Eski Sevgili Baba Olmak İstedi
Onu, o daha bir şey söylemeden önce gördüm.
Yedi yıl Bazen kendime sorup durdum: Bir gün olursa, nasıl olurdu? Kafamda farklı ihtimaller kurup durdum. Bazılarında ağlıyordum. Bazılarında ona öyle net ve keskin bir şey söylüyordum ki, canı acıyordu. Ama şimdi, Yavuz Demir bir köşede oturmuş, uzun uzun prova etmiş gibi bir ifadeyle bana bakarken; hissettiğim, hiçbir beklentime benzemiyordu. Sadece hafif rahatsızlık Tekrar tekrar sinek kovalar gibi başımdan savmak istediğim bir huzursuzluk.
Masaya yürüdüm. İstediğim için değil; burası benim restoranım. Aslında, benim projem, benim işim, adımın girişte tabelada yazdığı “Severina ve Ortakları” adlı tasarım atölyesi. Kimsenin beni kendi alanımda köşeye sıkıştırmasına izin vermek istemedim.
“Elif,” dedi kalkarak. Sesi hafif kırık, erkeklerin duygusal görünmek istedikleri zaman kullandıkları tonda. “Mükemmel görünüyorsun”
“Yavuz,” dedim aynı soğukkanlılıkla, “Sipariş verdin mi?”
“Seninle konuşmak için geldim.”
“Bizim garsonlar on sekiz yaşından itibaren çalışıyor, menü gelirken vaktin olacak,” dedim.
Karşısına oturdum. Dinlemek istediğimden değil. Ayakta beklemek fazla teatral kaçardı, tiyatrodan yıllar önce soğumuştum.
Böyle başladı ya da, doğruyu söylemek gerekirse, böyle bitti her şey. Fakat Elif Severinanın o gece, eski sevgilisine çatlamış bir duvara bakar gibi nötr gözlerle bakmasını anlamak için yedi yıl üç ay geriye gitmek gerekir.
O zaman adım sadece Elifti. Elif Toprak Yirmi altı yaşında, küçük bir inşaat şirketinde yarı zamanlı kendi kendine yetişmiş bir iç mimar. Küçük daire planları çiziyor, üstüne abileri son halini veriyordu. Kazandığının çoğu İstanbulda bir odanın kirasına ve biraz yemek masrafına ancak yetiyordu. Ama Yavuz vardı Yavuz Demir, otuz bir yaşında, bir gayrimenkul şirketinde yönetici; kendinden emin bir yakışıklılığı vardı. Elif, bunun bir gün gerçek değeri olacağına inanıyordu.
İki yıl flört ettik. Ben ciddiydim.
O sonbahar akşamı ona, bana göre iyi bir haber vermek için telefon açtım. Ellerim titriyordu, ahizeyi iki elimle kavramıştım, pencereden yağmurlu sokağa bakıyordum.
“Yavuz, sana bir şey söylemem gerek.”
“Söyle, dinliyorum.”
“Ben hamileyim.”
Uzun bir sessizlik oldu. O şaşkın-sevinç sessizliği değil. Durumu nasıl idareye alacağını düşünen bir adamın sessizliği.
“Elif,” dedi sonunda. “Bilmiyorum. Düşünmem lazım.”
“Peki” dedim. O an içimde bir şey sıkıştı ama duyguyu hemen kovdum.
İki gün düşündü. Üçüncü gün, kendisine ait birkaç parça eşyayla geldi. Kapıya bıraktı, içeri bile girmedi.
“Ben buna hazır değilim Elif. Şu an zor bir dönem Böyle bir sorumluluğu alamam,” dedi.
“Ne zorluğu Yavuz?” dedim sessizce.
“Zorlaştırma lütfen.”
Cevap vermedim. Ona baktım ve anladım İki yıldır sevdiğimi sandığım adam aslında hiç yoktu. Onun sesi, suratı vardı ama içi bomboştu. Dekor gibi.
Bir ay sonra, ortak tanıdıklar Yavuzun Sibel ile birlikte olduğunu söyledi. Sibel Dervişoğlu, otuz beş yaşında; İstanbulda güzellik merkezi zinciri sahibi, yeni model bir araba, Boğazda manzaralı daire Restorana uğramak alışkanlık. Bunu yemek arasında, ofisin ufak mutfağında bulgur pilavı yerken öğrendim. Hissizdim. Daha hissedecek gücüm kalmamıştı.
Kış, kabus gibi geçti. Normal bir gelirim kalmamıştı. Çalıştığım şirkette işim çeyrek zamanlıya düşmüştü. Kendim müşteri ararken neredeyse hiç karşılık alamadım. Her şeye dikkat ettim. Daha ucuza ne varsa onu yedim. Gereksiz harcamalarım zaten yoktu, kalanları da kestim. Daha küçük bir odaya geçtim. Gebeliğim zorlu geçiyordu. Doktor, dinlenmemi söyledi; dinlenmek için huzura, huzur için paraya ihtiyacım vardı, o da yoktu.
Otuz ikinci haftada ambulansla hastaneye kaldırıldım. Bir şeyler ters gitmişti. O anları net hatırlamıyorum, beyaz tavanlar ve ayaklarımın altından kayan zemin. Okan erken doğdu, kilosu bir buçuk kilodan biraz fazlaydı. Onu hemen aldılar. Ağlamasını duymadım.
İki hafta boyunca, yoğun bakım camının arkasında yatırılmış o minicik varlığa baktım. O hayatımın en uzun iki haftasıydı. Kötü olduğu için değil. Her gün kendime aynı kelimeleri tekrar ettim. Eğer yaşarsa, başka biri olacağım. Daha iyi ya da kötü değil, başka. Ayakta durmayı öğreneceğim.
Okan yaşadı.
Onu sonunda bana getirdiklerinde, hastane battaniyesine sarılı, minicik, sıcak, gözleri kapalı Ağlamadım. Sadece düşündüm: Artık başka bir dönem başladı.
İlk yılı zar zor hatırlıyorum. Hayat, eylemlerden ibaretti. Besle, altını değiştir, uyut, üç saat uyu, kalk, dizüstünü aç, bir plan daha çiz, bir iş önerisi daha gönder, red al, bir tane daha yolla Besle, uyut, uyu.
Okan kucakta uyudu, ben tek elle çizim çizmeyi öğrendim.
Ne bulduysam aldım: Sadece üç bin liralık banyo tadilatı. Başkasının mutfağına renk seçimi. Fotoğraftan mobilya düzenleme Başta aşağılayıcıydı, sonra hiç düşünmemeye başladım. Sadece iyi yaparsam müşteri döner ya da tavsiye eder; önemli olan bu.
Bir yılın sonunda yirmiye yakın düzenli küçük müşterim oldu. İnsanların ne istediğini daha iyi çözmeye başladım. Ne dedikleri değil, ne istedikleri. “Modern olsun” diyen, aslında “başkaları benim başarılı olduğumu görsün” isterdi. “Fonksiyonel olsun” diyen, fazla bütçesi olmadığını utandığı için söylerdi. İstekleri, ihtiyaçları okumayı öğrendim. Faydalıymış.
Okan iki yaşındayken küçük bir paylaşımlı ofis tuttum. Çünkü evde, çocukla profesyonel görünmek mümkün olmuyordu. Orada Poyraz Bey’le tanıştım; beş yaş büyük, eski binaları yenileyip modernleştiriyor, gözlemci, insanlara fazla bakıyor. Sıradan bir yazıcı arızası yüzünden bir araya geldik. Yarım saat yazıcıyla uğraştım, söylenmeden, bağırmadan. İzlemiş.
“Siz sabırlı birisiniz” dedi.
“Değilim aslında. Panik fayda etmiyor.”
Güldü, elini uzattı.
“Poyraz. Poyraz Yeşil.”
“Toprak. Elif.”
“Neyin projesini hazırlıyorsun?”
Gösterdim; eski bir binada zor bir tadilat işi. Uzun baktı.
“Burada taşıyıcı duvarları kontrolsüz oynamışlar.”
“Ben tamamlanmış proje üzerinde sadece revizyon yapıyorum. Başkası yaptı.”
“Kaç yıl oldu?”
“İkinci yıl.”
“Önce nerede çalıştın?”
“Az biraz şirkette; çoğunlukla tek başıma.”
“Eğitimin?”
“Yarıda kalmış üniversite. Mimarlık.”
Neden yarıda kaldığını sormadı. Anlatmadım.
“Bende küçük bir proje var,” dedi. “Tarihi bir handa birkaç ofis, ortak alan, minik bir kafe. Başkaları tipik çözümler önermiş, istemiyorum.”
“Bakarım.”
“Cuma gelin. Adres veririm.”
Gittim. Dolaştım, ölçtüm, fotograf çektim, ışığa baktım. O, yanında suskunca durdu.
“Burayı tipik şekilde çözemezsin,” dedim sonunda.
“Biliyorum.”
“Olduğu gibi kabullenip, onu kullanmak gerek. Eğimli duvarlar, eski kirişler Saklamak yerine kullanmak”
“Daha mı pahalı olur böyle?”
“Farklı olur, ama hayır. Sadece yaklaşım değişir.”
“Konsept hazırla.”
“Ne kadar zaman var?”
“Ne kadar istersen.”
Bir hafta sonra teslim ettim. Çünkü bu iş içine oturmuştu, görebiliyordum. Bazı kararlar kendiliğinden doğuyor.
Uzun süre inceledi. Sonra başını kaldırdı.
“Sizde bu nereden var?”
“Neresi?”
“Burada, şu Eski tuğlaları ortaya çıkarmışsın, kafeye katmışsın. Kimsenin aklına gelmemişti.”
“Güzel olanı niye gizleyeyim?”
Başını salladı, bir karar vermiş gibi ağırdan aldı.
“Bu projede sizlesiniz. Tam ücret, resmi sözleşme. İyi sonuç olursa devamı gelir.”
Sonuç iyi oldu.
Üç yıl Poyraz Bey’le beş projede çalıştık. Kendi müşterilerim de oldu. Okan büyüdü. Küçük bir yardımcı tuttum, kreşe verdim. Tek odalıdan, iki odalı bir eve geçtim. Sonunda düzgün bir masa aldım.
Poyraz Bey, gereksiz tavsiye vermezdi; ama sorunca isabetli net konuşurdu. Sektörü, müşteriyi, piyasayı, nasıl çalıştıklarını öğrendim. Sadece çizimin değil; nasıl pazarlık yapılacağını, piyasada ayakta kalmayı öğrendim.
Bir gün, iş sonrası kahve içerken sordum:
“Poyraz Bey, niye bana inandınız? Hiç tecrübesizdim.”
“Tecrübesiz değil, düşünceliydiniz. Yarım saat yazıcıyla, bağırmadan uğraştınız. Çiziminizde aklı olan birinin eli var. Yeterliydi.”
Bu konuşma uzun süre bende yankılandı. Yeri geldiğinde, kendi değerimi anlamaya başladım. Gurur değil, iç rahatlığı.
Okan beş yaşındayken atölyeyi tescil ettirdim. “Severina ve Ortakları” hâlâ ortağı yoktu ama olsun. Kızlık soyadımı hem korudum hem değiştirdim: Topraktan Severina yaptım. Geçmişi saklamadım hayatımın yeni bir bölümü için.
İlk yıl zordu. Doğru ekibi zamanla buldum, yanlış insanlarla yavaşça vedalaştım. Poyraz Bey yöneticilikle ilgili nadiren taktik verdi. Hiç karışmazdı.
İkimiz arasında zamanla, usul usul bir şey değişti. Kötü filmlerdeki gibi bir anda anlamadım. Onunla buluşmayı bekler olmuştum. Düşüncesi, sadece iş için değil hayatla ilgili de değerliydi. Okan hastalandığında, toplantımı kendi gelip evde yaptı.
Bir akşam, bütçe hesaplarıyla geç saate kaldık; Okan uyuyor, kahve fincanları masada. Uzun süredir ilk defa rahat hissetmiştim.
“Sıkıldınız mı?” dedim.
“Sizle mi? Yok, meşgul olmaktan sıkılmam.”
“İş dışında diyorum. Hayatta”
“Anladım,” dedi. “Sıkılmıyorum.”
Devam etmedim, o da sormadı. Ama aramızda sessiz bir sözleşme olmuştu. Acele etmeyelim, yalnızca akışına bırakmıştık.
Okan altı yaşında olduğunda büyük bir restoranın projesini üstlendim, Karaköyde tarihi bir yapıda. Genç bir patron, sıradan bir şey değil, karakterli, adı olmayan yepyeni bir tarz istiyordu. Fikri hemen anladım. Birkaç toplantıdan sonra konseptimi gösterdim.
“Tam bu,” dedi. “Aynen bu.”
Sekiz ay sürdü. En zor işim. Tarihi binanın kısıtları, havalandırma, akustik, hepsi bir arada. Her gün şantiyeye uğradım, doğan mekanı izledim. Eski bina yeni bir hayat kazandı; köklerini kaybetmeden.
Açılışında ilk defa müşteri gibi gittim. Bir masa aldım, su içip etrafa baktım. Oradaki bar tavanının eğimini üç kere değiştiğimi, o ahşap zemin rengini iki ay aradığımı, şu duvarın ilk işlerimden kaldığını kimse bilmiyordu.
Sakin, derin bir tatmin Belki mutluluk değil, ama sağlam bir huzur.
O restauranta üç ay sonra Yavuz Demirin geldiğini gördüm.
“Restoranın adını biliyor musun?” dedim, siparişlerimizi aldıktan sonra.
“Severina” dedi.
“İşte o.”
Bir zamanlar hoş bulduğum yüzünde yorgunluk, pişmanlık, naif bir şefkat şimdi sadece boşluk görüyorum.
“Elif,” dedi. “Yıllarca düşündüm. Çok pişmanım. O zaman büyük hata yaptım. Korkaktım, kaçtım.”
“Devam et,” dedim.
“Sibelle ayrıldık üç yıl önce. İşlerim yolunda gitmedi. Farklı bir sektördeyim ama aradığım o değil. Hep seni ve çocuğu düşündüm.”
“Oğlumuzu diyelim. Okan. Yedi yaşında,” dedim netçe.
Yüzü değişti, acı çekmiş gibi ama gerçekten değil.
“Tanışmak istiyorum.”
“Hayır.”
“Elif”
“Kararını yedi yıl önce verdin. Şimdi Okanın bir hayatı var. Düzgün, dolu, çevresinde gerçek yetişkinler var. Sen bu hayata dahil değilsin.”
“Ama babasıyım!”
“Yalnızca biyolojik babası. Buradaki tek payın bu.”
“İnsanı silemezsin”
Planına bakmak gibi baktım yüzüne; hatası bilinen, düzeltilmiş bir çizim.
“Kimseyi silmedim. Sadece hayata devam ettim. Aradaki fark büyük.”
Garson suyu getirdi, Yavuz bardağı aldı, sonra geri bıraktı.
“Sana bir şans daha vermeni istiyorum,” dedi. “Geçmiş için değil Ne için bilmiyorum, belki her şey daha farklı olabilirdi diye”
“Yavuz,” dedim sakin. “Evleniyorum.”
Sustu. Uzun baktı.
“Kimle?”
“Yıllardır yanımda olan, bana neden bu işi yaptığımı hiç sormayan adamla. Okan hastayken belgeleri bana evde getiren biriyle. Beni insan olarak gören biriyle.”
“Elif”
“Bak, bana ‘sevgi’ deme. Bu konuşmada bir anlamı kalmadı.”
Yere baktı.
Çantamı açıp birkaç yüz lira çıkardım, masanın köşesine koydum. Hesabı fazlasıyla öderdi.
“Hesaba,” dedim. “Sohbet için teşekkürler.”
“Bana para mı bırakıyorsun?” dedi sesi incinmişti.
“Evet, zor zamanlarındasın sanırım. Yardım ediyorum, burada yemekler güzel.”
Ayağa kalktım, açık gri yün paltoyu omuzladım. Geçen yıl hayal bile edemezdim, şimdi dikebiliyorum.
“Elif”
Arkama döndüm.
“Beni affetmedin,” dedi.
“Hayır,” dedim. “Ama önemi yok. Affetmek, varlığı insanı hala yaralayanlar içindir. Sen artık yoksun.”
Masalardan geçtim. Birkaç kişi baktı ama görmedim. Başka bir şey düşünüyordum.
Dışarıda hava karanlık, sonbahar soğuk, toprak ve yağmur kokuyordu. İstanbulu böyle severdim. Abartısız, makyajsız halini.
Poyraz Bey arabada bekliyordu. Elinde telefon yok, sadece duruyor, kaputa yaslanmış, bana bakıyordu. Lacivert paltosu, kravat yok, her zamanki gibi. Benimle görüşürken asla kravat takmazdı. “Kravat insanı davet bekliyor gibi yapar,” demiştim bir gün.
“Uzun sürdü,” dedi.
“Yok, yirmi dakika ancak,” dedim.
“İyi misin?”
Durup, gerçekten düşündüm. Nasıldım?
“İyiyim. Bir tuhaf iyiyim. Sanki bir şeyler nihayet yerine oturdu.”
“Üşüdün mü?”
“Hayır.”
Elimi tuttu, sadece öylece. Arabaya yürüdük.
“Okan ne zaman döneceğimizi sordu,” dedi.
“Ne zaman?”
“Bir saat önce aradı. Baktım, dadı da onu yatırmış.”
“Sonra uğrar bakarım. Sadece izlerim.”
“Tabii.”
Arabada, Poyraz Bey kontağı çevirdi, gitmeden bana baktı.
“Oradaydı değil mi?”
“Evet.”
“Ve?”
“Bir şey yok,” dedim. “Olanı klasik şekilde dedi, ben de gerekeni söyledim.”
“İyi misin?”
Sokağın aydınlığında yüzüne baktım. Sedat ve tanıdık.
“Poyraz,” dedim. “Hiç kimseye teşekkür etmeyi beceremedim ben. Gerçek anlamda demiyorum sözle”
“Biliyorum.”
“Güzel bir şey demeyeceğim. Ama bildiğini biliyorum.”
Başını salladı. Araba hareket etti.
Kordon boyunca ilerledik. Lambalar sudaydı. Boğaz ağır ve koyu renkti. Camdan dışarı bakıp düşündüm: O restoranda, bavulunu toplayıp giden bir adam oturuyor şimdi. Menüyü ya da boşluğu izliyor. Tek başına. Fakat bana ne soğuk ne sıcak. Geçmiş, yüzleşip affetmek için bir yük değil; sadece çizimin parçası. Hata noktalarını bulup, yeni projede tekrarlamayıp devam etmek.
Okan uyuyordu eve geldiğimizde. Odasına girdim, yatağının başında durdum. Yedi yaşında. Yan yatar, kulağı yastığa, ağzı açık. Hayat dolu, gerçek.
Yoğun bakımın camı geliverdi gözümün önüne; bir kilo yarım, tüplerle küçük bir beden Bütün bu yolda tek iten o anki sözdu, kendime verdiğim, “yaşarsa değişeceğim,” dediğim o yemin.
Üzeri açılmıştı, yorganı düzelttim. Sessizce çıktım.
Poyraz Bey mutfakta çay içiyordu, telefonu bırakıp bana döndü.
“Uyudu,” dedim.
“Biliyorum. Sakin mi?”
“Her zamanki gibi”
Suyumu alıp karşısına oturdum.
“Poyraz,” dedim. “Hiç pişman olacak mısın?”
“Neye?”
“Her şeye Bize Artık sadece meslektaş değiliz.”
Uzun süre baktı.
“Elif,” dedi. “Hayatta sadece bir şey için pişman oldum. Seninle iş konuşmayı geç başlattığıma. Onun dışında yok.”
Başını salladım, elini tuttum.
Dışarıda ince yağmur İstanbul’un sonbaharında olur ya, düzenli, ağır ağır. Karaköydeki restoranda akşam yemeği servisi devam ediyordur. İnsanlar açık tuğla duvara, özel ayarlanmış ışığa bakıyordur. Ben o kadar uğraşmıştım ki, tam oraya o şekilde düşsün diye. Köşedeki masa muhtemelen boştu.
Aklımda sadece Okanın yarın sabah resim dersi vardı. Seviyor. Haftaya atölyede yeni müşteri ile toplantı. Büyük ve heyecanlı iş. Yağmur gece boyu sürecek Ne güzel.
Ve bütün bunlar yağmur, okuldaki ders, müşteri, bu mutfak, bu el hepsini tuğla üstüne tuğla kendi inşa ettim. Gecenin üçünde, çocuk kucakta, başkasının banyosunu çizerek
İstediğim hayattan başka bir hayat. Ama çok daha iyi bir hayat.
“Poyraz,” dedim.
“Efendim?”
“Her şey yolunda.”
Elimi sıktı.
“Biliyorum.”
Yağmur Okan uyuyor. Restoran gece on ikide kapanıyor. Sıcacık, güzel ışıklı salonda bir bardağım ve birkaç banknot masa köşesinde kalmıştır.
Yemeğe fazlasıyla yeter.
***
Ama anlatının tam olması için, biraz daha yaklaşmam lazım. Satır arası kalan şeyler.
İlk iki yıl boyunca gece çalışırken birkaç kez Yavuz’u aramayı düşündüm. Geri çağırmak için değil. “Bak bize ne yaptın? Durumumuz bu,” diye haber vermek. Yapmadım. Gururdan değil. O aramanın sadece bana lazım olduğunu ve ihtiyacımı başka yoldan gidermek zorunda olduğumu bildiğim için.
Okan sekiz aylıkken, bir Şubat akşamı, sonra Onu uyutup bilgisayarı açtım; ama elim gitmedi, ekrana bakamadım. On dakika karanlıkta öylece oturdum. Ağlamadan. Sonra bilgisayarı açtım.
İşte, büyük kararlar değil, karanlıkta her gün verilen ufacık kararlar dönüştürdü hayatımı. Bilgisayar kapağını tamamen kapamaktan vazgeçmek; eziyetli bir işi inatla kabul etmek ve cam kenarında her gün bir gün daha diyebilmek.
Para gelmeye başladığında ilk lüksüm kıyafet ya da araba olmadı. Yarıda bıraktığım mimarlık fakültesinin “yapı statiği” kurslarının özel derslerini aldım. Biliyordum, yaptığım her projenin son vidasına kadar öğrenmek istiyordum. Eğitmen sordu:
“İnşaatta mısınız?”
“Evet.”
“Kıdemli misiniz?”
“Birkaç yıl oldu.”
“O zaman neden temel ders alıyorsunuz?”
“Bildiğimi sanmak istemiyorum. Gerçekten bilmek istiyorum.”
Kafa salladı, bir daha soru sormadı.
Bilmediğimi bilmek, bunu kabullenmek müşterilere en güven verici şey oldu. İnsanın fazla numara yapmaması güven, samimiyet veriyor.
Bir gün Poyraz Bey dedi ki:
“Elif, herkes her şeyi yaparım diyor, müşteri ne istiyorsa onu vaat ediyor. Sen üçte birini reddediyorsun: Benim işim değil ya da Yetiştiremeyeceğim diyerek.”
“Eee?”
“Ve senden üç ay sonraya sıra var.”
“Yoruldu insanlar kandırılmaktan,” dedim. “Gerçek duymak istiyorlar.”
“Doğru,” dedi.
O zaman artık sadece iş ilişkisi kalmadığını anladım. Onun bana borcu yok, benim ona. Karşılıklı saygı var. Harika bir zemin.
Zamanla onda daha önce fark etmediğim şeyleri fark ettim. Çok kitap okur; iş değil, edebiyat. Bir gün çocukluğumdan beri sevdiğim bir kitabı masasında gördüm, şaşırdım.
“Bu sizde nasıl var?”
“Yıllardır arada okurum,” dedi. “Siz de mi okudunuz?”
“Birçok kez. Sonunu nasıl buluyorsunuz?”
Bir saat konuştuk, iş dışı sadece. Yazının yaşıyla değişen anlamı üzerine tartıştık. Şaşırtıcıydı temas, gerçekten dinlenmek.
Yavuzla bunu hiç yapmamıştım. Sinemaya gider, yemek yerdik; hepsi sosyallik sanırdım. Şimdi biliyorum: Yan yanaydık sadece, o kadar.
Atölye oturduktan, biraz para kazandıktan sonra, Okan’ı bir projeye götürdüm. “Nerede çalışıyorsun anne?” görelim diye. Okan duvarlara dokundu:
“Anne, bu senin fikrin mi?” dedi, tavanı işaret etti.
“O şekilde tasarlamaydı. İnşaat işçilerinin emeği ayrı ama fikir benden.”
“Yani biraz senin oldu,” dedi.
“Evet, biraz benim.”
“Her annenin kendi yeri var mı?”
“Her şey farklı. En iyisi varsa,” dedim.
Başını ciddiyetle salladı, anlıyormuş gibi yürüdük iç avluya.
Tabii her şey güllük gülistanlık değildi. İş, işte; sıkıntı olması normal. Ödemesini yapan müşterinin kaybolması, duvarı yanlış ören usta, çizimi kopyalayan rakip Kimi zaman müzakereyle, kimi zaman avukatla çözüyordum. Bazen ustanın yanına gider, nereyi yanlış yaptığını gösterirdim; sessizce düzeltirdi.
Ben bağışlayıcı, yufka yürekli biri olmadım; adil oldum. Aradaki farkı bilirdim.
Poyraz Bey, ilk defa iş dışı yemeğe çağırdığında sordum:
“Kararınızdan emin misiniz?”
“Nereden?”
“Biz iş yapıyoruz. Zorlaştırmaz mı?”
“Olabilir,” dedi.
“Eee?”
“Yine de teklif ediyorum. Etmemek korkaklık olurdu. Korkak olmak istemem.”
Dili çok doğruydu. Korkaklık başka, hata başka.
“Tamam,” dedim. “Ama bir şey kötü giderse, işimiz bozulmasın.”
“Anlaşma.”
Yemek yedik. Sonra tekrar. Anlaşıldı ki, işimiz hiç aksamayacak. Çünkü hayat devam ediyordu, yanına başka bir şey eklenmişti.
Okan bunu çok kolay karşıladı. Çocuklar yeniliklere açıktır, yeter ki onlara yalan söylenmesin. Bir akşam, mutfakta:
“Poyraz Beyin burada daha fazla olması beni rahatsız ediyor mu?” dedi.
“O pastayı doğum gününde getiren mi?”
“Evet.”
“Normal biri. Gelebilir.”
Birkaç ay sonra, beraber akşamları sıkça buluşmaya başladığımızda, Okan:
“Satranç biliyor musunuz?” dedi.
“Biliyorum.”
“Öğretir misiniz?”
“Eğer annen izin verirse.”
“Anne, izin verir misin?”
“Veririm,” dedim.
Satranç başladık, Okan hızlı öğrendi. Poyraz asla kasıtlı kazandırmadı; ama her oyunu kazanmadı da. Her taşı tek tek açıkladı.
Ben bazen mutfaktan izledim; biri açıklıyor, diğeri çözmeye çalışıyor. Gürültü yoktu, acele yoktu.
Anladım ki, hayatımda eksik olan tam da buydu. Sanki her zaman olması gereken huzur, yıkılmadan, yanında istemek.
Bir gün evlenme teklifini büyük jest olmadan etti. Yine mutfakta, Okan uyurken, toplantı sonrası.
“Elif,” dedi.
“Efendim.”
“Evlenelim mi?”
Baktım, düşündüm.
“Neden?”
“Çünkü burada olmak istiyorum. Sadece bazen değil, her zaman.”
“Çok romantik bir sebep değil.”
“Ama gerçek,” dedi.
Gülümsedim; küçük ama gerçek.
“Peki,” dedim.
“Olur, yani kabul mü?”
“Olur, kabul!”
Yüzüğü ertesi gün, kutusuz, cebinden çıkarıp koydu masaya. Küçük, sade taşlı. Parmağıma taktım.
O restorandaki akşamdan önce tüm bunlar yaşanmıştı. Oradan çıkarken arkamda bu hayat vardı.
Ama kimseye söylememe gerek yok bazı şeyleri. Aramızda saklı gerçekler. Yıllar önce, Okan üç aylıkken oturduğum bir gece hayat adil mi diye düşündüm. Kadere bağlayan değil, gerçekten adil mi? Sonuç: Hayat ne adil ne haksız. Akıyor. Senin içindeki yolculuk da sana ait.
Acı gerçekti, hafiflemedi. Yalnızca öncelik değişti. Kendi kurduğum, yanımda duran her şeyle dolu başka bir hayat aldı yerini.
İhanet güçlü etmedi beni. Her gece verilen o minicik kararlar güçlü kıldı: Bilgisayarı, işi tekrar açmak, camın yanında “bir gün daha” demek.
Yalnızlık? O da gerçekti. Yalnız kalmanın acısı başka, mekan olması başka. İkincisi bazen hoşuma gidiyordu.
İkinci şansı kendi kendime her gün verdim. Büyük bir anlam yüklemeden, her gün ufacık adımlarla. Belki işin özü de buydu.
Eve dönerken Poyraz Beyle, yağmurda İstanbulun ışıklarını izlerken Arifi değil, ofiste yeni elemanları, Okanın okulunu, ortak ev planlarını düşündüm.
Sıradan, dolu, güzel bir hayat. Hesabım Karaköyde kapanmıştı. Her hikaye bir gün kapanır. Sen kapatmak istemesen bile, bir anda geçmişi anlatmak isterken, geleceğe geçtiğini fark edersin. İşte, olan tam da bu.
Arabada hafif, sözsüz bir piyano müziği çaldı. Koltuğa yaslandım, gözlerimi kapattım.
“Çok yoruldun mu?” dedi.
“Hayır,” dedim. “Sadece huzurluyum.”
O cevap vermedi, sürdü.
Yağmur hiç durmadı.
Ve her şey yerli yerindeydi.



