Konuş benimle, Badem
Korkma, Badem! Her şey yolunda! Biraz daha bağıracaklar, sonra sakinleşecekler… Sanırım…
Elif, sadık dostunu daha da sıkı sardı ve gözlerini kapattı. Korkmaması gerekiyordu. Artık büyümüştü. Buna babaannesi Şükran bile öyle demişti. Madem altı yaşında, büyük sayılır. Herkes öyle düşünüyordu. Artık iğne yapılırken bile ağlamıyordu; utanıyordu. Ama Bademle birlikteyken, yine de eski gibi, küçük olabilirdi. Zaten Badem onu her haliyle tanımıştı. Bademi, Elife annesi doğduğunda hediye etmişti. Tuhaf, biraz patlak ayaklı bir oyuncak ayıydı, ama Elifin en iyi arkadaşıydı. Ona her şeyi anlatabilirdi. Badem asla Elifin arkadaşı Melis gibi olayları öğretmenine taşımayacak, ona sadece yuvarlak gözleriyle bakıp sessizce anlayacaktı. Ve Elif korktuğunda, işte şu anda olduğu gibi, onu hep sakinleştirirdi. Onun kucağında her şey daha iyiydi; yumuşacıktı, alışkanlıktı. Annesiyle babası da aileden diye düşünse de, onlar böyle bağırınca diken gibi oluyorlardı. Elif bunu açıklayamazdı belki ama sanki evin her köşesinde birden devasa dikenli çalılar büyüyordu, Uyuyan Güzel masalındaki gibi. Kimse kimseye yaklaşamıyordu, bağırmak ise kimseye yetmiyordu. Annesiyle babasının niçin kavga ettiğini Elif aklı almıyordu. Büyüklerdi onlar, niye kırılırlar ki? Büyükler, anlaşmalı, bir dil bulmalı… Dilin adını unutmuştu Elif ama yeni bir dil lazımdı kesin. Babaanne Şükran öyle demişti. Belki de onların dargınlığı küçüklerinki gibi değil, büyüklerin gerçek dargınlıklarıdır. Elif şimdi biliyordu, büyük dargınlıklar olabiliyordu. Onlar çok korkutucu aslında. Elif ve Melis küs olduğunda küçük kırgınlıklar bile ona yaşıyorken, canı bile dondurma istemezdi, sadece ağlamak isterdi; büyük dargınlıklar ise kim bilir ne kadar beterdir…
Elif gözlerini araladı ve kulak kabarttı. Galiba bitti. Ortalık sessizleşince, annesi banyoya ağlamaya gitmiş, babası da mutfağa küs oturmaya çekilmişti. Sırası gelmişti. Yatak başlığının arkasından sessizce doğrulup derin bir nefes aldı. Odası çok güzeldi; annesi duvar kağıtlarının rengine, mobilyaya karar verirken hep Elife sormuştu. Beyaz bir yatak, pembe örtüsüyle, her türlü elbisesinin sığdığı güzel bir dolap vardı. Raflarda o kadar çok oyuncağı vardı ki, hepsini unutabiliyordu bazen. Buradan gitmek istemiyordu. Burada huzur vardı, şimdi biraz daha. Badem ona bakarken Elif hafifçe hıçkırdı:
Biliyorum, biliyorum! Şimdi! Sen burada bekle, ben kendim halledeceğim.
Oyuncak ayıyı yastığa yerleştirip odadan çıktı. Önce anneye. Onunla hep zor oluyordu. Banyoya giden kapı yine kilitliydi, her zamanki gibi. Elif usulca vurdu:
Anne?
Ne var?
Yanına gelebilir miyim?
Kapı açıldı, Elif annesinin yine küvetin yanında oturduğunu gördü.
İhtiyacın mı var?
Hayır, sana geldim. Elif iyice nefes aldı ve içeri girdi. O an olacakları aslında hiç sevmezdi. Annesi yine ağlayacaktı, onu sarılacak, her şeyin iyi olacağına dair söz verecekti. Ve Elif de ağlayacaktı. Annesine acıdığı için değil, artık her şeyin iyi olmayacağını çok iyi bildiği için. Hep böyle olurdu çünkü. Güzel şeyler azdı. Melis öyle söylüyor. Haklı da! İki gün iyi, sonra yine dikenli çalılar başlar.
Elif gözlerini sildi ve annesine baktı.
Neden?
Neden ne, minik kızım?
Niye sürekli bağırıyorsunuz? Birbirinizi sevmiyorsanız ayrı kalsanız olmaz mı? Babaannem Şükran öyle diyor. Melisle kavga ettiğimde bana aynı şeyi söylemişti. Uzak kalınca da kavga olmuyor.
Zeynep dondu kaldı. O ana kadar Elif hiç böyle açık konuşmamıştı. Zeynep, eşi Muratla kavgalarının Elifin yanından öylesine gelip geçtiğini sanıyordu. Daha küçücük bir çocuktu; ne anlar ki?
Elif, neden böyle diyorsun? Babanı seviyorum…
Yalan söylüyorsun anne.
Elif!
Sevsen öyle bağırmazdın. Kavga etmezdiniz. Bana hiç bağırır mısın?
Zeynep çaresiz hissetti. Bir çocuğa ilişkilerin ne kadar karmaşık olduğunu nasıl anlatır ki? Bağırmak her zaman nefret demek değildir… Ya da öyledir, kim bilir? Çok basit bir soru; neden? Elife ne cevap verseydi?
Bir insan, oturup davranışını düşünmeli. Elif annesinin yanaklarından yaşlarını elleriyle silip yere saldı.
Bunu da babaannem mi söyledi? Zeynep, gözyaşlarının arasından gülümsedi.
Evet! Hem de çok doğru söylüyor. Melisle barıştım ya, artık daha az kavga ediyoruz. Sadece bazen, beni öğretmenimiz Zehra Hanıma şikayet ettiğinde…
Ne kadar büyümüşsün… Zeynep, Elifi sımsıkı sardı.
Hayır anne, daha küçüğüm. Eğer büyük olsaydım… Elif annesinin kollarından hafifçe kurtulup, fısıltıyla ekledi, bu kadar korkmazdım.
Neyden korkuyorsun? Zeynep kaşlarını çattı.
Ya bir dahaki sefere bağırıp ayrı giderseniz?
Nereye gideceğiz?
Sessiz bir yere. Sürekli kötü yerde kalınmaz ya. Sen de mutluyum diyemiyorsun, değil mi anne?
Mutsuzum… Dur bir dakika! Bizi bırakacağımızdan mı korkuyorsun?
Evet… Elif gözyaşlarına boğuldu. Geriye sadece Badem kalır. Ya onu yine kaybedersem? Hani geçen ay takside kaybolmuştu ya? Sonra tek başıma kalırım? Babaanneme sordum, o da dedi ki, annelik edecek yaşım geçti!
Elif! Tatlım! Dur lütfen! Seni hiç bırakmam! Nasıl bırakırım? Sen benim çocuğumsun!
Ne fark eder ki? Siz babamla bağırınca, o anda beni unutuyorsunuz…
Tabii ki unutmayız… Zeynep cümlesini tamamlayamadı. Ve kızı haklıydı. O anlarda kimseyi hatırlamıyordu. Sadece kırgınlık, ruhunu kemiriyordu. O sözler nereden çıkıyordu, bu kadar acıtan? Ne zaman böyle olmuştu?
Muratla ikinci sınıfta tanışmışlardı. Zeynep derse geç kalıyorken hızla koridordan koşmuş, uzun, hantal birine çarpmıştı. Gözlüğü yerle bir olmuş, Zeynep ardında sadece pardon! diye bağırıp sınıfa koşmuştu.
O gün dersten tam not alıp üniversiteden çıkınca sevinçle hafifçe dans ediyordu. Karşısına, gözlerini kısan o çocuk çıktı:
Selam, hızlı tren! Yine saatli trene mi yetişiyorsun?
Ona hep trenciğim derdi. Özellikle Zeynep küs olduğunda.
O kadar komik homurdanıyorsun ki, sana kızamıyorum bile!
Doğumda bile ebeler gülme krizine giriyordu;
Homurdanma, Trenciğim! Hadi bastır biraz!
Ne zaman ona böyle dememişti? Ne zaman kavgada öfkelendi? Ne zaman kavga başladı aralarında?
Anne?
Efendim meleğim?
Beraberken çok mu kötüsünüz? Küstünüz mü?
Zeynep Elifin kıvırcık saçlarını parmaklarında oyaladı. Babasına çekmiş kıvırcıklardı. Zeynep hamileyken yeter ki benim saçlarım gibi olmasın. Ne gereği var kız çocuğuna bu kadar az saç? diye dua ederdi.
Abartma, saçların harika!
Kuaförüm iyi, kestirenim de iyi. Onun saçları senin gibi olur mu? Yeşil gözlerimi de alsın, erkekler peşinde olur!
Her şey hayali gibi oldu. Buğday sarısı bukleler, deniz gibi berrak gözler. Elif, büyüyünce çok güzel olacak. Zaten şimdiden güzel. Zeynep gülümsedi. Annesinin ona dediği gibi. Doğru baba seçmeli. Murat çok iyi bir babaydı. Elif, onun için dünyanın merkeziydi. O an fark etti; Elif, ama Zeynepin kendisi değil. Omzunu çekti Zeynep. Ne saçma düşünceler! Kendi çocuğunu kıskanmak! Ama doğruydu aslında; çok incinmiş hissediyordu. Elif haklıydı.
Murat eve gelince Zeynepi şöyle kenara iter, alışkanlıktan öper ve Nerede benim prensesim! Bak sana damak tadına uygun çikolata aldım! derdi.
Kızıyla oynadıktan sonra bir film açar, kulaklığı takar, yanında dört dönen Zeynepin yatak toplamasına bile bakmazdı.
Arabada Veysel Şatıroğlu şarkılarını Elifle bağıra çağıra söyler, Zeynep bir cümle edince duymaz, sonra tekrar sordurur, Zeynep en baştan anlatırdı.
Elif hastayken ona kızar, kendini çaresiz hissederdi.
İlk ne zaman bağırdı hatırladı… İki yıl önce. Elifin ateşi yükselmiş, Zeynep sabaha kadar uyumamıştı. Doktor onu yatıştırıyordu ama Zeynep tedirgindi. Akşamına, çaresizlikten ağladı. İşte o anda Murat ona bağırmıştı:
Ağlayıp ne fayda edeceksin? Kendine gel! Nasıl annesin sen böyle?
O gün Zeynep ağlamayı bırakmıştı. İşe yaramadığı için değil, içindeki gerginlik bir anda kopmuş, kararmıştı. O artık kötü bir anneydi… Dünya griye dönmüştü. Yine de Elif iyileşti, ama Zeynep, kendini o kadar yetersiz hissettiği duygusunu bir türlü unutamadı. Dargınlık mı? Evet…
Elif bekliyordu. Annesi sustu. Düşünceliydi ama artık ağlamıyordu; bu, sıranın babada olduğunu gösteriyordu.
Ben birazdan gelirim.
Elif annesinin kollarından kurtulup banyodan çıktı.
Hadi, bir daha ağlama tamam mı?
Zeynep cevap vermedi. Bir noktaya bakıp geçmişteki anılarını kuru kuru kurcalar gibiydi. Bu kadar kötü müydü her şey? Peki, güzel taraflar nerede? Vardı elbet.
Nikâhtan önce tanışmaları… Zeynep Muratın ona bakışlarını anımsadı; gözlüğünün arkasındaki bakışları, uzun uzun karşılaştıklarında daha da kararırdı.
Tuhaf bakıyorsun…
Çok güzelsin! Ama anlamıyorum…
Neyi?
Neden ben?
Ben mi seni seçtim diye?
Evet.
Sen de fena sayılmazsın! Zeynep şaka yapmaya çalışır, hemen susar, gözlerindeki o ışığı göremediğinde. Sadece, en iyisi sensin…
Murat bu sözle hemen yumuşar, Zeynep de gülümserdi. Şimdi ne diyeceğini biliyorken, artık bilmiyordu…
Elifin doğumu, ilk adımı, ilk kelimesi, ilk tatilleri, doğum izninden sonra ilk sattığı iş. Murat onunla birlikte tüm kalbiyle sevinmişti. Hatta mutfaktan korkan adam pasta bile yapmıştı. Onu bile bitirememişlerdi, çok tatlıydı. Zeynep çöpe atarken ağlayacaktı nerdeyse.
Bir tane daha yaparım merak etme. Ya da istersen kutuya koyup, kraliyet düğün pastası gibi saklayalım!
Ev alınca, mobilya yoktu, yerde oturup şişme yatakta horlayan kızlarına bakarak kutlama yapmışlardı.
Bir kız daha lazım, demişti Murat kahvesinden bir yudum alıp sarılırken Duracak mısın tek çocukta?
Bilmiyorum…
Ben biliyorum, ama ev alamadık henüz; iki oda var, ikinci kız için bekleyeceğiz…
İkinci çocuk hiç olmadı. Zeynep kabullenemedi. Doktorlar her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Başta canı sıkıldı ama sonradan alıştı. Demek ki olması gerekmiyor. Zamanla sorunlar büyüdü. Önceleri küçük, sonra gittikçe büyüyen, lüzumsuz suçlamalar, ağır sözler, adeta aralarına kurşun küreler gibi düşüp, evde hava kalmayana dek sıkıştı. Elif ejderha dikenleri benzetmesini bilseydi, kesin böyle anlatırdı.
Banyoda soğuk suyla yüzünü yıkadı Zeynep. Yeter! İyi mi kötü mü, hangisi daha çoktu saymak sonsuza kadar sürebilir. Elif haklı. Dargınlık varken, hiçbir şey yürümez. Ya barışacaksın, ya gideceksin. Bir an için Muratın hayatında olmadığını düşündü. Akşam eve gelmeyecek, kızına sarılmayacak… Zeynep ürperdi.
Elif sessizce mutfağa yürüdü. Babası sandalyede pencereye bakıyordu.
Baba?
Elif? Yatmadın mı?
Daha erken! Elif kucağına zıplayıp yerleşti. Bağrıştınız…
Özür dilerim.
Niye?
Bağrıştık?
Evet.
Bilemiyorum, öyle oldu…
Sen de anneme mi dargınsın? Elif babasının yüzünde uzun uzun baktı ve geç kalmadan konuşması gerekirdi diye pişman oldu. Çünkü Melisin öğretmeni Zehra Hanım, kendi aralarında barıştırana kadar onları konuşturmuştu.
Annen mi sana, “dargınım” dedi? Murat Elifin buklelerini kokladı.
Hayır! Biliyorum zaten.
Nereden?
Siz birbirinizi sevince sarılırsınız. Annem de gülümser. Dargınsanız bağırırsınız. Doğru mu?
Murat Elifi kucağından indirdi, ona bakarak.
Büyümüşsün de haberimiz yok!
Annem de öyle dedi.
Başka ne dedi?
Seni de, beni de seviyor dedi.
Elif, babasının yüzünün değiştiğini, sinirli çizgilerinin silindiğini fark etti. Gülümsedi ve babasının yanından kalktı.
Ben Bademe gideceğim, yalnız kalmasın.
Tabii, git tatlım. Murat, Elif arkasından düşünceli baktı. Zeyneple ne zaman böyle birbirlerine girdiler ki, Elif bile bunun farkında? Bir türlü hatırlayamadı. Doğumdan sonra Zeynep değişmeye başlamıştı. Kız normal, yeni bebek, telaş… Yine de ona ilgi duyduğu şey ne zaman kayboldu? Zeynep hep ilkbahar güneşi gibiydi. Ilık, naif, insana huzur veren. İşte bu! Murat birden sıçradı. Zeynep artık o kadar sevecen değil. Evdeki işleri bile ister istemez, sonra zoraki bir öfkeyle eleştiriyor. Kendini hep bir şeylere yetemiyor, yanlış yapıyor gibi hissetti. Eve gelince beklediği o gülümseme de kalmamıştı. Zeynep kapıyı açarken dudaklarını büzüyor, Murat onu öptüğünde konuşmak istemiyordu. Kızını kucağına alıp Zeynepten uzak durmaya başladı, daha fazla kalbini kırmamak için. Tabii ki yanlıştı, ama elinden bir şey gelmiyordu. Zeynepin kırıldığını görüyor, iletişim kurmaya çalışıyor, ama sonuç aynı oluyordu. Özellikle Elife ilk defa ateşliyken Zeynepin kucağında ağladığı anı hatırladı, ve ne kadar yetersiz kaldığını… Sinirle ona bağırmıştı. Sonra özür dilemek istedi fakat Zeynepin bakışlarında “her şeyi mahvettin” vardı. Bundan sonra asla eskiye dönemedi. Her kavga öyle ağırlaştı ki, Murat, evliliklerinin sadece Elif sayesinde ayakta olduğunu söylediği anda, Zeynep taş kesildi. O andan sonra konuşmaları sadece Elif üzerine kaldı, başka hiçbir şey.
Murat derin bir iç çekti, kalktı. Ev sessizdi. Banyoda su sesi yoktu. Zeynep belli ki Elifi yatırıyordu. Pencereden komşu apartmanın yanıp sönen ışıklarına baktı. Orada da hayat var mıydı? İyi mi kötü mü, ama başka bir hayat olduğu kesin. Zeynep Elifi alıp giderse, bir daha anlamı olmazdı hayatının. Zihnine 15 yaşında annesiyle yaptığı bir konuşma geldi.
Sorumluluğu üstlen, oğlum. Bunu görecektir kadınlar.
Nasıl yani?
Onun da suçu olsa, önce sen kendini sorgula. Aksi ailede çoğu zaman mümkün değil, ama erkeğin payı büyüktür.
Neden?
Çünkü çoğu zaman evde kadın izler. Yöneten çok azdır. Onun sıcaklığı, huzuru varsa sana da vardır. Unutma, kadın ne demirden, ne de öküzdür!
Nasıl yani?
Bazı erkekler, kadınlar şikâyet etmiyorsa her şey iyi sanır. Yanlış, oğlum. Eğer yardım etmez, destek olmazsan, bu da senin suçun olur. Bir gün kendi ailende göreceksin. Evin işler bitmez, çocuklar derken zaman yetmez. Hepsini ona yıkarsan biter. Eşinin günde bir saatlik boş eli, senin mutluluğunun anahtarıdır. Eline nişandan önce nasıl davranıyorsan, onu kaybetmemeye çalış.
Nasıl olacak?
Nikâhtan önce o en pahalı, en değerli insan olur. Başka kimse o kadar kıymetli gelmez. Sonra sıradanlaşır, sıradan gelir sana, ama o hep eskiyi hatırlar. Bunu unutma.
Anne, neden hep eşten aileden konuşuyorsun, daha evlilik için küçüğüm. Ben önce kızları tanımak istiyorum.
Merak etme oğlum, anlatacağım. Ama bilin ki; her kız önünde sonunda biri için eş olacak. Bugün uzak gelse de, sonra bana hak vereceksin.
Murat ellerini yüzünde gezdirdi ve gülümsedi:
Teşekkürler anne…
Biraz daha durdu, sonra buzdolabını açmaya gitti.
Elif hiç uyuyamadı. Bir eliyle Bademi, diğer eliyle boynuna doladığı annesini tuttu. Annesinin yüzü yorgun ve üzgündü. Elif annesinin kaşlarının arasındaki kırışığı okşadı. Daha önce yoktu. Zeynep uykuda derin bir nefes aldı ve kaşı yumuşadı. Elif tekrar annesini sardı ve gözlerini kapadı. Keşke yarın güzel bir gün olsa. Bu sözleri çok duymuştu ama genellikle sabahları güzel başlamıyor, gün hiç de umduğu gibi geçmiyordu. Elif içinden dilek tuttu ve sımsıkı gözlerini yumdu.
Zeynepin çalar saati tabii ki Veranın odasındaydı ve duymadı. Sabah uykudan fırladığında odadaki kedi şeklindeki küçük, komik saate baktı ve şaşırdı. Bugün kreşe geç kaldılar! Ona da işine de… Neyse, sabah herhangi bir acil işi yoktu. Mutfaktan bir kaşığın bardağa tıkırtısı geldi. Zeynep kaşlarını kaldırdı. Murat hâlâ evde miydi? Tuhaf… Sessizce kalktı, Elife süre vermeden banyoya gitti. Yıkanırken Murat evden çıkmadan kurtulmaya çalıştı, böylece konuşmak zorunda kalmaz, akşama kadar aralarına mesafe koyabilirdi. Ama bu olmadı. Mutfak kapısını açınca Muratı ocakta, cezvede kahveyle buldu.
Günaydın… Murat döndü ve uykusuz, kırmızı gözlü olduğu belliydi.
Zeynep cevap verecekken masasındaki pastaya takılı kaldı. Kocaman kremalı güller… Hem kendisinin yaptığı belli, hem de gece boyu uğraşılmış. Ve kaybolan pasta torbası başlığı da bulunmuştu.
Gözleri Murattan masaya, pastadan tekrar Murata geçti.
Beni affet… Zeynep, her şey için affet. Berbat bir kocayım. Her şeyde suçum var; sana zaman ayırmadım, sürekli seni suçladım. Sen ve Elif, benim başıma gelen en iyi şeylersiniz. Ama sen olmasaydın, Elif de olmazdı. Çoğu şeyi düzeltemem biliyorum, ama… belki düşünürsün, olur mu?
Zeynep kocasını dikkatle izledi. Sonra bir adım attı, elini ağzına dayadı.
İkimiz de hatalıyız. Sen de haklısın. Düşünmem gerekiyor. Hem de çok şey düşünmem lazım…
Uzun sürer mi?
Yedi ay kadar.
Murat şaşkınlıkla eşine baktı. Hâlâ tam anlamamıştı.
Ne öyle bakıyorsun? Evet, anladın işte.
Murat, Zeynepin sözlerini kavramaya çalıştı ama tam o anda mutfak kapısı açıldı. Elif, Bademi sımsıkı tutarak, uykulu gözlerle geldi.
Barıştınız mı?
Anne babası bakıştı.
Vay! Pasta mı? Kahvaltıda pasta serbest mi?
Bugün her şey serbest! Murat, Zeynepi sarıp kulağına fısıldadı. Seni seviyorum! Bir şans daha ver…
Sen de bana! Zeynep aynı şekilde karşılık verdi. Sonra Elife döndü. Ellerini yıkamayan kıza pasta yok!
Hemen! Elif, Bademi sandalyeye oturttu ve Bize iki dilim, lütfen. Bana ve Bademe, diye emretti.
Ayılar pasta yemez ki…
O zaman ben niye varım? Yardım etmek zorundayım.
Yıllar sonra Zeynep, parkta bebek arabasıyla yürürken büyük kızını okuldan almak için acele edecekti. Minik Kerem, zamansız uyanıp hafifçe ağlayacak, annesi hemen arabaya eğilecekken, arkasından tanıdık, sıcak eller onu saracak.
Ben bakarım, Murat oğlunu kucağına alacak, gülümseyerek eşiyle göz göze gelecek Biz seni burada bekleriz.
Zeynep tebessümle okula doğru yürüyecek. Elifin artık tatili vardı. Biletler hazır, bavullar toplanmış; Kerem de ilk defa deniz görecekti. Son üç yılı düşündü Zeynep. Neler yaşanmıştı… İlişkiyi toparlamak zaman aldı. Elifle iki ay ailesinin yanında geçirmesi, barışması, kayınvalidesi Nedret Hanımın desteği… Zor dönemin ardından Nedret Hanımın vefatı… Keremin doğuşu, ilk adımı, ilk dişi, ilk kelimesi… Zeynep gülümsedi. Keremin ilk kelimesi anne olmamıştı. Murat günlerce bununla gurur duymuş, gülerek oğluna göz kırpmıştı:
Helal sana oğlum! Baba dedi!
Elif, hayatında ilk defa okuldaki törende, biraz korkmuş ama çok ciddi görünüyordu. Bir anlığına tedirgin olup pespembe olmuştu, ama üstesinden geldi. Okula öğretmeninin ardından girerken hiç arkasına bakmadı.
Anne!
Elifim! Zeynep sarıldı. Nasıl geçti?
Herkesten iyiydim! Öğretmenimiz Nurdan Hanım dedi ki, sınıfta iki harika öğrenci var; ben ve Melis.
Aferin! Zeynep kızını bastı bağrına.
Babam nerede? Kerem?
Parkta seni bekliyorlar.
Güzel. Badem nerede?
Onsuz olur mu hiç! Zeynep gülerek, Bebek arabasında, dedi.
Elif derin bir nefes aldı. Gerçi Bademi kardeşine hediye etmişti, en değerli oyuncağını. Ama hâlâ çok özlüyordu. Bunu sadece annesine anlatabilirdi.
Anne babasını izlerken, kardeşini aralarında elden ele verirlerken, Elif ilerleyip bebek arabasına yaklaştı ve usulca Bademe fısıldadı:
Sence artık her şey güzel mi?
Badem, yuvarlak gözleriyle ona bakıyordu ve hiç konuşmadı. Ama Elif, sanki cevabını kalbinin derininde duyar gibi oldu.




