Kıskançlığın Tuzağı
Elif yatağında oturmuş, sosyal medya akışını keyifle kaydırıyordu. O sırada odaya ablası girdi ve kapıdan içeri adım atar atmaz Elif, gözünü ekrandan ayırmadan seslendi:
Zeynep, bana yeni bir telefon lazım.
Sesi sanki hava durumu konuşuyormuş gibi sıradandı. Zeynep, odanın bir köşesine dağılmış eşyalarını topluyordu; çünkü yakında şehir dışına taşınacaktı. Kısa bir bakış attı, sakince cevap verdi:
Anneme sor.
Elif yüzünü buruşturup nihayet ekrandan uzaklaştı ve gözlerinde hafif bir öfke parladı.
O para vermez ki, diye homurdandı. Sürekli çok şey istiyormuşum, diyor.
Zeynep son kalan giysisini de çantasına özenle yerleştirdi. Ardından doğrulup Elife baktı; yüzünde kızgınlıktan çok, yorgun ama kararlı bir huzur okunuyordu.
Bir yerde haklı, dedi sakin bir tonla. Bir şey almak istiyorsan kendin kazan. Sonsuza kadar yanında olmayacağım ya.
Elif sanki tokat yemiş gibi irkildi ve bir anda doğrulup sesi titreyerek itiraz etti:
Daha on dokuz yaşındayım, hem öğrenciyim! diye bağırdı. Niye hem okuyup hem çalışmak zorundayım? Hep bana yardım edildi, bunda yanlış bir şey yok ki!
Zeynep derin bir nefes aldı, tartışmaya devam etmedi; sadece hatırlattı:
Bir ay sonra evleniyorum. Düğün için çok para lazım, haberin olsun. Benim için sevin bence yakında kendi ailem olacak.
Çantasını aldı, bir cevap beklemeden odadan çıktı ve kapıyı sertçe kapadı. Kapı sesi odada yankılandı. Elif bir başına kalakaldı, düşünceler içinde. Zeynepin içi içini yiyordu; kardeşinin konforlu hayat dışında dünyayı hiç anlamadığını düşünüyordu.
Elif yatağında oturuyordu, eski telefonunu sıkıca kavrarken yüzü yumuşadı ama gözlerinde inatçı bir parıltı vardı. Fısıltıyla kendi kendine konuştu:
Daha dur bakalım
Kibirli bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Yastığa yaslanıp tavana bakarken sessizce mırıldandı:
Sen bana lazımsın İstediğimi alıncaya kadar da öyle olacak. Ne gerekiyorsa yapacağım.
Elif, çocukluğundan beri istediklerinin hemen gerçekleşmesine alışmıştı. Ailesi ona aşkla bağlıydı. Yıllarca ikinci bir evlat beklemişler, sonunda Elif doğunca onu ilgiye boğmuşlardı. Festivali gibi kutlanan gelişinden dolayı ona evde Küçük Mucize lakabı takılmıştı ve bu sıfat hayatının geneline yansımıştı. Ne isterse, anında eline geçerdi.
Bu kolaylık, zamanla Elifin karakterinin bir parçası olmuştu. Başkalarının duygularını umursamazdı, çünkü hayatın onun istediği gibi akacağına inanırdı. Ablası da bu rolü çoktan kabullenmişti. Elif hatırladığı kadarıyla, Zeynep hep yanında olurdu; ödevlerini yapar, zor konuları anlatır, hatta üniversiteye girişte bile destek olurdu. Zeynep için bu, ablalık görevi; Elif için ise yaşamın doğal bir akışıydı.
Parayla da hiç sorunu olmamıştı. Annesi her ay banka kartına yeterli miktarı yatırırdı. Fazlasına ihtiyacı olduğunda ise Zeynepe bir telefon açmak yetiyordu. Zeynep para bulup, isteyince kardeşine verirdi; geri istemezdi. Hep böyle olmuştu Ta ki Zeynepin hayatına Emre girene kadar.
Emre, Zeynepin önceki arkadaşlarından çok farklıydı. Yakışıklıydı, zekiydi, mizah anlayışı vardı ve sağlam prensipleriyle tanınıyordu. Zeynep onu masallardaki prenslere benzetiyordu; güven veren, sevgi dolu ve her koşulda destekçiydi. Yanında ilk defa gerçekten mutlu hissetmişti.
Ancak her masalda bir gölge olur. Emre fazlasıyla kıskançtı. Bağırmaz, ortalığı yıkmaz, ama en ufak bir harekette huzursuzluğu sezilirdi sorularında, tonunda, bakışlarında. Zeynep bu özelliğine fazla takılmamaya çalıştı. Zamanla düzeleceğini düşündü, kıskançlığın sadece sevgiyle karışık bir sahiplenme duygusu olduğuna inanmak istedi.
Hayat akıp gitti. Nikah için başvuru yapıldı, düğün salonu ayarlandı, davetiyeler hazırlandı. Zeynep düğün telaşıyla koşturuyordu: elbise seçimi, menü görüşmeleri, tören detayları Her gün yeni bir mutluluk vesilesi oluyordu.
Farkında değildi; en zor sınavlar daha yaşanmamıştı
**********************
Elif telefona bir türlü cesaret edip aramadan önce uzun süre avucunda döndürdü. Emre. Ablasının nişanlısı. Son aylarda Zeynep ona bakarken gözleri ışıldıyordu, ama Elifin derdi bambaşkaydı ne istediğini iyi biliyordu.
Derin bir nefes aldı, arama tuşuna bastı. Kalbi hızlandıysa da sesi gayet sakin ve samimiydi:
Emre merhaba, ben Elif. Zeynep çok meşgul malum, özledim onu, bir haftadır görüşemiyoruz.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Emrenin şaşkın sesi geldi:
O sende değil miydi?
Elif hafifçe gözlerini kıstı ve içinden bir zafer duygusu yükseldi. Demek yemi yuttu.
Dediğim gibi, bir haftadır görmedim, deyip masumca şaşırıyormuş gibi yaptı. Niye onda olmalı ki?
Çünkü Zeynep sık sık eve gelmiyor ve bana sende kalacağını söylüyordu! Emrenin sesi sertleşti.
Aa, cidden mi! Elif sustu, sözde şimdi farkına varmış gibi davrandı. Valla şaşırdım Sonra konuşalım mı? Hadi görüşürüz!
Telefonu kapattı. Elleri hafifçe titriyordu ama bu, heyecanın hoş bir titremesiydi. Her şey planladığı gibi gidiyordu.
Gözünde canlandırdı: Şimdi Emre sinirleniyordur, telefonu sıkıyordur. Kıskançlık damarına işlemeye başlamıştır bile. O adam ani parlayan tiptir, muhtemelen hemen Zeyneple hesaplaşmaya gidecek; açıklamaları dinlemeyecek, kapıyı gösterecek.
Peki Zeynep o zaman nereye gider? Tabii ki ablasına Elife.
Zihninde canlandı: Zeynep, valiziyle, perişan halde kapı önünde. Destek ve teselli arayacak. Elif büyük bir şevkatle sarılır, masaya oturtur, çay koyar, dertlerini dinler, iyi abla olur. O anda ise kendi isteğini yineleyecek: O çok istediği yeni telefon. Bu defa ablası hayır diyemez! Son dayanağı Eliftir artık.
Elif sandalyesine yaslandı, telefonu avuçlarında. Bundan sonrasını beklemek kalmıştı. Olaylar tam hayal ettiği gibi gelişecekti, buna emindi
*********************
Zeynep eve o gün çok keyifli döndü. Sabah pasta tasarımcısıyla buluşmuştu, düğün pastasını kesinleştirecekti. Eve giderken Emrenin en sevdiği tatlılardan aldı, akşam beraber küçük bir tatlı ziyafeti yapacaklarını düşünüp keyiflendi. Anahtarıyla kapıyı açtı ve bir anda keyfi yerle bir oldu.
Girişte iki bavulu birden görünce gözlerine inanamadı. Bir de Emrenin yüzü vardı öfkeden kasılmış, tanınmaz haldeydi. O yumuşacık yüz hatları gitmiş, gözleri alev alevdi.
Emre, bu ne, eşyalarımı niye topladın? şaşkın bir sesle sordu. Belki de şakaydı, ya da anlamsız bir yanlış anlamaydı. Daha iki saat önce düğün hazırlıklarını konuşup gülüşmüşlerdi
Defol evimden, diye sertçe karşılık verdi Emre, bavulun birini tekmeleyerek. Bavul duvara çarpıp devrildi. Senin gibi insanlardan nefret ediyorum!
Ne yaptım ki? Sadece ablama mı gittim? Zeynep hala sebebi anlayamıyordu. Hiçbir şey anlamıyorum
Sende olmadığını kendi ağzınla söyledin, Emre dişlerini sıkarken söyledi. Elif bana biraz önce aradı, bir haftadır görüşmediğinizi söyledi. O zaman bende olmadıysan, nerede kaldın ha?
O an dünya adeta alt üst oldu. Zeynepin dizlerinin bağı çözüldü. Emrenin sözlerinin içinden çıkacak bir mantık aradı.
Saçmalama Elif öyle bir şey dememiştir diye fısıldadı umutsuzca. Belki yanlış anlamıştır, belki Elif şaka yapmıştır
Ama Emrenin yüzü buz gibiydi, en ufak şüphe yoktu bakışında.
Şimdi pişmandır o da, dedi soğuk bir gülümsemeyle. Eşyalarını topla ve git. Arzu edersen yardım edebilirim.
Sesi öyle yabancı, öyle soğuktu ki; sanki karşısında hiç tanımadığı bir adam duruyordu. Birlikte olduğu, güvendiği o Emreden eser yoktu.
Susarak bavullara yaklaşırken içinde soğuk bir boşluk büyüdü. Elleri titreyerek bavulun sapını tuttu. Kafasında Bu nasıl oldu? Elif bana bunu nasıl yaptı? Şimdi ne olacak? soruları dönüp duruyordu. Yanıt yoktu. Sadece anlamlandırılamayan bir acı vardı, yalnızca ona yüklenmişti.
Emrenin şaka yapmadığı aşikardı; o sert hareketlerle, kararlılığıyla ortaya koydu. Zeynepe bir an bile laf anlatma şansı tanımadan, anahtarları elinden sertçe kapıp çekti, kolunu acıtarak. Sonra kapı ağır bir şekilde kapanıp, o ilişkiye son noktayı koydu.
Zeynep apartman boşluğunda, bavullarına sarılarak kaldı. Sıcak yaşlar gözünden süzüldü, silme gereği bile duymadı. Ne olmuştu ona? Neredeyse bir yıl aynı evde yaşamışlardı, hayalleri vardı, planları vardı; o akşam masaya yatırılan ne varsa, her şey bir anda uçup gitti. En korkuncu, kendini savunacak tek cümle fırsatının bile verilmemesiydi. Sadece soğuk bir mahkumiyet ve suratına kapanan bir kapı.
Duvardan destek alarak derin nefes almaya çalıştı. Göğsüne sanki tonlarca taş yığılmış gibiydi. Emre azıcık sorgulama yerine, kırılmış egosuna ve öfkesine teslim olmuştu. Makul düşünebilecek bir yanı kalmamıştı.
Bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra elleri titreyerek telefonunu çıkardı. Ekrana bakınca gözyaşlarından şişmiş yüzünü gördü. Otomatik olarak Elifi aradı şu an ulaşabileceği tek kişiydi.
Emre ile konuştun mu? dedi, lafı döndürmeden.
Neden konuşayım ki nişanlınla? Hem senden habersiz? Elifin sesi fazla keyifli ve yapmacık geldi Zeynepe. Kavga ettiniz galiba? Sesten anlaşılıyor. Neyse, ben seni asla bırakmam!
Zeynep cevap vermeden telefonu kapattı. Boğazı düğümlenmişti. Elifin böyle bir kötülük yapabileceğine inanmak istemiyordu. Yıllarca aynı odada uyuyan, sırlarını paylaşan, birbirinin yükünü omuzlayan kız kardeşinden böyle bir ihanet mantığa sığmazdı.
Yavaşça, robot gibi bavullarını çekmeye başladı. Burada artık hiçbir şeyi yoktu. İş? Yeni bir tane bulurdu, mesele değildi! Dost? Son bir yılda Emreyle ortaklaşa bir hayat kurarken yakın bir arkadaş edinememişti. Tüm vaktini düğün ve gelecek planları almıştı. Kardeş? Elif artık kendi başının çaresine bakmayı öğrenmeli, onun ablalık şemsiyesinden çıkmalı, insan idare etmeyi ve kaprislerinin karşılığını ödemeyi öğrenmeliydi.
Apartman kapısını bir daha arkasına bakmadan geçti. İçinde kocaman bir boşluk vardı. Aynı anda, hafif de olsa bir özgürlük hissiyle doldu. Sıfırdan başlamak, hayatına kendisi yön vermek için Evet, acı ve kırgınlık pahasına bile olsa.
Geceyi bir otelde geçirdi. Elifin yaşadığı kiralık eve gitmek istememişti. Başka da seçeneği yoktu zaten
*******************
Zeynep, Emre ile yaşadığı ayrılıktan bir gün sonra ofise geldi. Morali kötüydü ama her şeyini belli etmemekte kararlıydı. Gözleri şişmişti ama fondötenle kusursuzca gizlemişti. Buradaki varlığı, son sığınağıydı; çalışmak, kendini bir süre acıdan uzaklaştırmanın tek yoluydu.
Doğruca müdürünün odasına yöneldi. Kalbi tedirgindi fakat kararını vermişti: İstifa edecekti. Şehirde kalmaya tahammülü kalmamıştı. Kendiyle özdeşleştirdiği her şey, Emre’nin acısıyla kirlenmişti.
Müdürü Mehmet Bey, kısa sürede Zeynepin keyifsizliğini fark etti. Onu işine bağlı, çözüm odaklı ve müşterilerle arası iyi bir çalışan olarak çok takdir ederdi.
Zeynep, ne oldu? Hiç iyi görünmüyorsun, gözlüğünün üstünden dikkatle baktı.
Mehmet Bey, istifa etmek istiyorum, dedi, sesi titrememeye çalışsa da.
Mehmet Bey bir an düşündü, çenesini ovuşturdu:
Dur, acele etme. Özel bir meselen olduğu belli ama panikleme! Değerli bir elemansın. Kolay kolay bırakmak istemem.
Itiraz etmek istedi, ama elini kaldırıp sakinleştirdi:
Bir teklifim var. İzmirdeki şubemizde yeni bir pozisyon açılıyor. Maaşın daha yüksek, ilerleme olanakların harika. Naklinde yardımcı oluruz, ilk zamanlarda lojmanda kalabilirsin. Bu senin için önemli bir sıçrama olabilir.
Zeynep duraksadı. İzmir. Yepyeni bir şehir Tertemiz bir sayfa Belki de tam ihtiyacı olan şey buydu. Ama
Mehmet Bey, teşekkür ederim derin bir nefes aldı ve topladı kendini. Ama ben yakın zamanda doğum iznine çıkacağım.
Ofisi sessizlik kapladı. Cevabını merakla bekledi. Müdür ise gülümsedi:
Tebrikler Zeynep. Çok güzel bir haber bu.
Şaşkınca başını kaldırdı.
Gerçekten mi? İşe engel olacağını düşünmüyor musunuz?
Tabii ki bir süre etkiler ama sonra dönersin, yerin hazır olur. Biz çalışanımıza sahip çıkarız. Üzerinde düşün, İzmir senin için yol açıcı olabilir.
O an Zeynep sırtındaki yükten bir hafiflik hissetti. Yine de onu önemseyen, destekleyen birileri varmış.
Daha fazla tereddüt etmedi.
Peki Mehmet Bey, nakil teklifini kabul ediyorum.
Akşam kendini otel odasında buldu. Bilgisayarın ekranı açık, uçak bileti almak üzereydi. Fareyi bilet butonuna taşırken elleri titredi.
Emreye hamile olduğunu söyleme fırsatı olmamıştı. Birkaç gün önce öğrenmişti. Artık hiç önemi yoktu. Zaten ona çocuk konusunda inandırıcı gelmezdi Bilmek de istemezdi.
Satın Ala bastı. Birkaç saniye sonra ekran işlem başarılı dedi. Tek yön bir bilet. Yepyeni bir hayat.
Akşamın karanlığı pencereye vuruyordu. Dizüstü bilgisayarı kapatıp cam kenarına gitti. Ufukta bir yerlerde İzmir uzanıyor; ne geçmiş vardı, ne de ihanet. Sadece yeni bir umut ve kendi geleceği vardı.
Yarın eşyalarını toparlayacaktı. Yarın, yeni bir sayfa açılacaktı.
***********************
O kavgadan üç yıl geçti. Başta Emre çok kararlıydı. Kafasında şöyle bir tablo vardı: Zeynep suçunu anlayıp, kendini affettirmek için kapısına gelecekti. Önce Beni affet diyecek, o da ağırdan alıp sonra büyüklük gösterip barışacaktı. Bak, bu son şansın! diyecekti.
Bekledi. Günler, haftalar, aylar Zeynep hiç gelmedi. Aramadı bile. Önceleri bu Emrenin gururunu okşadı: Demek ki suçlu ve yüzüne bakmaya çekiniyor. Ama sonra huzursuzluk başladı. Sonra da acı.
Bir gün ortak bir tanıdıktan öğrendi ki, Zeynep İzmire taşınıp terfi etmiş.
Taşınmış, dedi adam. İzmire İyi bir işi var artık, yükseliyor.
Emre istifini bozmadı, sanki ilgilenmiyormuş gibi başını salladı ama içinde bir fırtına koptu. Anladı: Artık dönmeyecek. Özür de dilemeyecek.
Elif ise hâlâ Emreyi rahat bırakmıyordu. Sürekli arıyor, ziyaret ediyor, huysuz ve istediğini almak isteyen tavrıyla:
Zeynepin numarasını ver! Beni engellemiş, düşün! Yalnızım burada, yardıma ihtiyacım var
Emre zaman geçtikçe gözünü açtı; Elifin ne kadar yüzeysel biri olduğunu daha yeni anlıyordu. İstekleri samimiyetsiz, gözlerinde zerre endişe yok. Her seferinde istediği sadece kendi rahatlığıydı. En sonunda her şeyin Elifin başının altından çıktığını fark etti. Bilerek aramış, bilerek o lafları etmiş, Emreyi kışkırtmıştı.
Bak, dedi sonunda yorgun bir ifadeyle, seni artık görmek istemiyorum. Kendi başının çaresine bakmayı öğrenmelisin.
Elif alaycı bir bakışla arkasını döndü, kapıyı sertçe kapatarak gitti. Emre ise kapı önünde bir an durup, tuhaf bir huzur hissetti. Kimi hayatına soktuğunu, kimi kaybettiğini şimdi anlıyordu.
Birkaç ay sonra iş için İzmire gitmesi gerekti. Yalnızca bir günlük seyahatti. Akşam vakti, sıkılmışken yerel bir parkta yürümeye karar verdi. O yıl sonbahar özellikle güzeldi: Ağaçlar sarı ve kırmızıya bürünmüş, yerde yapraklar hışırdıyordu, hava hafif serindi.
Ceketinin ceplerine ellerini sokarak, güneşin ufka batışını izledi, düşüncelere daldı. Hayat ne garip şekilleniyordu Bazen yanlış söze, yanlış insana inanıp, en kıymetli şeyi elinden yok yere kaybediyordun.
O anda onları gördü.
Küçük bir aile: anne, baba ve iki yaşlarında bir kız çocuğu. Anne gülümseyerek havaya yaprak atıyor; baba ise kızın elinden tutuyordu. Minik kız yaprakların peşinden koşarak katıla katıla gülüyor, zıplamaya çalışıyordu.
Emre kıpırdamadan izliyordu. Küçük kız çok tatlıydı: Kumral bukleli, tombul yanaklı, gözleri şaşırtıcı bir şekilde masmaviydi tıpkı Zeynepin gözleri.
Tam o an anne döndü ve Emre olduğu yere mıhlanıp kaldı. O gülümseyen, sevecen kadın Zeynepti.
Pek değişmemişti. O eski berrak gözleri, sıcak tebessümü ama yüzünde yeni bir olgunluk, huzur okunuyordu. Bu Zeynepe çok yakışıyordu.
Emre, Zeynepin kızına eğilip şapkasını düzelttiğini, ona tatlı bir şeyler fısıldadığını izledi. Yanındaki adam kısa boylu, sevecen bakışlı, cana yakın bir adamdı. Omzuna elini yerleştirdi ve Zeynep, güvenle ona yaslandı.
Emrenin içi cız etti. Ne öfke ne kırgınlık Sadece hafif, buruk bir üzüntü. O adam Zeynepe asla kendisinin veremediği şeyleri vermişti: Huzur, güven ve koşulsuz sevgi. Şüpheye, sorguya gerek duyulmadan kabul edilmiş bir aşk.
Zeynep içten kahkahalar atarak kızının elini tuttu. Hep beraber parkın yolunu arşınladılar, ayaklarının altında sarı yapraklar çıtırdıyordu. Emre onları uzaktan izledi ve biliyordu: Bu karşılaşma, bir sondu artık.
Yaklaşıp Zeynep, hata yaptım. Beni affet diyebilirdi. Ama bunun anlamı ne olurdu? Eski yaraları tekrar açmak, yeni huzurunu bozmak, neye yarardı?
Hayır Böyle kalmalıydı her şey.
Mutluydu. Gerçekten mutluydu. Ve bu, şaşırtıcı biçimde ona tuhaf bir teselli veriyordu. Demek ki hayat devam ediyordu onun için de, kendisi için de.
Emre bir süre daha gölgede durdu, uzaklaşan aileye gözleriyle eşlik etti. Sonra ağır adımlarla ters yöne yürüdü. Yapraklar ayaklarının altında hışırdı. İçinden şöyle geçti:
O mutlu olsun. Ben olmasam daBir an için zaman durdu; çevredeki kuşlar, kayıtsızca akan hayat ve sonbaharın kokusu Emrenin üzerinde sessiz bir perde oluşturdu. Sonra uzaklardan çocuğun neşeyle Zeynepe seslendiğini duydu; Anne, bak uçak! Zeynep başını göğe kaldırıp kızının parmak ucuyla gösterdiği buluta baktı, yüzünde güneş kadar sıcak bir gülümseme belirdi. O an, geçmişin tüm acısı bir yaprak hışırtısı gibi Emrenin içinden geçip gitti. Hayatın sonsuz döngüsünde bazı şeylerin geri alınamayacağını, bazı fırsatların ikinci bir şansa dönüşmediğini ilk defa bu kadar açık gördü.
Ellerini cebinden çıkardı, cebinde yıllardır taşıdığı bir anahtarı parmaklarıyla yokladı eski evlerinin anahtarı. Vaktiyle Zeynepe, Sonsuza dek sende kalsın diyerek bırakmıştı. Şimdi bu anahtardan da, içindeki suçluluk yükünden de kurtulma zamanıydı. Parkın çıkışındaki çöp kutusuna yaklaşırken anahtarı avucunda sıktı; sıcak bir veda fısıldadı: Hakkını helal et. Sonra anahtarı usulca kutuya bıraktı, avuçları hafifledi.
Gözleri Zeynepin minik ailesinde kaldı; birbirlerinin etrafında dönen üç yıldız gibi kesintisiz ve huzurluydular. Emre, yüzünde ilk defa gerçek bir kabullenişle, parkın başka bir yolunu seçerek oradan ayrıldı.
Aynı akşam İzmirin ışıklarına bakarken içini serin bir rüzgar okşadı. Kıskançlığın ve kuruntunun, hayatındaki en güzel insanı ve yepyeni fırsatları nasıl silip süpürdüğünü düşündü. O anda bir karar verdi: Artık geçmişin gölgelerine sığınmak yok. Kendine şefkat göstermek, hayata yeniden tutunmak için başka bir yol arayacaktı.
O sırada Zeynep, minik kızı kucağında, yeni eşinin kolunda eve doğru yürüyordu. Elifin akıbetinden habersizdi; onun iç savaşlarını ve kayıplarını ömrü boyunca ya yeniden istemeyi ya da büyümenin bedelini ödemeyi seçeceğini sezmişti. İhanetin gölgesi hâlâ aralarında bir yerde geziniyor olsa da Zeynep, kızının kahkahasında yeni bir geleceğin doğuşunu duyuyordu.
Geçmişin hikayelerinde kimi zaman kapanmamış defterler kalır, ama bazı kapılar Emrenin parkta bıraktığı anahtar gibi nihayet sessizce kapanır. Yeni kapılar açılır; kalpte büyüyen huzur, geçmişi tatlı bir hüzünle gölgeler ve hayat, sonbaharın yaprakları gibi farklı yönlere savrulsa da, sonunda herkes kendi yolunu bulur.
Ve asıl mucize, insanın yeniden başlayabilmesindedir.




