Cezaevinden çıkıyorsun, aylar sonra ilk kez derin bir nefes alarak babaannenin evinin yolunu tutuyorsun. Evin kapısını aralarken, içeride birden bir küçük kızla karşılaşıyorsun Gözlerinde hem korku hem de bir sır saklı. Ve sen anlıyorsun ki, bu ev artık bambaşka bir hikâyenin ortası olmuş.
Derken, kapı bir gürültüyle kırılıyor; kirli çizmeleriyle üç adam içeri dalıyor. Arkanda korkudan sımsıkı tutunan Yaseminin soluğunu hissediyorsun. Liderleri, sarhoşluğunu belli eden bir gülümsemeyle senin gri mahkum kıyafetine bakıyor:
Yeni bekçi sen misin? diyor, küçümser bir edayla.
Sen, kendinden emin bir şekilde dimdik duruyorsun:
Burası sizin yeriniz değil. Hemen gidin, diyorsun.
Gökyüzü çatırdayıp yağmur basarken, lider adam inatla ayrılmıyor. Arkasındakilerden biri, Yasemini korkutunca lider dönüp:
Onu dışarı çıkarın, annesi hala borçlu bize, diye buyuruyor.
O an aklına birden babaannenin Korkma, doğru bildiğinden şaşma sözleri geliyor. Adam bir adım attığında, fırsatı yakalayıp yağmurluğun kayganlığından faydalanıp onu masaya yapıştırıyorsun.
Diğer adam saldırmaya yelteniyor, onu da itiyorsun bir kenara.
Kaç, Yasemin, diye fısıldıyorsun.
Yasemin arka kapıdan fırlıyor. Adamların lideri cebinden bıçak çıkarıyor. Hemen bileğini kıvırıp silahı yere düşürüyorsun. Çamurlu yağmur sularına kan karışıyor. Adamın arkadaşları, havayı görünce onu sürükleyip fırtınanın içine götürüyor.
Bir süre sonra Yasemini bahçedeki dut ağacının altında bulup içeri geri getiriyorsun.
Geri gelecekler, diyor korkuyla.
Biliyorum, diyorsun ona, ama bu sefer hazırlıklı olacağız.
Yaseminle birlikte kapıları, pencereleri sağlamlaştırıyorsunuz; ona burada artık güvende olacağını söylüyorsun.
Bir gece, tahtaların arasından gevşek birini bulunca altından eski bir teneke kutu çıkıyor; içinde mektuplar, bir miktar Türk lirası ve Metin Çakır adında birinin toprak yüzünden babaanneni tehdit ettiğine dair belgeler var.
Yasemin belgeleri görünce titriyor; adamı kara bir kamyonetle köyde dolaşan, herkesi korkutan kişi olarak tanıyor.
Birkaç ev ötede yaşayan komşun Şehri teyze, Metinin aylar önce babaanneni zorla alıp götürdüğünü anlatıyor.
Ertesi gün köy camiinde, imam Sami Hoca, elindeki sahte evraklarla Metinin dolandırıcılığını ispatlıyor ve seni Ankarada bir gazeteci olan Ece Hanıma yönlendiriyor.
Yaseminle beraber eski bir kamyonete atlayıp köyden ayrılıyorsunuz. Yolda, siyah kamyonetler peşinize düşse de ucuz yırtıyorsunuz.
Ankaraya vardığında, Ece Hanım belgeleri inceliyor ve işin ciddi olduğunun altını çiziyor.
Yasemin, Metinin sadece arazi oyunlarıyla değil, insan kaçakçılığıyla da bağlantısı olduğunu notlarıyla ispatlıyor.
Ece hemen harekete geçmeye karar veriyor, çünkü Metinin pohpohlayanlarını uyandırmadan bu ağın çökertilmesi lazım.
O gece, Ece, bir fotoğrafçı ve sen depoya gizlice girerken, Yasemin saklanıyor. Bir yandan federal polisler baskın yapıyor. Siz içeri sızıp Esrayı kurtarıyor, Metinle karşı karşıya geliyorsunuz.
Olaylar arapsaçına dönüyor, ortalık karışınca polisler içeri dolup Metini gözaltına alıyorlar. Esra ve Yasemin nihayet özgürce derin nefes alabiliyor.
Karakolda bir polis, o yıllar hapis yatmana sebep olan kumpasın aslında Metinin şebekesi olduğunu söylüyor.
Haftalar sonra Ece Hanımın haberiyle, Metinin kurduğu karanlık ağ tamamen çöküyor.
Köye geri dönüyorsun; artık kimse korkudan susmuyor. Maral bulunuyor, Hüseyin tutuklanıyor. Yasemin gitmek istemiyor, Esra onu evlatlık alıyor.
Aylar geçiyor, ev ve bahçe tekrar hayatla doluyor. Bir akşam, Esra sıcacık bir çay koyup sana şöyle diyor:
Kaybolan yılları geri getiremeyiz; ama önümüzde uzun, umutlu bir yol var. Seçim senin.
Pencereden umutla bakıp,
Artık ne sesimiz kısılacak, ne de çocuklar unutturulacak, diyorsun.
Ve işte o an gerçekten yaşamaya başlıyorsun.



