1951 yılının sisli bir sabahında, 14 yaşındaki İstanbullu bir çocuk olan Yılmaz Demirtaş, kendini Kadıköyde bir hastanenin daracık demir karyolasında buldu; göğsü boydan boya dikilmiş, tam yüz adet dikiş… Kemoterapiden çıkan ay ışığı gibi solgundu yüzü. Doktorlar bir akciğerini almak zorunda kalmıştı. Hayatta kalabilmesi için, tam 13 farklı insandan, adlarını hiç öğrenemeyeceği insanlardan kan verilmişti ona.
Babasının adı İhsandı. Sandalyede, eski bir gazeteyle bacaklarını örterek yanında oturuyordu. İhsanın sesi karanlıkta fısıldayan bir rüzgar gibi usulca oğluna ulaştı:
“Yılmaz, şunu unutma; şu an hayattaysan, senin için kanını veren insanlar sayesinde. Kan bir candır oğlum.”
O anda Yılmaz kara gözlerinde bir pırıltı belirdi, içinde garip bir karar döndü. Gece uykusu gibi tarifsiz, bulutların arasında kaybolan rüyalar gibi bir yemin. 18ine bastığında, kendisi de bir gün kan bağışçısı olacaktı. Canını borçlu olduğu şeyi, başkasına armağan edecekti.
Fakat içinden çıkamayan bir huzursuzluk vardı.
Yılmaz, iğneden çıldıracak kadar korkuyordu. Ellerinin titremesini bastıramıyordu.
Ama 18inde, Ankaradaki Kızılay binasına gitti. Kırmızı koltuğa oturup tavana dikti gözlerini. Hemşirenin elleri iğneye uzanınca, bir martı geçiyormuş gibi ürperdi ama gözlerini hiç kapatmadı. Bir daha da bakmadı.
Ve her seferinde aynı şeyi düşündü:
Yıllar su gibi aktı tam 64 yıl.
O ilk bağışlarından sonra, doktorlar Yılmazın kanında garip bir şey fark etti. Bir mucize. Onun plazmasında, nadir bulunan, sihirli bir antikor dolaşıyordu daha çocukken aldığı transfüzyonlarla vücudunda oluşmuştu bu. Bu plazma, Rh uyuşmazlığı diye bilinen ölümcül bir hastalığı önleyebiliyordu.
Zamanında Türkiyede her yıl binlerce bebek, bu yüzden ya doğamıyor, ya da hayatını kaybediyordu. Bir anne Rh negatif, bebek Rh pozitif ise annenin bedeni kendi yavrusunun kanını saldırıya geçebilirdi.
Düşükler, ölü doğumlar, beyin hasarı…
Ve çözüm, bir gece rüyasında martıların gökyüzüne bıraktığı kan damlaları gibi, Yılmazın kanındaydı.
Doktorlar ona plazma da verip veremeyeceğini sordular. Bu kan bağışından daha uzun bir işlemdi tam 90 dakika sürüyordu ve sık sık tekrarlanıyordu. Yıllar boyu devam edecekti.
Yılmaz, korkusunu yastığın altına gizledi.
Sonra kucağındaki bebekleri düşündü; rüyasında, denizdeki köpüklerin arasında doğan bebekleri…
Ve evet dedi.
Yılmaz Demirtaş, 64 yıl boyunca hiçbir seansı kaçırmadı.
Çalıştığı demiryolunda, iş öncesi günü belli olduğunda Kızılaya uğradı; emekli olduktan sonra bile aksatmadı, hiç ara vermedi. 2005te hayatının aşkı Nigarı kaybettiğinde bile… O yıl hep Rüyalarım karardı, bahar gitmiş gibiydi, derdi.
Her bağışta 1173 defa gözlerini tavanda dans eden ışıklara dikti, hemşirelerle sohbet etti, tavan karesini saydı, duvarlardaki çatlakları izledi… Yeter ki iğneye bakmasın.
Korkusu hiçbir zaman tam geçmedi.
Ama o hep geldi.
Kaderin garip bir cilvesiyle, bir gün kendi kızı Elif, hamile kaldığında, onun plazmasından yapılan ilaca ihtiyaç duydu. Torunu Kerem, dedesinin onlarca yıl önce aldığı bir kararla hayata tutundu.
2018in Mayıs ayında, 81 yaşında, Türk yasalarına göre, Yılmaz son kez plazma verdi.
Salonda ellerinde sağlıklı bebekler taşıyan anneler vardı onun sessiz kahramanlığının canlı şahitleriydi. Gözleri yaşlı teşekkür ettiler ona.
Yılmaz, Kızılay koltuğuna son defa oturdu. Gözlerini yere dikti… ve 1173üncü kez plazmasını verdi.
1967den beri, onun kanıyla yapılan Anti-D ilaçlarından Türkiyede 3 milyondan fazla doz üretildi. Bilim insanları hesabı karıştırmıştı: Yılmazın verdiği kan, tek başına 2,4 milyon bebeğin hayata tutunmasına vesile olmuştu yalnızca Türkiyede.
Bir muhabirin Kahraman dediğini duyduğunda hep omuz silkerdi:
Ben sadece güvenli bir odada oturup kan veriyorum. Sonra bir kahve, poğaça… Evime dönüyorum. O kadar mesele değil.
Yılmaz Demirtaş, 17 Şubat 2025 sabahı, 88 yaşında huzurlu bir uykuda, aydınlık bir rüyanın içinde sonsuzluğa karıştı.
Biz kahramanları genelde sinema perdelerinde, tarih kitaplarında ararız süper gücü, zenginliği, şöhreti olanlarda.
Oysaki gerçek kahraman, bazen sadece verdiği sözü 64 yıl boyunca tutan biridir.
Kısa bir ömrün hayalini kıracak kadar büyük korkuları olup yine de doğrusunu yapan biridir.
Belki de milyonlarca insan, kendi korkusunun başkasının hayatından önemli olmadığını düşünen biri sayesinde bugün aramızda.
Peki ya sen?
Sen hangi küçük ama cesur adımı, yüreğinde fırtınalar kopsa da atabilirsin?
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



