
Dede cevap vermedi, yanağını okşadı, su koymasını istedi.
– Hadi çay içelim, dedikodu yaparız biraz. Yaşlandık da tek keyfim çay içip laflamak. Şengül sıktıysa seni söyle!
– Yok, olur mu! Elif atıldı yerinden. Bana hiç kötü davranmadı!
– Sen de rahat ol! Bak stresten kıpkırmızı oldun! Rahat bir nefes al!
– Neden böyle diyorsun?
– Eeee? dede kurnazca gözlerini kıstı. O senin kaynanan ya!
– Ee, ne olmuş?
– Ne olacak? Kötü kaynana, iyi gelin masalları, hani kaynana gelini yermiş ya? Gerçekten öyle mi?
– Değil! Belki birileri yaşadı ama ben değil! Siz zaten her şeyi biliyorsunuz!
– Bilirim tabii. Tomamın seni kızı gibi gördüğünü de biliyorum. Üzme onu, yaklaşmasına izin ver, yufka yürekli kadındır.
– Acımak istemiyorum! Herkese acırım ben!
– Güzel işte. Peki neden acınmak istemiyorsun?
– İstemiyorum öyle…
– O zaman ben de size gelmem!
– Niye ki?! Elif şaşırdı.
– Ben sanıyordum sen bana acıyorsun, hoşuma gidiyordu. Güzel geliyordu burada olmak. Ama acımak kötü demiştin, artık gelmeyeceğim!
– Anlamıyorum! Acımak kötü şey değil mi ki?
– Neyin kastına bağlı. Eskiden acımak, sevmek kadar önemliydi. Hasta birine, onun ihtiyaç duyduğu sevgi değildir ki; şefkattir. Ruhun ağrıyorsa, nedir çözüm?
– Şefkat, galiba…
– Bence de! Çabuk öğreniyorsun! dede fincanı avuçlayarak güldü. Ama her zaman değil, herkese değil.
– Nasıl yani?
– Eşin içiyorsa, yıllarca acırsan kimseye faydası yok; hatta zarar. Ya da çocuk hata yaparsa, sırf acıyıp cezalandırmazsan… O zaman da olmuyor. Yani şefkat bile zekayla olmalı.
– Size acıyorum…
– Biliyorum! Ve kıymetini de bilirim. Çünkü bana acıdığın için değil, insan olarak sevdiğin için.
– Çok seviyorum sizi!
– İyi… Ben de sana acıyorum!
– Teşekkürler… Peki kimi acımak gerekir ki?
– Kalbi gösterene. Yakınlarını, eşini, çocuklarını… Hayvanları da elbette. Ama ciddi ciddi ilgilenmek gerekir. Bir kediye bir kere salam vermekle olmaz. O gün doyar, ertesi gün yine aç. Asıl sahiplenmek başka! Bir hayvana ev, yuva verirsen… Hem sana hem ona faydası olur.
– Neden?
– Çünkü akıllıca yapılan iyilik, daha çok iyilik getirir.
Ve işte şimdi, Elif bu sohbeti hatırladı. Kapıda bekleyen sarman kedi, onlar sabrettiği için alınan bu evin kapısındaydı ve adeta şefkat bekler gibiydi. Elifin dokunuşundan kaçmadı. Okşatıyordu, ama eve davete garip tepki verdi. Bir anda yukarı fırladı, Elifi şaşkın bıraktı.
– Titiz de kedi… Elif suratını buruşturup tam kapıyı kapayacaktı ki, gene merdivende göründü o kuyruklu.
Ve yalnız da değildi.
Sarman, ağzında minik bir yavru, kendisinin küçük bir kopyası olan tüylü bir yumakla döndü.
– Vay canına! Elif miyavlayan miniciği avuçlarına aldı, sarman tekrar yukarı koşturdu.
İkinci yavru da aynı şekilde, ama çok daha hareketliydi. Babası onu taşırken hoop yere atar, ama pes etmeden taşımaya uğraşırdı.
– Sen tam bir anneymişsin! Elif yavruyu elinden alıp kapıyı açtı. Gel, buyur! Evdesin artık, başka var mı?
Kedi endişeyle eşiğe adım attı, Elif ise yavruları kucağına bastırmıştı.
– Gir, hadi! Korkma! Siz burada güvendesiniz. Annesi nerede bunların?
Ama kedi cevap vermedi, bir yavruyu enseleyip koridorda bir ileri bir geri dolaştı.
– Aaa dur, dur! Şimdi anladım! Bekle!
Elif eski bir tepsi buldu, sarman ciddiyetle yavruyu tepsiye koyup ona kum öğretti.
– Valla gerçek annesin sen! Elif kahkahayı bastı ama sonra çocukları korkutmasın diye elini ağzına kapattı. Kusura bakma! Bir şeye bakayım, ne yiyeceksiniz?
Kedi kararından memnun, Elif mutfağa giderken onun peşindeydi.
O akşam aile toplantısı yaptı Elif.
– Şengül Hanım, izin vermezseniz onlara başka yuva bulmaya uğraşacağım. Sokağa da atmam artık, çok acıdım. Yavrular küçücük. Anneleri ne oldu, neden babaları bakıyor anlamadım…
– Elif, niye benden izin istiyorsun ki? Şengül kucağındaki yavru kediyi severken gülümsedi. Burası sizin evi. Siz karar verin. Ben karışmam! Hadi, anlat neyle besledin?
– Süt verdim. Neyse ki lakır lakır içmeyi öğrenmişler.
– Bunu büyüyünce alacağım. Diğer yavrulara da ben bakarım.
– Bir yavruya sahip bulurum, ama sarmanı bırakırım; ondan çok şey öğreneceğim sanırım.
– Neymiş o öğreneceğin? Şengül Hanım şaşkın gözlerle baktı.
Arda gülümsedi, eşine göz kırptı, haftalardır sakladıkları sırrı Şengül Hanımın doğum gününe saklamışlardı.
– Nasıl iyi bir anne olunur Artık iki öğretmenim var; siz ve bu kuyruklu dadı
Elif yanındaki sarmanı kulağından dürterek sessizce ağladı, Şengül Hanım onu sımsıkı kucaklarken…




