LİDE
Bugün yine aynadaki halime baktım, biraz öfkeyle pantolonumu ve gömleğimi tekrar koltuğun üstüne fırlattım. Pantolonun duruşu kaybolmuş, ütüsü dahi tahmin edilemeyecek kadar yıpranmış ve arka kısmı parlıyor, ayrıca son zamanlarda beş kilo kadar vermişim, iyice poşet gibi sallanıyor üzerimde. Gömleğe ise hiç girmeyeyim; açık mavi dediğimiz model şimdi soluk, tuhaf bir renge bürünmüş, manşetleri yıpranmış, yakası eğilmiş, resmen utanç kaynağı! Rahmetli Lide böyle bir gömlekle olsa olsa köy bakkalına bile bırakmazdı beni, o gömlekle ben üniversitede profesörlük dersi okutuyorum! Eskiden kıyafete hiç kafam takılmazdı ama her daim şık, derli toplu görünürdüm. Şimdi ise aynada kendime bakınca eski halimden eser yok
Düşünüyorum da, gömlekler nasıl değişirdi, ceketler, şık ayakkabılar nasıl gelirdi hiç anlamazdım bile. Dolabı karıştırmam ya da Lide’ye laf arasında Yarın toplantım var demem yeterdi. Gerisini o hallederdi. Lide… Ah be Lide, neden, neden böyle gittin? Ne düşündün, ne hissettin de bir anda hayatımdan çekip gittin?
Onu öyle bir ihanetle suçlayasım var ki… Neredeyse on yaş gençti benden, hayatı boyunca da ciddi hastalığı olmamıştı. O seferde de ufak bir ateş yaptı, üç gün halsizdi, sonra inatçı bir öksürük başladı. Aslında doktora da zorla gittik. Okullar açılmadan önce, öğretmenlerin sağlık raporu alması gerekiyordu; öylece diğer öğretmenlerle birlikte gitti sağlık ocağına. Rutin bir iş sandık… Sağlık ocağı da öyle büyük hastane filan değil… Ama oradan apar topar hastaneye yolladılar, o kabus başladı ve yeni yıla varmadan Lide yoktu artık…
Mantığım her şeyi kabul ediyor, ama sağlık ocağını içten içe hâlâ suçluyorum. Çocuk gibi düşünüyorum; madem hikaye orada başladı, suçlu da onlar…
Biz Lideyle, ben yüksek lisans ikinci sınıfında, kalkülüs dersini anlattığım dönemde tanıştık. Lide ise birinci sınıftı, küçücük, yanakları hep pembe pembe, kış günü dahi sapsarı çilli, küçük elleri kalem lekeli, kısa tırnaklarını yemiş… Aslında her zaman gösterişli, hareketli kızları beğenirdim. Ama onda, özellikle o parmaklarda bir sıcaklık, bir masumiyet vardı; onunla içten içe çabucak bağ kurdum. Farkında olmadan çıkışta birlikte yürür olduk, sonra eve bırakmalar, ardından Lidenin babaannesinin mutfağında mantı açmalar… Eee, sonrası zaten kaçınılmaz, nikah masasında bulduk kendimizi.
Kırk yıl yan yana, öyle hızlı geçti ki. Lide başta incecikti sonra epeyce kilo aldı, saçını kısalttı, günde iki paket sigaraya alıştı, matematik okulunda müdür yardımcısı oldu… Ama benim gözümde hâlâ o çocuk, o kısa tırnaklı minik eller, o dağınık saçlı kızdı. En özel, en güzeliydi. Hayatımız pastoral masal değildi elbet. Kırk yılda başımıza neler gelmedi! Benim ufak tefek günahlarım, hatta iki defa ciddi şekilde evden ayrıldığım oldu; Lide de boş durmadı, o da okulu himaye eden fabrikanın müdürüyle üç yıl boyunca gizli buluşmalar yaşadı. Ama iki kızımız oldu, onlar sayesinde yuvamız fırtınalara rağmen dağılmadı.
Düşününce ilk yıllarımızı, paramız yoktu, küçük evde baş başa yaşamak bile zordu. Sonra kızlarımız oldu; bütün hayatımız dağılmıştı; müzik okuluna, resim kursuna, ilkokula, buz patenine taşı, çocuk hastalıklarından baş kaldırma… Şimdiyse koskocaman ev, gençler tamamen kendi hayatlarına, torunları dahi bayramdan bayrama gösterebiliyorlar, bir başıma böyle anıların içinde savruluyorum. Düşünüyorum da, Lide gitti, ama bana bir talimat bile bırakmadı, bundan sonra ne yapmam gerektiğini söylemeden gitti…
Lidenin böyle bir şeyi yapmasını hiç beklemiyordum; hemen de idrak edemedim, cenazede bile neredeyse doğum günü kutlamasına katılmış gibi davrandım. İnsanlar arkamdan acı fazla değil galiba dediler, taziye ihtiyacı olmadığını düşündüler. Ama yanıldılar; ben derin acımı belki üç ay sonra, baharın gelişiyle anladım. Birden çöktüm; moralim yerle bir oldu, iyice zayıfladım, evde yalnız başıma kalamaz hale geldim.
Kızlarıma yanaşmak mümkün değildi. Biri bir gün Akdenizde deniz kaplumbağalarını kurtarır, başka bir gün kuş göçlerini izler, çevreci gruplarla dünyayı gezip dururdu. Diğeri ise evlendi, eşi ve çocuğuyla başka bir şehirde, bambaşka bir hayat kurdu; ben onun düzeninde fazlalıktan başka bir şey olmadım. Ben de, tıpkı başıboş bir kedi gibi, arkadaşların evine gitmeye başladım.
Tabii öyle misafirlikten de sayılmaz. Sabahın köründe gider, sessizce ne verseler yer, koltukta uyuklar, çay ve kekin yanında sessizce kırıntılara gömülürdüm. Kuytu bir köşede öylece otururdum, içimden artık kalkmam gerek deyinceye dek, sonra eve zoraki paldır küldür döner, sonra ertesi gün tekrar giderdim. Evdeyse neredeyse hiçbir şey yemez oldum. Kırk yıl Lideyle birlikteyken evin şefi bendi. Kendim için ocak başına geçmek istemiyorum artık… Görüntüm birden değişti; sanki yaşlandım, sanki eski kabuğumdan sıyrıldım… Arkadaşlarım bana evlenmen lazım diyerek seferber oldu.
Bugün yine beni birisiyle tanıştıracaklar. Bu defa Melahat Hanım’la tiyatroya gideceğiz. Olmayacağını biliyorum. Lideyle bile tiyatroya ancak onun hatırı için giderdim. O hayran hayran sahneye bakardı, programları saklar, sonra bana tekrar tekrar izlediği oyunu anlatır, ben de onu kıramazdım. Şimdi ise beni kolladıklarını sanan arkadaşlar, bana bilet temin ediyor; ben de onlara uyup hiçbir sevmediğim gösterilere gidiyorum. Sıkış tıkış koltuklarda, dar ayakkabılarla sırtım ağrıyorken, o ağır parfümlü kalabalıkta, Melahat Hanıma suyunu, bayat pastasını ikram ederken içimden eve, Lidenin kokusu sinmiş yastığa dönmenin hayalini kuruyorum. Fakat arkadaşı kırmak zor gelir, hem tek başıma da yaşayamam, en azından bunun da ne işe yaradığını hep anlamasam da, devam etmek gerek.
Melahat Hanım gayet hoş, bakımlı ve genç bir hanım çıktı. On beş yaş kadar benden genç, zarif, titiz, akıllı ve sosyal biri. Kendisini çok ilgiyle tanıtıyor, hafta sonunda birlikte planlar öneriyor. Oyun da iyiydi üstelik, kısa sürdü, arası yoktu. Aslında oyundan sonra yemeğe davet gerekirdi ama şansımız yaver gitti. Melahat Hanım’ın evi tiyatronun hemen yanındaymış, zaten güzel yemekler de hazırlamış, beni davet etti. Bu davetin hazırlıklı olduğu belliydi elbet, fakat ben o kadar mutfak sıcaklığına, ev ortamına ihtiyacım vardı ki hiç direnmedim.
Evi gerçekten çok şirindi; tertemiz, tatlı bir apartman dairesi, vanilya ve tarçın kokuları arasındaydı. Kendisi spor giysileriyle biraz daha gençleşmiş, mutfakta hünerli işlerle ilgileniyor, güzel sohbetler ediyor, bir an düşündüm: Evet, burada kalsam, bu pastane gibi evde yaşasam, geçmişim her gece üzerime o kadar çökmez, başka bir hayat başlasa…
Gece yarısı eve doğru çıkarken yarına randevumuz oldu: Koleksiyon Müzesine gideceğiz, sonra alışveriş yapıp bana yeni kıyafet alıp, Melahat Hanıma yakışır hale geleceğim, cumartesi de evde Melahat Hanım ve torunu ile öğle yemeği var. Aslında hafta sonu beraber dışarı gitmek, yazlığı da göstermek istiyordu ama kızı torununu birkaç saatliğine bırakmak zorunda kalınca, cumartesi ziyafet evde olacaktı.
Cumartesi sabahı kuaföre gidip beş yıl gençleştim, genç işi ekoseli gömleğimi ve pamuklu bol paça pantolonumu giydim, toruna çikolata ile çiçek alıp Melahat Hanıma doğru yola çıktım. Apartmanda nefis bir ördek ve unlu çörek kokusu vardı. Kendimi eski günlerdeymişim gibi melodiler mırıldanırken buldum.
Melahat Hanım beni o kadar neşeyle ve sevecenlikle karşıladı ki, sanki savaştan dönen birini karşılar gibi Hemen sofraya oturduk. Torununuz nerede? dedim. Şimdi çağıracağım, odadan çıkmak istemedi de. Ben o sırada çiçeği vazoya koydum, şarabı ve meyve suyunu açtım, ekmeği kestim. Az sonra, Sizi biriyle tanıştıracağım, Lide! dedi Melahat Hanım.
Karşıma koca gözlü, yanakları pembe, burnunda birkaç çil olan, bana kuşkuyla bakan, heyecandan baş parmağının tırnağını kemiren bir kız çıktı. O an içimden Burada düşüp ölmesem bari dedim ve hızla oradan uzaklaştım…




