Üç aydır oğlumdan ses seda yoktu. Ben de kendi kendime, Herhalde yoğun, iş güç derdi… diye avunuyordum. Sonunda bekleyemedim; pat diye haber vermeden yanına gittim. Kapıyı, daha önce hiç görmediğim bir kadın açtı, Ben altı aydır burada oturuyorum, dedi. O gün Kayseriye giden otobüse binmeseydim, kim bilir daha ne kadar kendi kendimi kandırır, Kaanın sadece işi başından aşkın sanırdım.
Hani gençler böyledir deriz ya çok hızlı yaşarlar, annelerini aramayı unutur, kafalarına göre takılırlar… İşte hep öyle düşündüm. Ama işte o otobüse bindim ve oğlumun evinin kapısında gördüklerimle hayatım ters yüz oldu.
Başlangıçta pek de tuhaf gelmemişti. Genelde beni pazarları, öğleyle ikindi arası arardı; ben henüz mercimek çorbasını kaynatırken, o kahvesini içerdi. Bazen de hafta ortasında mesaj atardı: Tansiyonum kaç olmuş, doktora gitmiş miyim, alt kattaki Saadet Teyze’nin hâlâ gürültü yapıp yapmadığı… Hep böyle ufak tefek şeyler. Rahmetli Ali öldükten sonra, bu telefonlar benim için resmen nefes almak gibi oldu. O pazar günlerinin telefonuyla hayata tutunuyordum adeta.
Altmış üç yaşındayım, beş yıl dul kaldım, otuz dört sene belediyenin imar müdürlüğünde çalıştım iş bitince emeklilik, boş ev, ölüm sessizliği… Bunu ancak o pazar telefonu bozuyordu.
Mayıs ayında Kaan aramayı bıraktı.
İlk hafta pek tedirgin olmadım. Unutmuştur herhalde, dedim. Bir mesaj attım. Çok yoğunum, sonra ararım, diye cevapladı. Ama aramadı. İkinci haftada yine mesaj: Her şey yolunda anne, konuşuruz. Üçüncü hafta komple sessizlik. Aradım, açmadı. Saatler sonra soğuk, kısa mesajlar sanki başkası yazıyor.
Komşum Şenel, kursa beraber gittiğim arkadaşım, bir gün pat diye dedi ki:
Hatice, git oğlunu bir gör, bunda bir iş var.
Kim bilir, belki sevgilisi çıktı, söylemeye çekiniyor dedim. Aslında, ona değil, kendime bahane uyduruyordum.
Ne oldu yani, sevgilisi varsa daha çok araması lazım omuz silkti Şenel.
Ama ben hep erteledim. Çünkü Kaan sürpriz sevmeyen bir çocuktu. Ali sağken bir defa habersiz gitmiştik de, öyle bir yüz ifadesi vardı ki, sanki suç üstü yakalamışız… Halbuki sadece mutfağı dağınıktı! Kaanın insanlara mesafesi vardı, alan isterdi, ben de anlıyorum sanmıştım. Ya da öyle sandırmışım kendimi.
Ağustos ayında artık dayanamadım. Kayseri-İstanbul otobüsüne bilet aldım, üç saatlik yol. Kayısı reçelimi ve Kaanın lise yıllarından beri bayıldığı peynirli kekimi de aldım yanıma. Yol boyunca hep düşündüm; Oğlum, seni özledim! Her gün araman gerekmez ama, haftada bir az mı? filan diye prova ettim kendime. Hem anneyim, yük değilim ki
Öğleden sonra apartmanın önüne vardım. Üçüncü kat, sağdaki kapı, üzerindeki Hoşgeldiniz paspasını ilk taşındığında ben almıştım.
Ama kapıda paspas yoktu.
Yerinde sade, gri bir mat vardı. Zili çaldım. Otuz yaşlarında, kısa saçlı, eşofmanlı, elinde çay kupası bir kadın kapıyı açtı.
Merhaba, Kaan Yıldızı arıyorum, dedim, gayet soğukkanlı.
Kadın gözlerini kısarak baktı.
Burada Kaan diye biri yok. Altı aydır ben oturuyorum.
O an elimdeki kekle reçele baka baka, nefes almakta zorlandım. Kadın sonradan adının Meryem olduğunu öğrendim galiba biraz fenalaşacağım diye beni içeri buyur etti.
Ev tamamen değişmişti. Mobilyalar, perdeler, hatta duvar rengi bile başka. Ne varsa, benim hatırladıklarımdan eser yok. Oğlumdan tek bir iz bile kalmamış.
Meryem, evi emlakçı aracılığıyla kiralamış, ev sahibini hiç tanımamış. Bana aracı firmanın numarasını verdi. Yarım yıl önce oğlumun oturduğu kanepede oturup hemen emlakçıyı aradım.
Emlakçı teyit etti Kaan Yıldız Şubatta evi kiraya vermiş. Hiçbir adres bırakmamış. Kirayı da her ay düzenli, Türk bankasından yatırıyormuş.
Son otobüsle Kayseriye döndüm. Ağlayamadım bile şaşkınlıktan kitlenmiş gibiydim. Oğlum, tek evladım, babasının cenazesinde elimden tutan, gelir vergisinde bana yardım eden, hep Annem, bana güvenebilirsin diyen… Evi boşaltmış, tanımadığı birine kiralamış, bana tek kelime etmeye değer görmemiş.
Üç gün hiç aramadım. Belki o arar dedim. Ama aramadı.
Dördüncü gün kısa bir mesaj attım: İstanbuldaydım. Kiliçali Sokağında olmadığını biliyorum. Lütfen ara.
Bir saat sonra döndü. Üç aydır ilk defa sesini canlı duydum.
Anne… Özür dilerim. Söylemeliydim.
Neredesin?
Bir süre sessizlik oldu. Ağır, boğucu bir sessizlik.
Oslodayım. Norveçteyim. Marttan beri buradayım.
Mutfakta sandalyeye attım kendimi. Camdan baktım; apartmanın öteki sakini çamaşır asıyordu. Dünya normal görünüyordu ama benim içimde kopan fırtına başkaydı.
Kaan uzun uzun anlattı. Babası öldükten sonra kendini ezilmiş, sıkışmış hissediyormuş. Telefonlarım, sağlıkla ilgili sorularım, keklerim, paketlerim… Hepsi baskı gibi gelmiş. Bunu bana söylemeye cesaret edememiş, çünkü kırılacağımı biliyormuş. O yüzden en kötü çözümü bulmuş kaçıp gitmiş.
Anne, eğer gitmeseydim, nefes alamayacak gibiydim… Senden kaçmadım, anne. Babamın yerine geçmem beklendiği duygusundan kaçtım. O boşluğu doldurmam gerekmiş gibi hissettim…
Bağırmak istedim, Ben senden bunu hiç istemedim diye. Ama gözümü kapatıp dürüstçe düşündüğümde… Tüm o pazar aramalarımı, her küçük derdimi, tüm banka hesaplarını, rahatsızlıklarımı tek tek anlattığımı hatırladım. Sanki oğlum değil, eşimmiş gibi yüklenmiştim ona…
Bunu sesli söyleyemedim. Hazır değildim. Sadece:
Bayramda eve gel, dedim.
Geleceğim anne…
Telefonu kapattım, mutfakta uzun uzun oturdum. İstanbula götürdüğüm kek, hâlâ tezgahta duruyordu. Bir dilim kestim. Tadına baktım. Her zamanki gibi harikaydı.
Kaan, Aralıkta geldi. Karşıma, Alinin eski yerinde, ama artık Alinin yerine geçmek zorunda hisseden o eski çocuk olarak değil, kendi başına bir adam olarak oturdu. Kötü bir şey yaptı, evet, ama onun da bir hikayesi vardı. O gece Oslodan, göçmekten konuşmadık. Belki bir gün konuşuruz, belki değil.
Şenel bazen soruyor, Affettin mi oğlunu? diye. Cevap veremiyorum. Bildiğim tek şey, şimdi pazarları aradığında ki artık her pazar arıyor daha kısa konuşmaya çalışıyorum. Ben anlatmaktansa, onu daha fazla dinliyorum. Ufak adımlar ama başlamak için güzel.
Belki de bir annenin yetişkin bir çocuğuna verebileceği en büyük sevgi, ona gitme hakkını tanımak. Kimse bana öğretemedi bunu, ama ben de yeni öğreniyorum.




