Üç Yeni Anahtar
– Yine neyin var, neden böyle solgunsun? Yoksa yine mi diyet peşindesin? annemin sesi antreden yankılandı, daha merhaba bile demeden.
Ocağın başında, eski sabahlığımla, tencerede yulaf ezmesini karıştırırken kendi kendime; bu Cumartesi sonunda bana ait, dedim. Tamamı. Sabah sekizden akşama kadar. Nihat balığa gitti, yan daireden Aliyle. Akşama dönerim dedi. Ben de kafamda günü planlamıştım: Önce sessizlikte kahvaltı, sonra Belgrad Ormanına doğru uzun bir yürüyüş, ardından kitapla uzanmak Ne zaman istesem plansız, kendi hızıma göre bir günüm olmamıştı. Neredeyse hiç.
Ama işte…
Arkamı döndüm. Nursel Hanım adımını atıyordu mutfağa, paltonu sandalyenin arkasına, pek de umursamadan attı. Palto yere kaydı, fark etmedi bile.
– Günaydın, Nursel Hanım, – dedim. Sesim düzgündü. Yıllar boyunca alıştırdım kendimi buna.
– Hadi günaydın. Nihat nerede?
– Balıkta.
Mutfanın ortasında durdu, yüzünde inanmak istemeyen bir ifadeyle bana baktı.
– Balığa mı gitti? Hiç haber vermedi bana.
– Belki de unuttu, dedim, tekrar ocağa döndüm.
Yulaf kaynıyordu. Ateşi azalttım. Dışarıda Ekimin puslu gri gökyüzü, rüzgarsız ve yumuşak, temiz hava. Bugün kesin yürüyüşe çıkarım, yaprak kokusu var, diye düşünmüştüm yarım saat önce. Fakat şimdi, yulafı izlerken, günün çoktan bana ait olmaktan çıktığını biliyordum.
Nursel Hanım montunu kaldırıp portmantoya astı, masaya oturdu. Poşetten bir paket çıkardı, masaya koydu.
– Poğaça yaptım. Lahana ile. Nihat lahanalı sever.
– Teşekkürler.
– En azından dene, hemen surat asma.
Yüzümde herhangi bir ifade yoktu. Sırtım dönüktü, yulafı tabağa alıyordum. Ellerim rahattı; yedi yıllık bir alışkanlık.
– Otur, beraber ye, dedi. Bu kibarlık neredeyse soluduğum hava gibi otomatik olmuştu.
– Ben yedim, bana çay koy lütfen.
Çaydanlığı koydum. Kendim de masaya geçtim, yulafı karıştırdım. O benim tabağıma bakıyordu.
– Bütün kahvaltın bu mu? Sulu yulaf mı?
– Sütle, dedim.
– Yine de Peki Nihat balığa gitmeden önce menemen yedi mi bari?
– Bilmiyorum Nursel Hanım, altıda gitti, ben uyuyordum.
Başını salladı. O hareketin anlamını yıllar önce öğrenmiştim. Ne biçim eşsin, adam aç gidiyor demekti.
Camdan uçan bir kumruyu izledim, ötelerden bir adam, küçük kızıl köpeğiyle dolaşıyordu; herkes kendi hayatındaydı.
– Şu perdeleri değiştirsen iyi olur, bak bunlar solmuş, dedi Nursel Hanım.
– Ben seviyorum, dedim.
– Sen seviyorsun da, Nihat da değiştirmek istiyor dedi bana.
Böyle bir şey hiç duymamıştım Nihattan. Belki ona söylemiştir. Belki arkamdan, bana danışılmadan yapılan konuşmada. Ama o konuşmaya hiç dahil olamayacağım.
Çay suyu kaynadı. Demledim, önüne bıraktım.
– Sağ ol, dedi. Poğaçaları tabağa diz, güzel dursun masada.
Tepsiye yerleştirirken kocaman, sıcacık poğaçaların lahanalı kokusu mutfağa yayıldı. Farklı bir ruh halindeyken alır yerim belki. Şimdi sadece izliyorum.
– Bana bir söyle, dedi Nursel Hanım. Siz Nihatla hiç konuşuyor musunuz?
– Konuşuyoruz.
– Bana her gün arayıp anlatıyor, ama sen hep suskunsun, dedi.
– Neyi anlatıyor peki?
Bir an durup tekrar poğaça dizmeye başladı.
– Yoruluyor, evde huzursuzum diyor.
Kaşığı bıraktım.
– Huzursuz, dedim, sorgulamadan.
– Sen de az çok biliyorsun. Bir gerginlik var aranızda. Ben anlarım.
– İki haftada bir geliyorsunuz.
– Bir anne, her şeyi hisseder.
Bardakları, tabağı toplayıp lavaboya götürdüm; pencereden dışarı baktım. Adam ve köpek kaldırımların köşesine ilerliyordu, adam elleri ceplerinde. Son derece sakin bir manzara, dedim içimden.
– Elif, dedi Nursel Hanım.
– Buyurun?
– Bana alınmıyorsun değil mi?
Ona döndüm. Yüz ifadesini yıllar önce okumayı öğrenmiştim. Bu pişmanlık değildi. Sadece Hayır, alınmadım dememi ve her şeyin aynen devam etmesini bekleyen bir bakıştı.
– Hayır, dedim. Alınmıyorum.
Başını onayla salladı, fincanını aldı.
– Ben senin düşmanın değilim, her şey iyi olsun istiyorum.
– Biliyorum, dedim.
Kırk sekiz yaşındaydım. Nihat elli bir. Onun annesi yetmiş üç. Yedi yıldır evliydik. İkimiz de ikinci evliliğimizdi bu. İkinci evlilikte insan daha olgun davranır derler. Beklentilerinin ve isteklerinin ne olduğunu daha iyi bilir derler. Ama görüyorum ki, insanın yapısı değişmiyor.
Nursel Hanım çayını bitirdi, ayağa kalktı.
– Buzdolabında ne var, bir bakayım, dedi.
– Neden?
Çoktan kapağa uzanmıştı bile.
– Nihat aç gelir balıktan, ona ne pişirsem diye bir bakarım, dedi.
– Nursel Hanım, dedim.
– Efendim?
Bir süre sustum, sonra:
– Ben pişiririm akşam yemeğini.
Bir an tereddüt etti, buzluğun önünde hafif bir şaşkınlık vardı.
– Elif, yardım etmek için buradayım.
– Biliyorum. Ama ben hallederim.
– Hep öyle diyorsun ama, görüyorum; Nihat kilo verdi.
– Nihat ne yemek isterse öyle yer.
– O erkek, kendine yemek hazırlamaz.
– Yalnız yaşamıyor.
Göz göze geldik. O buzdolabı arkasında, ben lavabodaydım. Aramızda belki iki metre sarı-beyaz taş döşeme vardı. O döşemeyi evlenmeden önce, birlikte seçmiştik, ufak bir tadilat yapmıştık. Ben seçerdim, Nihat onaylardı. Şimdi ise, annesi Bu taşlar eski, kenarları dönmüş derdi.
– Peki, dedi sonunda. Nasıl istersen.
Elinde çantası, sandalyeye oturdu. Tam gidiyor derken içimden bir taraf rahatladı.
– Ben burada beklerim, Nihatı, dedi.
İçimi tekrar bir gerginlik sardı.
– Akşam gelir ancak, dedim.
– Olsun, bir yere yetişmem yok.
Çantadan örgüsünü çıkardı. Yünün rengi toprak tonlarında, şişlerini eline aldı. Gidip gidecek biri gibi değil de, kendini evin demirbaşı gibi yerleşti.
Ona baktım. Poğaça tabağı yanındaki yün yumağına, ellerindeki şişlere, sandalyede yine onun montuna. Baktım sadece.
Bardaktan kendime bir çay koyup oturma odasına geçtim.
Kanepenin köşesine kıvrıldım, duvara dalıp gittim. Duvarda üç yıl önce pazardan aldığım küçük bir tablo asılıydı: Minik bir dere, çayır, sarkık bir söğüt ağacı. Huzurlu bir manzara. Çok severim.
Mutfaktan tıkırtılar geliyordu.
Telefonu elime aldım, Selmaya yazdım; O yine geldi. Selma hemen cevap verdi: Haber vermeden mi? Dedim; Anahtarları var ya. Selma kapalı gözlü emoji attı: Elif, çok sabırlısın. Nihatla gerçek bir konuşmayı ne zaman yapacaksın?
Telefonu kenara koydum.
Aslında konuşmuştum. Birinci konuşma evliliğin ikinci senesinde oldu, annesinin bana değil, ona, kendi evine geldiğini fark ettiğimde. Dedim: Nihat, haber vermesi lazım. O ise, O annem, alışmış böyle dedi. Ben Burası bizim evimiz, dedim. O ise, Ne olacak ki, gelsin dedi. En azından bir arasa olmaz mı? dedim, Abartıyorsun dedi.
İkinci konuşmamız, annesi gelip baharat kavanozlarını kendi istediği gibi dizdiği zamandı. Eve geldim, mutfakta bir süre donup kaldım, neden bu kadar canımın sıkıldığını çözmeye çalıştım. Sonra fark ettim. Orası benim rafımdı. Ben kendim alışkındım düzenine. Şimdi eski yerini unutmuştum bile.
Nihat o zaman Sen de eski haline koyaydın, dedi. Ben Mesele baharat değil dedim. O zaman ne? diye sordu. Açıklayamadım. Ya da artık açıklamak istemiyordum, yorulmuştum.
Üçüncü konuşmamız, annesi evde yokken içeri girip bütün evi temizlediği zamandı. Kulağa tuhaf gelebilir. Ev toplanınca kim darılır? Ama darıldım. Çünki, bana danışılmadan gelindi, yatak odamı gördü, kitaplarımı, terliklerimi, özelimi. İçinden neler düşündüğünü bilmek istemedim.
Nihat o zaman Annem iyilik için yaptı, dedi. Biliyorum, dedim. O zaman ne var? sorusuna Anahtarlar var, dedim. Burası benim evim, dedi. Ben Ben de burada yaşıyorum, dedim. Ne istiyorsun, tam olarak anlamıyorum, dedi.
Bunu hiç unutmadım.
Mutfaktan yine sesler geliyordu. Buzdolabı açıldı, sonra poşet hışırdadı.
Mutfaya geçtim.
Kesme tahtasında soğan doğrayıyordu.
– Ne yapıyorsunuz, dedim.
– Çorba yapıyorum, Nihat sever.
– Nursel Hanım, rica ettim, mutfağıma karışmayın.
– Ne olacak Elif, bir çorba işte dedim.
– Bu, benim mutfağımda ne pişeceğine ben karar veririm.
Bıçağı masaya bıraktı, bana dikkatle baktı.
– Mutfağında diyorsun…
– Evet.
– Peki… dedi ve tekrar soğana uzandı.
Bıçağı elinden aldım.
– Lütfen, uğraşmayın, dedim.
Çok yakındık. Onun alnındaki kırışıklıkları, dudaklarının gerginliğini, gözlerine dolan kıskanç öfkeyi görebiliyordum.
– Bana mutfağa girmemi yasaklıyorsun yani?
– Ben de burada yaşıyorum, saygı bekliyorum.
– Saygıymış. Televizyondan duymuşsun, senden gördüm ben bunu.
Pencere kenarına yürüdüm. Kumru uçup gitmişti. Adam ve köpeği de öyle Bahçede ıslanmış sarı yapraklar asfaltı kaplamıştı.
– Elif, dedi yumuşakça. Kızma bana. Ben iyi olsun istiyorum.
– Biliyorum.
– Nihat ev yemeği olmadan hasta olacak; sen çalışıyorsun, vakit bulamıyorsun.
– Vakit buluyorum.
– Olsun, yardım etsem ne olur?
İşine devam etti. Olanı sadece duymak istiyor, işine gelmeyeni duymuyordu.
Çıktım odadan. Yatak odasında kapıyı kapadım. Kitaba bakıp birkaç satır okudum, olmadı. Selmayı aradım.
– Mutfakta çorba yapıyor, dedim.
– Senin mutfağında.
– Evet.
– Elif, artık açık açık Nihat’la konuşman gerekiyordu, bugünden tezi yok. Yine üstü kapalı bırakma…
Haklıydı. Tam yirmi yıldır arkadaşım. Açık konuş derdi. Hep çekinirdim. Nihat kötü biri değildi, ama düzeni severdi, annesini çok severdi, çatışmadan kaçardı. Selma, Çocukluk bu, adını koy derdi; ben içimden çok sert bulurdum.
– Konuşacağım, dedim.
– Söz mü?
– Söz.
Kitabı kapadım. Tavandaki çatlağın yerini biliyordum. Dışarıdan mis gibi sebze kokuyordu.
Kendime kızdım: kırk sekiz yaşında kadınım, muhasebecilik yapıyorum, evimde pişen çorbayı ben seçemiyorum. Kitap okuyamadım, sandalyede oturdum. Gözüm takılara, tabaklara kaydı; mutfağın bana ait olduğunu hissetmiyordum.
İki saat sonra çıktım, aynaya baktım. Uykulu, yorgun bir kadın. Ne solgundum, ne başka bir şey.
Mutfağa girdiğimde her şey sofraya dizilmişti. Üç tabak, üç kaşık, ekmek, poğaçalar.
– Hadi ye, çorba hazır, dedi.
– Sonra yiyeceğim, dedim.
– Soğuyacak.
– Isıtırım.
Bana bakışında, saklamadığı bir kırıklık vardı.
– Elif, neden böyle yapıyorsun?
– Her şey yolunda.
– Hayır, değil. Bütün gün odandan çıkmadın, doğru düzgün bakmadın bile. Ben ne yaptım?
Buzdolabından su çıkardım.
– Nursel Hanım, dedim. Gelin dürüstçe konuşalım.
– Konuşalım.
– Sürekli habersiz geliyorsunuz. Çünkü anahtar sizde. Ben ise her defasında içeri girerken burada mısınız, geldiniz mi diye düşünüyorum.
– Ben yabancı mıyım evde?
– Siz, Nihatın annesisiniz, ben ise gelininiz. Fark var.
– O ne biçim laf?
– Aile böyle kurulmaz. İnsanın kendi evi olur. Konuğa gelirken haber verir. Elifciğim, gelmek istiyorum, uygun musunuz? demek ayıp değil, kibarlıktır.
– Ben oğluma, izin mi alacağım senden?
– Haber verirsiniz.
Yerden kalktı, sessizce tabağını kaldırdı, montunu giydi, poşetinin ağızını bağladı. Ellerinin titrediğini gördüm. Kırgınlıktan.
– Peki, dedi. – Tamam.
– Kavga etmek istemiyorum, dedim.
– Duyuyorum, dedi. – Seninle iyi geçinmek isterdim.
– O zaman ararsınız.
– Normal mi bu yani diyorsun?
– Evet, normal.
Paltoyu üzerinize aldı, poğaça poşetiyle kapıda durdu.
– Çorba ocakta, dedi. Gerisini at.
Kapıyı sessizce çekti. Hiç sert kapanmadı. Daha da can acıttı bu.
Mutfağı topladım, çorbayı tencereyle başka gözde bıraktım. Poğaçaları üzerine tabak kapattım.
Selmaya yazdım: Konuştum.
O: Sonuç?
Ben: Kırgın gitti.
O: Hakkı. Doğrusunu yaptın.
Telefonu kenara attım. Akşama iki üç saat vardı. Nihat geldiğinde çorbayı gördüğünde açıklama gerekecek; yine uzun konuşmalar döngüsü…
Kitabı aldım, sessizliğin tadını çıkardım. Artık okuyabiliyordum.
Akşam yedide Nihat geldi, anahtar sesi, kapıda dolaşmalar, balık takımı. Mutfağa yürüdü.
– Aa, çorba! Annem geldi mi?
– Geldi. Masaya otur, ısıtayım.
Montunu astı, neşeyle tabağı bekliyor. Nihat, keyfi yerindeyse saf, mutlu bir adam. Bir şey olursa hemen morali de giderdi. Şimdi keyfi yerdeydi.
Çorbayı önüne koydum. Gözleri poğaçaya ilişti, çok sevindi.
– Sen yedin mi?
– Yedim.
– Nasıl olmuş?
– Güzel.
Yemek yerken balık macerasını, Alinin tuttuğu koca sazanı anlatıyordu. Dinledim.
– Annem üzüldü mü? dedi bir ara.
– Biraz.
– Sen konuştun mu?
– Konuştum. Nihat, seninle konuşmam gerek.
Kaşığı bıraktı; yüzü hemen ciddileşti.
– Ne hakkında?
– Anahtarlar.
Birden sessizleşti.
– Elif…
– Rica ediyorum, anahtarları geri al annenden.
– O benim annem.
– Biliyorum. Ve bu yüzden artık haber vermesinin normal olduğuna inanıyorum. Bu saygıdır.
– Bizi ziyarete geliyor.
– Sen yokken gelip kendi kendine bir misafir değil, ev sahibi gibi davranıyor. Mutfağımı değiştiriyor, sormadan yemek pişiriyor.
– Bir tabaktan ne olacak?
– Nihat… – Derin bir nefes aldım. Benim derdim tabak değil. Sorun şu ki, kendimi burada evimde hissetmiyorum. Sürekli -ya gelirse- diye düşünüyorum. Mutfakta baharat dizili mi, her gün kontrol ediyorum. Olmaz. Bu doğru değil.
Geriye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu.
– Abartıyorsun.
Gözlerimi kapadım, sonra açtım.
– Hep böyle söylersin.
– Çünkü hep aynı şey. Annem destek oluyor, sense…
– Ben ne?
– Olay çıkartıyorsun.
– Nihat. O, anahtarıyla girip, benim iznim olmadan evde dolaşıyor. Bu olay değil, bu düzen.
– Düzenmiş… Bak Elif, ne istersin? Anneme, Gelme mi diyeyim?
– Gelmeden önce ara, yeter.
– O yaşlı, alıştı bir kere.
– Yetmiş üç, yetmişlik değil, anlar.
– Anahtarı al diyorsun.
– Rica ediyorum. Zorla değil.
Ayağa kalktı, bardak aldı, pencereye bakıp sustu.
– Elif, biliyorsun, babam öldü sekiz yıl önce. Annemin dünyası kalmadı. Anahtar ona kendisini güvende hissettiriyor.
– Başka yolları var yalnız kalmamanın; telefon açar, aradığında gelir. Başka yolu yok unutmak istemiyorsa.
– Başkalarının evinde anahtar… Kontrol demek.
– Başkalarının dediğin, yani?
– Yani, burası bizim senin, benim evimiz.
– Burası benim evim.
İşte, iş oraya geldi. Zor anlarda hep son kart Burası benim evim olurdu.
– Evet, dedim. Senin.
Durduk.
– Anahtarı geri almayacağım, dedi.
– Tamam.
– Tamam? Şaşırdı belki.
– Evet. Senin kararın.
– Elif, yapma böyle.
– Nasıl?
– Soğuk olma dedim.
– Soğuk değilim, anladım sadece.
– Neyi anladın?
Kupa aldım, kalktım.
– Tercihini yaptığını, dedim.
– Ben seçim yapmadım, annemi üzmek istemedim.
– Beni üzüntü saymıyorsun.
– Kimse seni üzmedi.
– Nihat. Hiç düşündün mü, birinin anahtarıyla her an girebileceği bir evde yaşamak ne demek? Sormadın. Çünkü cevabı biliyorsun; söylemek zorunda olmaktan kaçtın.
Odaya geçtim. Mutfakta ayak sesini duyuyordum. Sonra telefonla, Anne, üzülme Elif böyle Sen bilirsin, istediğin zaman gel…
İstediğin zaman gel.
Sessizlikte oturdum, nefesim sakindi. Acı yoktu, boşluk vardı.
Biraz sonra içeri geldi.
– Elif…
– Efendim?
– Böyle kalmasın.
– Nasıl?
– Suskunlukta yani…
Yanımda oturdu. Yana kaymadım.
– Annemi aradın mı?
– Aradım, sakinleştirdim.
– Üzüldü mü?
– Biraz.
– Anladım.
– Elif… Biliyorum senin için zor, ama biraz… idare edebilirsin.
– Altı yıl boyunca idare ettim, Nihat. Hep anlayış, hep sabır. Hiç kötü davranmadım. Hep Ne yapalım, iyi niyetli, dedim. Ama değişmedi. Yine habersiz giriyor, yemek yapıyor, annesine Bu evde huzur yok, diyor. Sen ise hâlâ, İstediğin zaman gel, diyorsun.
– Sen hiç anlayış göstermiyorsun.
– Artık tek taraflı anlayış göstermekten yoruldum.
– O zaman? Boşanalım mı?
Bu lafı kolayca, neredeyse yönlendirici, Kork, vazgeç dercesine söyledi. Hiçbir şey demedim.
– Elif, sordum!
– Duydum.
– E?
– Şantajla soru sorduğunun cevabını vermem.
– Tehdit değil.
– Boşanalım mı? diyorsun ki ben de Aman, aman, boşanma olmasın diyeyim, konu kapansın.
Pencereye yürüdü.
– Her şeyi büyütüyorsun.
– Belki.
– Anahtar yüzünden.
– Anahtar değil, onun arkasındaki mesele. Ama konuşmak istemiyorsun.
– Konuşuyorum.
– Hayır, kendini tekrar ediyorsun. Yaşlı, yalnız, abartıyorsun. Bu, susturmak için açıklama.
Sustu. Sonra;
– Ne istediğini anlamıyorum.
Yedi yıl sonunda, hâlâ aynı şeyi dedi.
Cüzdanı, anahtarı aldım, montumu giydim.
– Nereye?
– Dışarı çıkıyorum, nefes almam lazım.
– Elif!
Çıktım. Merdivenkov boştu, üst kattaki yemek kokusu geliyordu. İndim, çamur ve ıslak yaprakların üzerinde parka doğru yürüdüm.
Karanlık çökmüştü. Sokak lambası altındaki siyah yapraklar, ıslak parke… Parka daldım. Banka oturamadım, ıslaktı; sadece durup ağaçlara baktım. Onlara her şey fark etmezdi.
Selmaya Nihat annesine, istediğin zaman gel dedi yazdım.
Hemen aradı. Kısaca anlattım, sustu.
– Elif, – dedi, – sana bir şey söyleyeceğim, canın sıkılacak ama…
– Söyle.
– Sen onun evinde yaşıyorsun. O ev onun. Sen hep misafirsin, ne kadar uzun süre kalırsan kal.
– Biliyorum.
– Bilmiyorsun. Bilseydin bir şey değiştirirdin. Nihat annesinin anahtarını asla almaz. Sorun anahtar değil. Evin sahibi kim, onunla ilgili. Sen hep gelen olacaksın. O evi bir günde bozup gidebilir, sen ise nereye gideceksin?
Sustum.
– Elif, ne yapacaksın?
– Bilmiyorum, dedim. – Şimdilik bilmiyorum.
O akşam geri dönerken rotamı değiştirdim. Yan sokaktaki nalbura girdim. Anahtar-kilit reyonunda durdum. Üç anahtarlı kaliteli bir kilit. Fiyatı uygundu, etikette 318 TL.
Üç dakika elimde çevirdim, kasadaki genç ilgilenmedi bile.
Kilit aldım, eve döndüm. Nihat televizyon izliyordu.
– Nerede kaldın?
– Dolaştım.
– Uzun sürdü.
– Evet…
Mutfaya girdim, alışveriş poşetini sandalyeye koydum, içindeki yeni kilidi lavabonun altına yerleştirdim.
Nihat mutfağa geldi.
– Ne aldın?
– Ufak tefek.
Başını salladı.
– Elif, senden gelince düşündüm. Annem değişmez, biliyorsun. Belki kabul etmeliyiz?
– Kabul, dedim.
– O geliyor, poğaça, çorba, daha ne…
– Ben kabul etmeyeceğim.
Gülümsemesi kayboldu.
– O zaman diyecek bir şeyim yok.
– Saksı gibi durmanı istemiyorum. Beklentim: annene oturup anlatman. Kural var de.
– Küsmez mi?
– Küsmesin.
– Yaşlı…
– Yaşlı diye her istediğini yapabilmek mi demek bu?
– Onu kastetmedim
Bardağı bıraktı, suratını bana döndürdü:
– Elif, burada böyle mutsuzsan… Belki yani Sen uygun musun, bir bakmak lazım.
İçimde bir şey dondu. Ne koptu, ne kırıldı; sadece dondu.
– Gitmemi mi istiyorsun?
– Sadece doğru mu, bir düşün diyorum.
– Tamam, dedim.
Yatağa geçtim, kitap açmadım, karanlıkta yattım.
Sabah Nihat erkenden kalktı, kahvaltısını yaptı, Aliyle kır evine gitti. Geç dönerim dedi. Başımı salladım.
Kahve içtim, masada biraz oyalandım. Sonra lavabonun altındaki paketi çıkarıp, masaya koydum.
Aşağı kattaki komşuya, Mustafa Amcaya mesaj attım: Kilit değişmem gerek, vaktin var mı bugün?
On dakika sonra: Öğleden sonra yarımda gelirim. Malzeme sende mi?
Sende, dedim.
Bekliyorum, haberleşiriz.
Mustafa Amca geldiğinde, ona yeni kilidi uzattım.
– Alman işi, iyi seçmişsin, dedi.
O mutfakta uğraşırken ben çay koyuyordum. Eskisini söktü, yenisini taktı.
– Üç anahtar, sapasağlam. Bir dene, dedi.
Anahtarı çevirdim, yumuşakça açıldı.
– Çok iyi, dedim.
– Alman kalitesi, dedi. Eskisi lazım mı?
– Hayır.
– Bunu çöpe atarım.
Ücretini verip uğurladım. Evdeyken anahtarları masaya koydum.
Selmayı aradım:
– Kilidi değiştirdim, dedim.
Kısa bir sessizlik.
– Nihat biliyor mu?
– Hayır.
– Ne zaman döner?
– Akşama.
– Elif, bu artık başka bir sınır. Mesele anahtar değil.
– Biliyorum.
– Emin misin?
– Kimse izinsiz giremesin istiyorum.
– O ev Nihatın evi.
– Biliyorum. O yüzden sıradakini düşüneceğim.
Bir süre sessizlik.
– Boşanmayı düşündün mü?
– Evet.
– Geç kaldıysan bile, sonunda karar vermişsin.
Elimde üç yeni anahtarı tutarken ilk defa bana ait bir anahtarım var diye düşündüm.
Nihat altıdan sonra geldi. Merdivenden anahtarı deneyişini duydum.
Açılmadı.
Yine denedi.
Kapı çaldı.
– Elif, dedi. – Kilit açılmıyor.
– Evet, değiştirdim.
Sessizlik.
– Ne?
– Kilidi değiştirdim, Nihat.
– Kapıyı aç.
Kapıyı açıp kenara çekildim.
– Kilidi mi değiştirdin?
– Evet.
– Neden?
– Artık izinsiz kimse giremeyecek.
– Burası benim evim.
– Dün söyledin, biliyorum.
– Elif! Bu seferki sesi çaresizdi. Anladın mı ne yaptığını? Ben itiraz etsem?
– Ettin zaten, ben değiştirdim bile.
Yavaşça sandalyeye oturdu. İlk defa çöküp kaldı.
– Ciddi misin?
– Evet.
– Boşanmak istiyorsun.
– Evet.
– Sırf anahtar için mi?
– Anahtar değil mesele. Yedi yıldır sen hep anneni seçtin. Kabul et, dedin. Belki de yanlış yerdesindir dedin. Ben düşündüm. Sen haklısın. Ama anlamın başka.
Bakışını kaçırmadı.
– Şaka yapmıyorsun.
– Hayır.
– Bir konuşsak…
– Yedi yıl konuştuk, yoruldum.
– Böyle yapılamaz… Bir anda…
– Kolay olmadı zaten. Sadece sen hep görmezden geldin.
Yüzünü ellerine gömdü, kalktı, odada dolaştı.
– Şimdi ne olacak?
– Bir avukata danışmamız gerekecek. Ev senin, biliyorum, hak iddia etmiyorum. Eşyamı toplayacağım, zaman isteyeceğim.
– Hep aklında mıydı?
– Belki de.
– Annem…
Dedi ve sustu.
– Anlat ona, dedim. Hakkındır.
O salondayken ben eşyalarımı toparladım. Dışarıdan araba sesleri, çocuk gülüşü, apartmanda bir kapı kapanışı… Şehir yaşamına devam ederken, ben, onun dairesinde elimde yeni üç anahtarla, yalnızdım.
Telefonum titreşti: Selma, Nasılsın?
Düşündüm, Sessizlik var diye yazdım.
Güzeldir. Sessizlik başlangıçtır, yazdı.
Belki de… Yarın avukat, ev arama, resmi işlerle uğraşma… Zor olacak biliyorum. Ama şimdi, sessizlik bana iyi geldi.
Holde üç yeni anahtar küçük tablanın üzerinde duruyordu. Onların yanında da açılmayan eski bir anahtar…
Nihat çıktı odadan, kapıda durdu.
– Elif, gerçekten emin misin?
Uzun uzun baktım. Yorgun yüzüne, düşük omuzlarına, cebindeki ellerine. Yedi yıldır tanıdığım adamdı. Kaşığı nasıl tuttuğunu, annesini ne kadar sevdiğini, korkularını, alışkanlıklarını bilirdim.
– Evet, dedim. Eminim.
Başını salladı. Yavaşça. Bir şeyi kabullenen, razı ama içten onaylamayan biri gibi.
– Peki, dedi. Peki.
Bu tek kelime aramızda, yeni kilitli kapının önünde, bizim eski duvarlarımız arasında asılı kaldı. Ne anlama geldiğini bilmiyordum; belki kabullenmek, belki sadece yorgunluk, belki başka, tarif edemediğim bir şey…
Çantamı aldım.
– Bu gece Selmada kalacağım.
– Tamam.
Kapıyı açtım. Yeni kilit sessizce açıldı gerçekten kaliteymiş, Mustafa Amca doğru söylemiş.
– Elif, dedi arkamdan.
– Efendim?
– Beni ararsın, değil mi?
Bakıştım.
– Ararım, dedim.
Ve merdivenlerden, karanlıkta, aşağı indim.
Günün sonunda, öğrendiğim şuydu: Ev dediğin sadece bir duvar, bir kilit değil. Bazen tek bir anahtar, insanın kendine duyduğu saygıya açılan kapının anahtarıymış. Buna cesaret etmek önemliymiş. Artık, kendi anahtarımı taşıdığım için, kendimle gurur duyuyor ve ilk defa, gerçekten nefes alabiliyorum.




