Bir Parça Mutluluk
Lale kapıyı aralayıp kızının odasına sessizce baktı. Minik Ece yatağında oturmuş, oyuncaklarıyla meşguldü. Lalenin içi sıkıştı bugün Ecenin doğum günüydü ama göğsündeki ağırlık hiç gitmiyordu. Yüzüne sıcak bir gülümseme kondurup neşeliymiş gibi sordu:
Ece, güzelim, misafirleri hangi elbiseyle karşılayacaksın, seçtin mi?
Ece bir anda canlandı. Yerinden fırladı, gözleri parladı. Hızla sandalyeden pembe, kabarık tül elbisesini kaptı, elbiseden sanki masal tozu dökülüyordu. Elbisesini göğsüne bastırdı, mutlulukla:
Pembe olanı! Anneannem dedi ki, bu elbiseyle gerçek bir prenses gibi oluyorum!
Lale başıyla onayladı, bir yandan da saçının bir tutamını düzeltti. Kızının neşesine ortak olmak çok istiyordu ama aklı bir türlü dün akşama dönüp duruyordu. Sürekli aynı cümleleri hatırlıyordu Keremin ağzından dökülen o soğuk, keskin sözleri: Boşanmak istiyorum. Artık ne seni ne de kızımı görmek istemiyorum.
Ece, annesinin ruhundaki fırtınayı hiç fark etmeden, elbisesini giyecekmiş gibi döndü bir iki kez, nasıl görüneceğini hayal etti. Sonra durdu, kocaman ela gözleriyle Laleye baktı ve içinde umut pırıl pırıl yanıyordu:
Anneciğim, babam da gelecek mi?
Lale boğazına bir şey düğümlendiğini hissetti. Dilini yutmuş gibi oldu, ne dese kırmasın diye geciktirerek, ama sesini titretmemeye çalışarak zorla söyledi:
Baban çok yoğun, canım, işleri var. Ama seni çok seviyor, her zaman çok seviyor biliyorsun değil mi?
Ece elbisesini yere bıraktı, omuzları düştü, gözlerinde solgun bir hayal kırıklığı belirdi. Sesi kısık çıkıyordu:
Hani gelecek, ciseleri öğrenirken izleyecekti, demişti
Kapı zili aniden çaldı, Lale irkildi. Masanın başındaydı, her şey hazır mı diye kontrol ediyordu ki, o keskin zil sesi yüreğini sıkıştırdı. Dışarısı artık kararmıştı. Salon sağdan soldan sohbet eden, çocuklarını getiren eski iş arkadaşları, alt komşusu torunuyla ve birkaç kuzenle doldu. Ev kısa sürede gürültü, kahkaha, çocuk cıvıltısı ile canlandı.
Lale telaşla saçını düzeltti, elbisesinin eteğini elledi, derin bir nefes aldı. Bugün Ece’nin günüydü; ne olursa olsun, bu gün kızı için neşeli ve unutulmaz olmalıydı.
Tam o sırada, Kerem geliverdi. Masa zaten donatılmıştı, ev elmalı tart ve taze meyve kokuyordu. Ece ve arkadaşları salonda dans edip, gülerek etrafa koşturuyordu. Kerem kapıdan girerken, takım elbisesiyle soğuk bir iş görüşmesine gelmiş gibiydi bakışları donuktu.
E, demek eğlence başlamış, sesi sertti, salondaki sıcaklığı bir anda kesip attı.
Lale bir elinde pasta tabağı, öylece donakaldı. Bir şey söylemek istedi ama eski dostları, Keremin annesinin arkadaşı Müzeyyen Teyze ondan önce davrandı:
Kerem oğlum! Seni bekliyorduk, gel de şu pastayı tat, Lale kendi elleriyle yaptı!
Kerem duymamış gibi, başını bile çevirme zahmetine girmeden Ecenin olduğu yere yürüdü. Ece, pembe elbisesiyle dans hareketlerini arkadaşına gösteriyordu. Babasını görür görmez, gözleri güldü.
Baba bak, ne güzel dans ediyorum! dedi, kollarını kuğunun kanadı gibi kaldırırken.
Ama Kerem cevap vermedi. Yüksek bir sesle, herkesin duyacağı şekilde:
Şunu söyleyeyim: Boşanma davası açtım. Artık sizi görmek istemiyorum. Bana “baba” deme.
Salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Birileri “ah” çekti, kimisi aceleyle masa örtüsünü düzeltmeye ya da duvardaki fotoğrafa bakmaya başladı. Ece odanın ortasında kalakaldı, kolları düştü, elbisesi buruşturuldu.
Baba… diye fısıldadı. Sesindeki şaşkınlık Lale’yi paramparça etti.
Kararım kesin, dedi Kerem, kızına bile bakmadan. Kapıya yöneldi, sanki hiç umrunda değilmiş gibi. Lale, her şeyi unutup peşinden fırladı. Kapıya yetişti, ceketinin koluna yapıştı.
Nasıl yaparsın? O daha beş yaşında! Bugün onun doğum günü! sesi titriyordu ama dimdik durmaya çalıştı.
Ben otuz beşim, diye bir anda döndü, gözlerinde ne pişmanlık ne sevgi. Yeter, çok yoruldum. Bu ev, çocuk, aile… Benlik değil. Yakında kendime gerçek bir aile kuracağım.
Kapı öyle bir çarptı ki, boşluğun sesi evin her köşesine yayıldı. Konuklar birbirine bakıştı, biri özür dileyip aceleyle vedalaştı, bir diğeri ayakkabısını alelacele giydi, Lale’ye bakmamaya çalıştı.
Ece, pembe elbisesini hala ellerinde sımsıkı tutarak odanın ortasında kaldı. Sonra yavaşça yere indi, elbisesini göğsüne bastırıp sessizce ağlamaya başladı fısıltı bile yoktu, sadece gözlerinden yaş süzülüyordu
***
Kerem gittikten sonraki ilk aylar Lale için adeta bir serap gibi geçti. Günler ağır ağır birbirinin içine kaydı, gerçeklik uzak ve bulanıktı. Hayatını ev hanımı olarak kurmuştu Kerem hep öyle istemişti, “ev sıcak olsun, sen evde kal” demişti. O sıcak yuva şimdi göz göre göre dağılıyordu.
İşe girmek neredeyse tesadüf oldu, sanki kader tam zamanı gelince el uzatmıştı. Yakınlardaki alışveriş merkezinde yeni bir giyim mağazası açılmıştı. Korkusunu yenip eski CVsini götürdü üniversiteden kalan, on yıl önce terk edilen işinden. Yönetici kadın, güler yüzlü biriydi, CVye baktı, başını kaldırıp:
Tecrüben var, bakımlısın. Bir ay deneme yapalım.
Lale başını salladı, heyecandan sesi titredi. Hiç ummuyordu bu kadar çabuk olacağını. İlk ay çok zordu: Ürünleri öğrenmek, kasada durmak, müşteriyle baş etmek. Yavaş yavaş alıştı. İçinde ne kadar yorgunluk, kırgınlık olsa da yabancılara gülümsemeye alıştı. Maaşı azdı; ancak temel ihtiyaçları karşılıyordu. Ama yine de, kendi ayakları üzerinde durunca bir nebze rahat etti.
Kreş işi ayrı bir dertti, yer yoktu. Lale her gün dilekçe yazdı, müdürlerle konuştu, yalnız olduğunu, yardıma ihtiyacı olduğunu anlattı. Tek başına kavga etti adeta. Sonunda sonunda onu tam gün alacak bir yer buldu. Böylece kızı iş çıkışı alacak, kafası rahat olacaktı.
Bir akşam, Eceyi uyuturken, kızının sesi karanlıkta duyuldu:
Anne, babam bizi bıraktı mı?
Lale dondu kaldı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Nasıl cevap vermeliydi? Gerçeği söylese kızının kalbini bir daha toplayamaz mıydı? Tatlı bir yalan söylese güveni sarsar mıydı? Uzun düşündü, sonra yumuşakça:
Baban şu an bizimle olamıyor, dedi, sesini sabit tutmaya çalışarak. Ece’nin saçlarını okşadı, parmaklarının ucuna küçük başın sıcaklığı işledi. Ama seni sevdiğini unutma.
Ece bir süre sustu, gözlerini dahi açmadan kısık sesle:
Ama ben onu çok seviyorum…
Lalenin kalbi bir kez daha burkuldu. Hiçbir şey diyemedi, sadece örtüyü kızının üstüne çekip, yastığını düzeltti. Sonra mutfağa geçti, sandalyeye oturdu ve kendini bırakıp içini çekti. Gözlerinden yaşlar aktı sessiz, derin, biriken yükleri hafifletir gibi Camda şehir ışıkları parlıyordu, uzaktan arabanın homurtusu geliyordu ama küçük mutfakta sadece kendisi ve sessizlik vardı.
Bir süre sonra, Kerem’den ev için tapu paylaşımıyla ilgili resmi bir evrak geldi. Uzun süre açamadı, korktu. Sonunda okuduğunda buz gibi oldu içi: Ortak alınan ev yasaya göre bölünecekti.
Yardım lazım olduğu belliydi. Bir tanıdığın tavsiyesiyle avukata gitti, elinde bir tomar belge. Orta yaşlı avukat belgeleri inceledi, gözlüklerini düzeltti, sonra başını iki yana salladı:
Kanunen yarı yarıya. Ya kocasının payını satın alırsınız ya da evi satıp parayı bölüşürsünüz.
Lale cebindeki parayı kafasından topladı. Tutar komik sayılırdı evin yarısına göre. Akrabalara ulaşmaya çalıştı, borç istedi. Bazısı yardımcı oldu, bazısı imkânsızlık dedi. Yine de para yetmiyordu.
Satın, dedi avukat net bir şekilde. En azından küçük bir yer alırsınız veya kira ödersiniz. Yoksa açıkta kalırsınız.
Ev hızlıca satıldı. Emlakçı kısa sürede müşteri buldu ev bakımlı, güzel semtteydi. Piyasa fiyatı yarı yarıya bölündü. Lale’nin eline geçen para ya şehrin en sapa köşesinde küçücük bir daireye ya da düzgün bir ev kiralamaya yetiyordu.
Kira seçti. Aradı, buldu: Müstakil ama eski bir ev, küçük bir bahçe. Ev sahibi yaşlı bir kadındı, tatlı dilli, saçları kar gibi. Lale’nin durumunu sabırla dinledi, başını sallayıp:
Zamanında öde, ne kadar istersen kal. Ben öyle kiracı kovalamam, dedi.
Taşınmak tam bir sınavdı. Lale eski evle yeni ev arasında mekik dokuyordu. Eşyaları topladı, taşıttı. Ece, kutuların üstünde bacaklarını kucaklayıp sessizce olan biteni izliyordu. Son koli yeni eve taşınırken Ece yavaşça:
Anne, benim pembe odam nerede?
Bir çocuk cümlesiydi ama Lale’nin canını bıçak gibi kesti. Yanına çöküp kızı sarıldı, zor da olsa gülümsedi:
Beraber yapacağız, olur mu?
Öyle de oldu. Son paralarla, açık pembe boya, kelebek desenli duvar kağıdı, tüllü yeni bir yatak aldılar. Lale geceleri yorgunluğa rağmen odayı büyük özenle boyadı. İş bitince çay demlediler, kurabiye eşliğinde hayal kurdular; oda tamamlandığında nasıl güzel olacaktı.
Oda canlı bir ruha büründü. Kelebekler duvarda uçtu sanki, pembe duvar sıcacık bir hava kattı, tülden yatak gerçek bir masal köşesi oldu. Ece odada koşup kendini prenses sandı, gülüştü, Lale ona bakarken içindeki kırık umut yeniden yeşeriyordu.
İkinci iş ise tesadüfen çıktı. Çalıştığı AVM’de yeni bir kahveci açılmıştı. Önce hep uzaktan baktı, müşteriler sırada, baristalar ellerinden gelenin en iyisiyle çalışıyordu.
Bir akşam bir bardak çay almak için sırada baristaya yardımcı oldu, yoğun siparişi güvenle toparladı. Olayı izleyen işletme sahibi sonraki gün yanına gelip şükranla elini sıktı:
Akşamları 3 saat gelsene? Maaşı çok değil ama danışmandan daha iyi. Kızını da getirebilirsin, yanında çocuklar için oyun alanımız var hem de ücretsiz. Ne dersin?
Lale durakladı. Zaten vakti yoktu, ama o para şarttı. Hayal etti Ece’ye daha iyi kıyafet, sevdiği meyve, az da olsa bir gelecek Başını salladı:
Tamam, olur.
O günden sonra iyice yoruldu. Sabah altıda kalktı, Eceyi hazır edip kreşe bırakıp mağazaya gitti. Sekiz saat çalıştı, tost yiyip ikinci işe, kahveciye koştu. Kahve aroması, müşteri uğultusu arasında yeni şeyler öğrendi. Akşam eve çoğu zaman bitkin dönüyordu, bazen kanepede, uykuda kalıyordu.
Bir sabah Ece kreşe gitmeye hazırlanırken, Lale’nin üstüne ince bir battaniye örttü, elini omzuna koydu:
Anne, yoruldun, dedi.
Lale uyurken hafifçe gülümsedi, kızının elini sıktı, içinden senin için her şey diye geçirdi.
Ev satışından kalan parayı hemen harcamadı. Bankaya yatırdı, az da olsa her ay faiz geliyordu. O para, makine bozulsa, ayakkabı gerekse, hastalık çıksa, elinin altında güvence oldu.
Bir gün kızını kreşten almaya gittiğinde, kendisi gibi çocuğunu bekleyen bir adam gördü. Oğlunun adı Arda’ydı, adı Kaandı.
Siz Ecenin annesisiniz, değil mi? Bizimkiler aynı grupta. Ben Kaan.
Lale, dedi, yorgunluğunu gizlemeye çalışarak. Aklı evdeki işler, yarının hazırlıkları, çamaşırda kalmıştı.
Siz de tek başınasınız galiba, dedi Kaan, laubalilik olmadan, içtenlikle. Arabam var, isterseniz bırakabilirim.
Lale teşekkür etti ama reddetti. Hiçbirine güvenemezdi, minnet duymak istemiyordu.
Bir hafta sonra, yağmurlu bir gün, otobüs bozuldu. Durağın camından yağmur damlaları süzülürken Ece annesine sokulmuş, üşüyordu. Başka otobüs yok, yağmur çoğalıyordu.
Tam o sırada tanıdık bir araba yanaştı, Kaan indi:
Atlayın, bırakayım sizi. Böyle havada rezil olmayın.
Lale ilk defa kabul etti. Ece arka koltuğa geçti, içerisi ılıktı ve kahve kokuyordu Kaanın termosundan demek. Arka koltukta Arda dinozorunu gösteriyor, kendi dünyasındaydı.
Çok sağ olun, bugün sayenizde ıslanmadık, dedi Lale.
Önemli değil, böyle havalarda herkes yardıma muhtaç, dedi Kaan.
Sonrasında sık karşılaşmaya başladılar. Önce kısa sohbetler: Hava, çocuklar, Ece’nin ne izlediği Zamanla sohbetler samimi, içten bir havaya büründü.
Kaan ne öne çıktı, ne çekindi. Arada ağır poşetleri taşıdı, arada işten geç çıkan Laleye, Ece’yi ben alır eve bırakırım dedi.
İlk başta Lale çekinip hep reddetti. Kendini yetersiz hissetmek istemiyordu, bu onun sorumluluğuydu. Ama bir gün, iş çıkışında bacakları titreyerek aceleyle kreşe koşarken, Tamam dedi.
Sağ olasın, dedi arabada derin bir nefesle. Bugün kesin yetişemezdim.
Ne olacak ki, dedi Kaan.
Sonra Lale hayır dememeye başladı. Zamanla Kaanın desteği gerçekten işlerini kolaylaştırdı. Karşılık beklemiyor, jest yapmıyor, sadece insanca yardımcı oluyordu.
Bir gün birlikte parka gittiler, çocuklar önde oynarken Kaan şöyle dedi:
Her şeyi tek başına üstlenmek zorunda değilsin. Bazen başkasına yaslanabilirsin.
Lale ona, parkta yaprak toplayan çocuklara bakarken, uzun zaman sonra ilk defa yalnız olmadığını hissetti. Arada kendi gibi biri, zor zamanlarda omuz verecek biri vardı.
Ece ile Arda kısa sürede arkadaş oldu. Önce birbirini izleyerek, sonra salıncakta birlikte sallanarak, derken ayrılmaz bir ikili oldular. Kumla oynadılar, kelebek kovaladılar, çocukça en önemli meselelerde tartışıp barıştılar.
Lale ile Kaan parkta bankta otururken, sık sık sohbet ediyordu. Konular hep kendiliğinden açılıyordu; günün telaşı, işteki zorluklar, bir çocuğu yalnız büyütmenin sıkıntısı Sanki birbirine dert açmak için özel bir çaba harcamadan, kendiliğinden süren bir güven vardı aralarında.
Bir gün akşamüstü, hava serinlerken, Kaan birden sustu, Lale’nin gözlerinin içine baktı:
Eskiden, bir daha kimseyi sevmem sanıyordum. Sonra seni gördüm. Çok güçlüsün Lale Hem de çok kırılgan.
Cümleler aralarında adeta askıda kaldı. Lale yanıt veremedi; gözlerini kaçırdı, içinde sıcak bir sevinç dalgası dolaştı. Yıllar sonra, birinin içten itirafı onu güzellikle sarıp sarmaladı.
Zaman geçti. Lale ve Kaan’ın buluşmaları çoğaldı, sohbetleri daha derinleşti, yardımları sıradan hale geldi. Acele etmeden, baskı yapmadan, sessizce birlikte oldular.
Altı ay sonra, birlikte Kaanın evine taşınmaya karar verdiler. Ev geniş ve ferah, yüksek tavanlı, çocuklar için iki ayrı oda vardı. Kaan elleriyle çocuk odalarını boyadı, yatakları birleştirdi, raflar kurdu, askılıklar çaktı. Her şeyi çocuklara göre yaptı.
O taşınma günü evin ortasında durdu, Laleyi ve Ece’yi kucakladı:
Artık burası bizim evimiz.
Ece, yeni odasını gezerken aniden durdu, dönüp Kaan’a bakıp söyledi:
Baba.
Sözlerinde bir gösteriş yoktu ama herkesin boğazı düğümlendi. Kaan utandı ama gözleri ışıl ışıl oldu. Diz çöküp Ecenin ellerini tuttu:
Sen istersen, tabii ki.
İsterim, dedi Ece kararlılıkla.
Kaan gülümsedi, hepsini sarıldı. Evde taze boya kokusu, pencereden şehrin uğultusu, içeride ise huzur vardı. Gerçek bir yuvanın kokusu ve sıcaklığı…
***
Kerem üç yıl sonra birden ortaya çıktı. Lale neredeyse hiçbir haber beklemiyordu; hayatı yeniden kurmuştu, geçmiş uzak bir rüya gibiydi. Bir sabah, tanımadığı bir numaradan mesaj geldi: “Konuşmamız lazım. Parktaki kafede buluşalım mı?”
Uzun süre cevap yazamadı. Sonunda, “Tamam. Üçte.” diye yazdı.
Kafeye erken gitti, köşedeki masaya oturdu, bir Türk kahvesi söyledi ve beklerken düşüncelerine daldı. Kerem içeri girince neredeyse tanıyamadı: zayıflamış, saçında beyazlar, bakışlarında eski özgüven kaybolmuştu. Selam verip karşısına geçti, ellerini masaya koydu, sanki titremesin diye çabalıyordu.
Yan yan bakıp, yere bakarak konuşmaya başladı:
Eskileri düşündüm. Galiba acele ettik.
Lale ağırdan fincanı yerine koydu. İçi yine çekilse de, ses tonunu kontrol etti:
Acele mi ettik? Kızımızın doğum gününde, herkesin önünde bizi terk ettin. Şimdi “acele ettim” diyorsun.
Hata ettim, dedi Kerem, ilk defa gururu kırılmış gibi görünüyordu. O kadın Paramı aldı, arabamı, evimi. Ne aldıysa aldı, sonra çekip gitti.
Ve sen şimdi geri dönmek istiyorsun? dedi Lale, sesi sakindi. Beni, böyle kolayca terk edilebilen, şimdi elinde kalınca geri çağrılacak biri olarak mı görüyorsun?
Kerem suratını ekşitti, kollarını kavuşturdu, sanki kendini koruyordu.
Sen hep böylesin, dedi alınganlıkla. Ben sırf senin soğukluğun yüzünden ayrıldım!
Lalenin içi kaynamak üzereydi. Ama sabretti, bir nefes aldı:
Soğukluğum mu? Evin düzeni için hayatımı bıraktım, işimden oldum, her şeyi senin rahatın için yaptım, daha ne yapabilirdim?
Cevap vermeyi bıraktı. Tartışmaya, emeklerini ispatlamaya artık hiç niyeti yoktu. Geçmişin artık anlamı yoktu.
Bak, dedi net bir ifadeyle. Ben artık mutluyum. Ailem var. Hem beni hem kızımı seven bir eşim, başımı sokacak evim var. Hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum.
Kerem bir anda ayağa kalktı, yüzü kıpkırmızı, bir tokat yiyip de öfkelenen biri gibi. Bir adım gidip durdu, dudaklarını ısırdı. Sonra kendini tutamayıp fırladı:
Mutlu musun o ambulans şoförüyle? Bana inat mı yapıyorsun? Sen beni hiç sevmedin, yoksa biraz sabretseydin beklerdin!
Lale kımıldamadı. Dik oturup gözünün içine baktı, ne hiddet ne pişmanlık taşıyordu sesi:
Niye bekleyecekmişim? Sen bizi terk ettin! Hakaret ettin, başka bir kadına gittin. Neden aklımdan geçireyim ki seni?
Kerem birkaç adım yaklaştı, ağzı açıldı, biçare gözlerle baktı. Ama konuşacak takati yoktu. Son bir kez arkasına bakmadan hızlıca kapıdan çıktı.
Kapıda, bir saniye durdu, sanki dönecekmiş gibi oldu, ama sadece omzunu silkerek fısıldadı:
Pişman olacaksın.
Lale cevap vermedi. Orada, masanın başında uzun uzun oturdu, dışarıdaki akışı izledi, Keremin silueti kalabalığın arasında eriyip gitti. İçinde acı yoktu, ne de pişmanlık. Yalnızca tarifsiz bir rahatlama, sanki yıllardır zincirli bir yük nihayet sökülüp atılmıştı.
Soğuyan kahvesinden ufak bir yudum aldı. Tadı değişmişti ama fark etmedi. Eve gitmek istiyordu; Ece ve Kaan onu bekliyordu, dışarıda güneş parlıyordu ve sıradan bir gün başlıyordu ona hep özlediği huzurlu sıradanlık.
***
Eve varınca, kendini evdeki o sese bıraktı kahkaha, çocuk sesi, huzur. Ece ve Arda, yastıklardan kale yapmış, koşuşturuyorlardı. O çocuk neşesi, Lale’nin kalbindeki her gerginliği eritiyordu.
Kaan kanepede gazete okuyor gibi yapıyordu ama gözleri çocuklardaydı; yüzünde şefkatli bir gülümseme vardı.
Anne geldi! diye Ece bağırdı, Lale’nin bacaklarına sarılıp başını paltoya dayadı. Ardayla kale yaptık, bak ne kadar büyük!
Kız annesini kolundan çekti, ortadaki yastık ve örtülerden yapılmış kaleyi göstermek için. Arda da yanlarına koştu, soluğu telaşlıydı:
Ben de kalenin muhafızıyım! Hiç kimse geçemedi!
Lale gülümsedi, Ece’nin saçını okşadı, Arda’nın başını sıvazladı:
Harika olmuş. Ama bayrak eksik bence, birlikte yapalım mı?
Çocuklar hemen kağıt kalem aramaya koyuldu. Kaan yerinden kalkıp yanına yaklaştı:
Bir dakika gel, dedi.
Mutfakta Kaan su ısıttı, sonra kapattı, döndü:
Her şey yolunda mı?
Lale başını salladı, dudakları titreyerek:
Geldi. Kerem geldi, geri dönmek istedi.
Kaan şaşırmadı, hiç öfkelenmedi. Sadece yaklaşıp, ona sarıldı, gücünü ona hissettirdi.
Ne dedin? diye sordu Kaan.
Mutluyum dedim. Ailem var, hiçbir şey değiştirmeyeceğim, dedi Lale, sesi beklediğinden daha kararlıydı.
Kaan sıcacık gülümsedi. Onu başından öptü; her zamanki gibi, içini ısıttı.
Doğru söylemişsin, çünkü gerçek, dedi.
O sırada salon çalkalandı, kale devrildi, çocuklar yine güldü. Lale kahkahaya katıldı.
Hadi, yardım edelim, yetişemezler, dedi Kaana.
Gittiler, çocukların hayaline katıldılar. Lale, Ece ve Arda ile birlikte flama yaptı, Kaan kanepeden gülerek izledi. O evde hayatın sesi, samimi, gerçek bir aile sıcaklığı vardı.
Akşam, çocuklar uyuyunca Lale ve Kaan kanepeye yayıldı. O gün yorgundu ama içi rahattı. Lale başını Kaana yasladı, derin bir nefes aldı, yanındaki güvene şükretti.
Biliyor musun, dedi gözleri kapalı, O gittiğinde asla başaramam sanıyordum. Her şey çökecek, hiçbirine yetişemeyeceğim
Ama çökmemişsin, dedi Kaan. Çünkü güçlüsün, çünkü artık birlikteyiz.
O kadar sade söyledi ki, Lale gülümsedi. Başını kaldırıp baktı, gözlerinde minnetle:
O gün arabaya binmeyi reddetseydim? Belki her şey farklı olurdu
Kaan düşündü, pencereye baktı, şehir ışıkları parlıyordu, ay içeri sızıyordu:
Demek ki kader illa ki bizi buluşturacaktı, dedi. Böyle şeyler tesadüf değildir. Sen bana, ben sana yaratılmışız.
Lale başıyla onayladı. Hayatındaki iyi ya da kötü her adım onu buraya, evinin konforunda, tam yanında güven duyduğu adamla birlikte olmaya taşıdığını fark etti.
Ay ışığı odaya vuruyor, şehir uzaktan fısıldıyordu. Lale, Kaan’ın sıcak kollarında daldı; içinde tek bir huzurlu cümleyle: İşte hayatım… Şimdi gerçekten evim, ailem ve sevgim var.Sabaha karşı, mutfağın küçük penceresinden ilk ışıltılar süzülmeye başlamıştı. Lale yalnızca kendisinin duyduğu bir huzurla, evde dolaşan o küçük ayak seslerine ve mutlu fısıltılara kulak kesildi. Ece, pijamasının üstünden pembe pelerini takmış, mutfağa koştu.
Anne! Bugün günışığına kelebekler gelecekmiş, bak Kaan söyledi!
Lale gözyaşlarının kıyısında bir tebessümle kızına sarıldı. Dünün korkuları, ayrılığın acısı, yarım kalan hayallerin hüznü hepsi uzak bir masal gibiydi şimdi. Kaan bir fincan çayla yaklaştı, Ecenin başını okşadı, Arda uykulu bakışlarla yanlarına yürüdü.
Bir an için Lale hepsine tek tek baktı yeni ailesine, kendi gücüne ve yeniden yeşeren geleceğine. Kaybolmuş sandığı umut, hayatının kırık yerlerinden filizlenmiş, dallanmıştı. Her şeyle baş ettikleri için değil, başlarını yaslayacak, gülüşlerini paylaşacak insanları buldukları için güçlüydüler. Gerçek bir aile, birlikte iyileşen bir kalpti artık evleri.
O sabah sofrada üç bardakta çay buharı tütüyor, çocuklar neşeyle kahvaltı tabağındaki reçel kavgasına girişiyordu. Lale konserve camının kapağını açarken kendi içinde yepyeni bir hayatın kapağını da kaldırdığını hissetti.
O gün kalender bir mutlulukla, evin en küçük köşelerinde bile olmayan aile resimleri asıldı; Ece ile Arda el ele pencereye kelebek beklediler. Ve Lale, biraz yorgun ama bir o kadar mutlu, pencereden o büyük şehri ve kendini izlerken hafifçe fısıldadı:
Şimdi her şey tamam. Gerçekten tamam…
Hayat bir masal olmamıştı; ama belki de en güzel mutluluk, kayıpların ardından gelen bu sade, sessiz huzurdu. Evin içi kahkahayla, sevgiyle, umutla doldu ve Lale, yıllar sonra, sonunda öğrendi: Bir parça mutluluk, bazen koca bir ömrün en güzel hediyesi olabiliyordu.




