Elma Gibi
– Aynı annene benziyorsun!
– Nasıl yani, babaanne? Zeynep refleks olarak kendini savunmaya geçti ama hemen toparladı. Kime karşı savunuyordu ki?
– Hep kafanın dikine gidiyorsun! Ne söylesem boş! Annene de laf anlatılamazdı, sen de aynısın!
– Ne diyorum da beni dinlememi bekliyorsun?
– Beni dinleyeceksin! Bana saygı göstereceksin! Çünkü ben senden büyüğüm ve hayatı daha iyi biliyorum! Anladın mı?
Zeynep, öfkesinden yanakları kızarmış, saçları dağılmış yaşlı kadına şaşkınlıkla baktı. Parmağını burnunun dibine kadar dayamış, nutuk atıyordu.
Hayret bir şey! Neden illa ki kendini dinletmeye çalışıyor ki? Azarlamak için gelmiş gibi, susmaya da hiç niyeti yok!
Zeynep ellerini farkında olmadan oynattı, sanki elinde bir silgi varmış gibi. Günün birkaç üzücü anını silip yerine güzel bir şeyler koyabilse keşke… Karanlığı sevmez Zeynep Bağırış, tartışma, yüksek ses Annesiyle hiç böyle kavga etmemişlerdi ki. Annesi hep, Gerçekten olgun insanlar, bir şeyi dinleyip anlamayı bilir, derdi.
– Hadi Zeynepçiğim, kulakları açıyoruz, dikkatlice dinliyoruz! Tavşan kulakları gibi! Neden tavşancık iyi dinler, biliyor musun? Çünkü tilki pısırık pısırık gelir. Tavşan dalarsa, duyamazsa, hoop tilki kapıverir!
– Olmasın! küçük Zeynep tir tir titrerdi, annesine bakarak.
– Tabii olmasın! O yüzden tavşan akıllı; iyi dinler, hızlı kaçar! Tilki asla yakalayamaz.
Bu çok eskidendi. Zeynep neredeyse büyümüş durumda ama annesinin her sözünü, masalını tek tek hatırlıyor.
Ne garip Küçükken annesinin bunları abarttığını düşünürdü, şimdi ise hepsinin ne kadar doğru olduğunu anlıyor.
Hele şu babaanneye bak! Zeynep geçen seneye kadar onu tanımıyordu. Karadeniz kıyısında küçük bir kasabada annesiyle, arkadaşları Beste ve Deryayla oynayarak, dondurma için sahilde koşarak, bazen kavga edip barışarak büyümüştü. Sonra okul, Emre, ilk öpücük, gün batımında deniz kenarı
Ve tabii annesi
Zeynep, annesinin kendi elleriyle ördüğü, sahte firuze boncuktan bilekliğini sıktı.
– Ne olmuş sahteyse? Bak, ne güzel oldu! Bazen gerçek zor ve acı verir, hiç mutlu etmez. Sahici olmayan, yedek şeyler de o kadar kötü değildir. Anlıyor musun?
– Nasıl?
– Şimdi bak! Geçenlerde Besteyle neden küstünüz?
– Dedi ki biz fakiriz, sen de o yüzden bana orijinal spor ayakkabı almadın. Dedi ki hemen anlarım, aslında öyle görünmemeleri lazımmış.
– Doğru demiş Beste. Ayakkabılarını amcan Rıfat dikti. Ama hiç kimse bunlar orijinal demedi ki?
– Demedi
– Bak işte, gerçek deridendi, güzeldi, hem sevgiyle yapıldı. Amcan başka türlü yapamaz ki! Seviyor musun o ayakkabıları?
– Evet!
– O zaman, orijinallik ne fark eder? Bunları insanlar kendini üstün göstermek için uyduruyor. Demek ki; bak benim şöyle bir eşyam var, sende yok, ben daha iyiyim! Sence bu doğru mu?
– Değil.
– Bravo! Aslı olan, insanın içinin sahte olmaması! Diğer şeyler ise Kimisi markasının peşinde koşar, kimisi sahip olduğuyla mutlu olur. Asıl mutlu olan, etiketle uğraşmayan olur.
Zeynep o gün çok düşünmüştü. Odasını da, annesinin odasını da temizlemişti. Sonra mutfağa gidip reçel yapan annesine sordu;
– Anne, o zaman Beste bana iyi arkadaş mı değil? Güzel konuşuyor konuşuyor, sonra bir lafla canımı yakıyor! Ama ayakkabılarımı sevdiğini de biliyorum, sadece söylemek istemedi.
– Nereden biliyorsun?
– Derya söyledi. Beste annesine çekiştirip duruyormuş, illa ki bana daha iyisinden alsın diye.
– Off Zeynep! annesi Gülşen, elindeki tahta kaşığı bıraktı, kızını sarıldı. Öyle kestirip atma. Beste de en az senin kadar çocuk
– Ben çocuk muyum!
Zeynep, annesinin kollarında döndü ve başını kaldırdı. Gözleri öfkeli ama Gülşen biliyor, kendine sinirlendi, arkadaşını kötü düşündü diye.
– Sen benim için çocuksun, dedi yumuşakça. Sen de, Beste de… Anne için evlat hiç büyümez. Ne var bunda? Benim annem çoktan gitti, ben de istiyorum ki bir kere daha çocuk olup sarılayım, sevilip şefkat göreyim… Ama kime?
Gülşen kaşlarını çattı, kızının başını öptü.
– Tamam! Yeter bu kadar hüzün. Sen ve Beste… Sabret. Beste seni salıncaktan düştüğünde eve taşıyan o değil miydi? Senden çok korktu, ben gördüm! O da dizini kanattı, seni kurtarayım derken. Hastanede doktor, Gel sana da bir iğne yapayım, sakinleş dedi.
– Evet, hatırlıyorum
– Bir de ona babasından gelen yepyeni kalemleri veren kimdi? Sen hastaydın, gelmesi yasaktı; hem de dedi, Sen en güzel resmi çiz, duvarıma asacağım, iyileşmeni bekleyeceğim. Hatırlıyor musun?
– Evet
– İşte! Bak, ayakkabı lafı boş! Büyüyünce anlamını kaybedecek. Elindekinin kıymetini kaybetme.
– O geldi zaten.
– Niye?
– Barışmaya. Özür diledi.
– Sen ne yaptın?
– Dedim ki görmek istemiyorum, hem biz fakir değiliz!
– Kızgın mıydın?
– Çok!
– Şimdi?
– Hâlâ çoook kızgınım! Ama azaldı…
– Zamanla affedersin. Zorla barışırsan, tam affedemezsin, aranız açılır. Vaktini bekle.
Şimdi annesi yanında olsaydı, kesin ne yapılması gerektiğini bilirdi. Hem de şimdi! Babaannesi buradayken
Babaanne birdenbire çıkıp gelmişti.
Zeynep, annesinin rahatsızlandığını, eski kayınvalidesiyle tekrar iletişime geçtiğini, hiç bilmiyordu.
– Selam Gülşen! Valla karşında olacağımızı hayal etmezdim! diye terli, tıknaz, kocaman kadın kapının önünde durdu, bir türlü soluklanamadı. Bu nasıl bir sıcak Allahım? Nasıl dayanacağım bilmiyorum!
– Hoş geldiniz Şükran Hanım!
Zeynep, annesinin sesindeki farklı tonlamaya bakıp şaşırdı.
– Bu Zeynep mi? Şükran Hanım iyice dikkatli inceledi kızı. Hiç babasına benzemiyor! Emin misin? Senin olduğuna?
– Hiç değişmemişsiniz!
Artık annesinin sesinde gülümseme vardı, Zeynep biraz rahatladı. Demek o kadar da kötü değil. Annemin klasik Bakacağız, dediği gibi.
Babaanne hemen evin havasını değiştirdi. Gürültülü, telaşlı, her işe karışan bir hali vardı.
– Her yer dağınık! Şaşırdım vallahi, Gülşen! Kız çocuğu var evde! Kadınlığı burada mı görecek? Kocası düğünden sonra evden yollar vallahi, haklı!
Zeynep, annesinin niye sessiz kaldığını, neden gülümsedip cevap vermediğini anlamıyordu. Sadece izliyor, o tuhaf kadın evi allak bullak ederken hiçbir şey söylemiyordu.
Kediler, bu telaştan köşe bucak kaçtı, bir tek Rıfkı; Zeynepin amcası tarafından hediye edilen köpek, bahçeye çıktı ve serin bir köşede sessizce yatmaya başladı. Kadının sesi biraz yükselse hemen havlamayı ihmal etmiyordu.
– Bak işte! Evdeki en akıllı canlının köpek olması insanı şaşırtıyor! Demek ki burada işi yok! Zaten hayvan evde oturmaz!
Kediler bunu duyar duymaz, kadın ellerine mop alınca hemen kaçtı. Guatr olmadan.
Zeynep de ilk kez burada kendini gösterdi. Sevdiği kedisi Pofuduku kucağına alıp odasına gitti ve demonstratif bir şekilde kapıyı kapattı.
– Ne oluyor böyle?! Zeynep! Şükran Hanımın sesiyle köpek yine havladı.
– Sahip çıkıyorum! Zeynep başını çevirip babaannesine baktı. Kediler evde kalacak. Rıfkı da! Onlar senden önce buradaydı. Madem düzen istiyorsun, kendine bir düzen kur, burası bizim evimiz. Sen misafirsin, burada istediğini yap ama bizim hayatımıza karışma!
– Zeynep! Gülşenin ağzı açık kaldı, daha önce kızının bir büyüğe böyle konuştuğunu hiç duymamıştı.
Fakat Şükran Hanım alınmadı, sadece küçümser bir gülümseme ile baktı ve:
– Bizden biri olduğu belli! Güzel yavrum Elma dalından uzak düşmez! Gülşen, kızını iyi yetiştirmişsin!
O günden sonra kedilere karışmadı. Hatta yolundan çıksa ayağıyla iterdi, evden kovmazdı.
Ama ev halkının aklı başka yerdeydi. Her şey o kadar hızlı değişti ki, Zeynep salonda duran eski saati gözledi ve zamana dur demek istedi.
Niye bu zaman böyle hızlı geçiyor? Daha genç sayılır annesi Zeynepin annesine daha çok ihtiyacı var! Böyle olmamalıydı, olmamalı
Ama zaman Zeynepi dinlemedi. Acımasızca aktı gitti.
Doktorlar, ilaçlar, hastane
Gülşen erkenden, bir bahar sabahında gitti.
Ondan bir gün önce, Zeynep bütün pencereleri açmış, Karadenizin rüzgarını içeri almıştı.
– Annecim, şeftali ağacın açmak üzere! Az kaldı!
– Görmek isterim Zeynepciğim Sabırsızlanıyorum görmek için.
Zeynep, annesinin öldüğünü öğrenince salonun camından uzanan dalı kırdı. Kim bakacak ona şimdi? Ne anlamı kaldı ki…
Babaannesi hiç acımazdı. Sarıldı, kocaman elleriyle sıkıca tuttu, cebinden sanki bir masa örtüsü büyüklüğünde bir mendil çıkardı ve:
– Ağla! Bağır! İçindekiler dışarı çıksın! Onlar senin işine yaramaz, ben alırım! Senin yapabileceğin bir şey yok Kimin ne zaman gideceği belli
Bu sözleri nereden biliyordu? Zeynepin hislerini nasıl anlamıştı? Haklıydı. Zeynep hep kendini suçluyordu. Annesi hep çalıştı, yorgunluktan dinlenemedi, her şeyi Zeynep için yaptı…
Peki Zeynep ne yaptı? Emreyle, kızlarla gezdi, derslerin ve resmin peşinden koşacağına, çabuk pes etti. Sonra toparlamaya çalıştı ama annesine anlatacak vakti olmadı. Kırmak istemedi
Gülşenin Zeynepe yazdığı mektubu, Şükran Hanım ancak kırkı çıktığında verdi.
– Al bakalım. Artık zamanı geldi. Dikkatle oku, annenin nasihati var sana.
– Zarfı neden açık? Zeynep zarfı çevirip baktı.
“Zeynepe…” Sadece bu yazıyordu.
– Beni kim sanıyorsun? Tuhaf biri olabilirim, hiç hoşlanmayabilirsin, ama başkasının mektubunu açmam… Şükran Hanım başını salladı. Hadi git, işim gücüm var. Temizlikten bitmeyecek şimdi. Yardım etmek istersen sonra gel. Ben meşgul olurum!
Kırılmıştı… Bunu Zeynep hemen anladı, sadece sırtını dönüp gururla odadan çıktı.
Zeynep kapının pervazına başını yasladı. Orada hâlâ annesinin onun boyunu işaretlediği kurşun kalem izleri vardı.
– Ayy! Zeynep büyümüş, ne kadar da kocaman!
Sesi o kadar gerçek geldi ki, Zeynep hemen geri çekildi.
Büyümüşmüş, hah! Keşke olsa, akıllı olup kimseyi üzmeseydi… Annesi onaylamazdı bu halini.
Odasına geçip zarfı kucağına aldı; açmaya kıyamıyor, çığlıktan şişmiş gözlerle yere oturdu. Söyleyecek, anlatacak çok şeyi kalmıştı…
Zarf tıka basa doluydu, küçük kareli yapraklarla. Pofuduk da hemen yanına kıvrıldı, Zeynep zarftan sayfaları çekti.
Zeynepciğim! Yeter artık ağlama! Sen güçlüsün! Hayat çok güzel! Kıymetini bil. Zamanı boş yere harcama, üzülmek de dahil! Şimdi dersin ki, beraber geçirdiğimiz vakit kısa oldu. Ama ben diyorum ki çok uzundu. Sen anlamıyorsun tabii henüz. Şimdi hepsini anlatacağım. Buna hakkın var. Çünkü senin hikâyen.
Nereden başlasam Babanla tanışmamızdan belki. İlk gördüğümde aşık olmuştum. Arkadaşlarım, Kızım o ne öyle saçları kızıl! deyip alay ettiler. Fakat anlamadılar, çok sıcakkanlı, çok iyi bir insandı. Tip olarak sadece çillerin, gözlerin ve burnun babandan; geri kalan her şey benden… O zaman, keşke annesinin kıvırcık saçları çıkardı diye hayal ediyordu. Yani Şükran Hanım…
Zeynep! O iyi biridir. Kaba saba, telaşlı, sesli ama yüreği iyidir, güvenilirdir.
Neden şimdiye kadar tanışamadın biliyor musun?
O da benim hatam… Gençtim, anlamadım; tahammül edemedim…
Bağışla beni olur mu?
Babanla aramız iyiydi, ta ki başka birine aşık olunca… Hayatta olur böyle şeyler…
Sakın düşünme, seni istemedi ya da beni sevmedi diye. Karşısına çıkan kişi onun dünyası oldu…
Dersin ki, peki eskiden dünyası sen değil miydin? İşte öyle, önce vardı, sonra bitti. Baban babalık yaptı, seni çok sevdi ama aşk bitince kalamadı. Çok dürüsttü, yalanla yaşamaktan nefret ederdi.
Şimdi anlıyorum ama o zaman canım yanıyordu. Şükran Hanım da geldi.
O zaman oğlu eve dönsün, aile devam etsin derdindeydi. Tabii geldiği gibi yaptığı ilk şey, Burası ne hale gelmiş! diye bağırmak oldu. Ben de patladım. Birbirimize öyle çok acı söz ettik ki, ben sonra hep utandım. Hatta dedim, Zeynep senin torunun değilsin!
Allahım, ne kadar aptalmışım! Hata yapmak kolay, düzeltmek ne zor!
Biri bana sahip çıkarken, aylarca bana yemek pişirip temizlik yaptı, bana moral verdi… Gitmedi, sen iyi olana dek başımda bekledi.
Oysaki başkası varken kabul etmem dediği kadını da sever oldu. Onun da çocuklarını çok sevdi. Yani senin kardeşlerin var… Şükran Hanım seni onlarla tanıştırır ister misin? Ona da söyledim. Yalnız olmak iyi değil. Yanında çok insan olursa, için daha rahat olur, biliyor musun?
Şimdi ne yapacağına gelirsek; Zeynep, oku kızım! Sana minik birikim bıraktım. Belki az ama sana birkaç yıl yeter. Sonrasını kendin getirirsin. Zaten önceden de el işi, boyama çanta, tablo satarak para kazanıyordun. İstanbulda ya da Ankarada daha kolay satarsın. Sakın hayalini bırakma! Hayalini gerçek yap! Bir gün, başkentin bir galerisinde sergi açacak, ben de burada gurur duyacağım. Her şeyi göreceğime inanıyorum.
Seni çok seviyorum! Korkuyorum da ama güveniyorum. Güçlü, akıllı kızımsın!
Sildiğine göre göz yaşlarını, konuşmaya devam!
Zeynep mektubu kenara koydu, başını eğdi; ağlamamaya çalıştı. Annesi ağlama demişti…
Pofuduk bile halının üstünde ona sokulup uyudu, Zeynep ise öylece kaldı, ne yapacağına karar vermeye çalıştı.
Cevap Şükran Hanımdan geldi. Kapıdan kafasını uzattı, lambayı yaktı:
– Kalk! Yeter bu karanlık, hadi gel çay içelim. Konuşup bir iş bulmamız lazım, ağlamayla olmuyor!
Sanat fikri Şükran Hanımı hiç mutlu etmedi. Kızdı, Doğru dürüst meslek yapmalısın, diye üstelik; ama Zeynep dinlemedi. O zaman Şükran Hanım dudaklarını büzüp, Sen inatçısın, annen gibisin! Yıllarca bir lafı ağzına alamadı, bir kelimeyle hayatlar değişti, dedi.
– Onca yıl ses seda yok! Memurların peşine düştüm. Nereden bileyim annen sana yeni isim, soyadı yazdırmış! Kızlık soyadını alsa neyse, alakasız birini buldu! Nasıl becermişse artık?
– Amca Rıfat!
– Onunla bi konuşuruz! Beni torunuma kavuşturtmamak ne demek? Yakarım başına!
– Yapma, iyidir o! Bize hep yardım etti. Annemi evlenmeye ikna etmeye çalıştı…
– Annen ne dedi?
– İstemedi. Hep babamı sevdiğini söyledi. O hayatta değil sanıyordum, bilsem annenin hikayesini, ısrar ederdim…
– Allahdan, kızım! Şükran Hanım tabağı önüne koydu, sesini yükseltti. Ye! Sonra dediklerimi düşün. Nedir o sanatçılık? Git muhasebecilik oku! Karnın doyar, cebin dolar!
– Babaanne! El alemin tartışmasında!
– Ne olmuş? Başkasının hesabını tutmayı öğren, kendi paranı bulursun!
– İstemiyorum! O benim işim değil biliyorsun!
– Ne anlarım ben!
– Kırmak istemem seni, anlaman lazım! Ben sevdiklerimle ilgilenmek istiyorum. Annem parayı sana bıraktı mı? Bir aya on sekiz oluyorum. Parayı bana ver, kendim gideceğim, sana yük olmam. Ben başımın çaresine bakarım!
Şükran Hanım parmağını havaya dikti, sonra birden sustu, baktı, gülümsedi ve çocukların yaptığı gibi üç parmağı birleştirip söz yaptı:
– Bak! Seninle gidiyorum. Kontrol edeceğim iyi sanatçı olacak mısın diye! Annenin vasiyeti bu! Bana laf düşmez!
Tabağı Zeynepin önüne itti:
– Yiyiver, diyorum sana! Soğudu her şey!
Yıllar sonra, Ankarada küçük bir galeride, ortalıklarda, tuhaf bir grup geziniyordu.
Kızıl saçlı, hafif toplu, yaşını göstermeyen bir kadın, uzun boylu, ince gözlüklü bir adam ve Zeynep kucağında oğlu ile.
– Nasıl olmuş? deyip durdu Zeynep, kendi kendine çok kere cevabı Şükran Hanımdan bekleyip konuşmamaya yemin etse de.
Şükran Hanım bir Zeynepe baktı, burnundan soludu, Zeynepten bebeği aldı, burnunu sildi, başını omzuna yerleştirdi ve başını sallayıp,
– Oldu işte! Çerçeveler de güzel, tablolar bence hâlâ biraz pahalıya mal olmuş ama… Resmen boya israfı! Zeynep! Biraz küçük yapsan ne olurdu? Atölyede de sabah gördüm, darmadağın! Genç! gözlüklü adama döndü Sen ne işe bakıyorsun?
– Ne olmuş ki, Şükran Hanım?
– Kızcağızın gözünün altı morarmış, baksana! Uyumuyorsun! Bugün Semayı alıp gidiyorum! Dinlenin, toparlanın, haftaya ziyarete gelin! Tamam mı? Hadi biz kaçtık, değil mi ufaklık?
Giderken, Zeynepin yanından geçtiği anda yanağını okşadı, kulağına hafifçe fısıldadı:
– Annen seninle çok gurur duyardı, ben de! Bunu biliyorsun, değil mi? Helal olsun sana benim elma kızımZeynepin yüzünde incecik bir gülümseme belirdi. Yanağındaki dokunuşun sıcaklığı, annesinin masal anlattığı geceleri hatırlattı ona. Bir yandan dizinin üstünde uyuyan küçük Semanın minik nefesi böylesi bir huzur yayarken, galeri duvarlarında kendi fırçasının izleri ona yeni bir yuvanın resmini çiziyordu. Şu anda, tam burada, hem annesiyle, hem babaannesiyle, hem de yeni ailesiyle birlikteydi eksiklerle, yanlışlarla, iyiyle, kötüyle, sevdikleriyle ve terk edilmeden gelen sevgiyle.
Bir tablonun önünde durdu; üzerinde fırça darbeleriyle kocaman bir şeftali ağacı, dallarında renk renk boncuklar, altında üç nesil; annesi, babaannesi ve kendisi el ele tutuşmuştu.
Sema uykusunda mırıldandı. Rıfkının yavrusu bir köşede sessizce sızmıştı. Zeynep gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı; o an, rüzgâr galeri camını hafifçe araladı ve Karadenizin tuzlu kokusunu yanında getirdi.
İşte asıl mutluluk bazen tam da buradaydı: kalbinin tam ortasında, dalından hiç kopmayan bir elma gibi; olduğu yerde, olduğu gibi.
Bir daha başını aşağı eğmedi Zeynep, elini kızının saçlarında gezdirip usulca mırıldandı:
Bak anne, başardım. Ve daha da iyisini yapacağım Çünkü en sahici şey içimizdeymiş, dışarıda değil.
Ve gülümsedi; hem annesine, hem babaannesine, hem de kendi yüreğine Çünkü artık hikâyenin en güzel yerindeydi.




