Minnoş
Sevda, aklını mı kaçırdın sen? Müdüre Hanım seni mahvedecek bundan sonra!
Meryem, ne yapayım? Sokağa mı atayım? Yazık değil mi? Can taşıyor!
O yaşıyor da, senin yaşayacağından bir o kadar emin değilim, eğer onu burada bırakmaya kalkarsan.
Meryemciğim, yapma gözünü seveyim! Ne var bunda? Kaplan getirmedim ya, minicik bir kedi yavrusu. Biraz dursun, olur mu?
Beni ikna etmeye mi çalışıyorsun? Meryem gülerek bulduğu turuncu, minik misafirin başını okşadı. Sanıyorsun ki benim de içim taş? Nereden buldun bu zayıf, çelimsiz şeyi? Bir deri bir kemik! İzbe mi kaldı, hasta gibi duruyor, başını bile kaldıramıyor. Hay Allah!
Eve gelirken parkın orada buldum. Bugün nöbetten çıktım, üstüm başım yorgun. Bir baktım, yolun kenarında yatıyor. Ya çalılıktan çıkmış ya oraya atıp bırakmışlar. Kar neredeyse üstünü kapamış. Turuncu olmasa göremezdim vallahi. Aldım kucağıma, buz gibiydi. Önce öldü sandım, hiç nefes almıyor gibiydi. Ama sonra parmağımı kıpırdattı, yaşıyor diye anladım. Koştura koştura yurda geldim. Sevda süt ısıtmak için tencereyi açarken tebessümle bakıyordu. Girişte Fikriye Hanım bana bakıp ağzı açık kaldı vallahi.
Belli ki bu akşam kapını çalacak. Hadi hayırlısı! Hatırlıyor musun, geçen yıl Lale kedi getirmişti de az daha yurttan atılacaktı? Kural, kural! Hayvanla yurda gelinmez diyor Fikriye Hanım.
Meryem, ne olur kimseye söyleme? Sevda gözleriyle kapıya bakıyordu kaygılı. Eğer kontrol için gelir de ben yokken içeriyse, sakla onu olur mu? Sadece biraz süt ısıtıp geleceğim.
Hadi git! Meryem kediciği sardığı atkıyı kucakladı, boş sepetinden yünleri çıkardı. Bir şey görmedim, duymadım, bilmiyorum! diye şarkı söyleyerek sepetin kapağını kapattı ve göz kırptı. Hadi, korkma!
Sevda odadan çıkıp gidince Meryem sepetin içine bakıp iç çekti:
Ne talih! Hem de turuncusu! Yaşıyorsan yaşa minik, Sevda iyi kızdır, başına bir şey gelirse çok ağlar, bana da iş çıkarır.
Kedicik zor nefes alıyordu; gözleri kapalı, tepki vermiyordu.
Oda yavaş yavaş karanlığa gömülüyordu. Akşamın seriniyle birlikte gün yurdun üstüne çöküyordu ama Meryem ışığı açmak istemedi. Bu vakitleri severdi. Akşamı uzunca yaşamak istrdi. Hele ki ikinci vardiya çalışmadığı günler, eve gelince hemen yatağa girmek istemezdi. Sevda ile sohbet eder, dertleşirdi. Sevdanın Mahirle arasını sorardı. Derin bir iç çekti. Sevdanın işi gücü tamam, Mahirle nikah masasına oturacaklar. Peki ya Meryem? Bir boyu gösterişli olduğundan şehirlilerden ona kimse yanaşmıyordu. Köyde desen genç kalmadı. O kadar sene boşuna mı okudu? Bu şehirde işyerinde değer veriliyor, saygı duyuluyor. Geçen yıl izne giderken fabrika müdürlüğünden ödül almıştı. Kafasından, Kim bilir belki de babaannem haklı; eve, köye dönmeli miyim? diye geçiriyordu. Ama köyde iş mi var? Koyunculuk, biraz tarla… Boşuna mı okudu bunca yıl? Kendi kendine gülümsedi. Kısmet diyelim… Elbet bir gün olur!
Birazdan Sevda geldi, bir damlalık bulmaya çalışıyordu. Kediciği tabaktan içememişti, gücü yoktu. Meryem, Sevdanın gözü yaşlı denemelerini görünce elinden aldı kedi yavrusunu:
Ver bana!
Damlalığa süt çekip minik kedinin başını iki parmağıyla tutup ağzını yavaşça araladı:
Hadi ama! Buraya kadar geldin, pes etmek yok! dedi.
Kedi önce boğuldu sandı, öksürdü ama yavaş yavaş içmeye başladı.
Kedicikin adı Minnoş koyuldu. Fikriye Hanım aylardır odada bir üçüncü canlı olduğundan habersiz yaşadı; ta ki, yaz bir akşamı, açık pencereden bir yıldırım gibi turuncu bir gölge odaya dalana dek.
Bu da ne şimdi?
Bütün yurt ayaklandı.
Fikriye Hanım, nolur! Var ya, hiç görmediniz değil mi bir kedi burada? Çok uslu minnoş, bakın hiç sorun çıkarmadı, fareleri de yakalıyor!
Ne faresi? Burada fare mi var? Mis gibi tertemiz yurdumuz!
Tertemiz ya! Meryem kollarını göğsünde kavuşturup Fikriye Hanıma dikkatlice bakıp arkasında dönen Minnoşu ayağıyla hafifçe çekti. Fareler de bizim gibi örnek nizamlı! Tombul tombul! Minnoş her sabah yatağımın kenarına birini serip duruyor. Bir sabah göstereyim isterseniz, sadece biz övünmeyelim. Fabrika müdürünü de çağırırım, beraber bakarsınız.
Meryem, yeter! Fikriye Hanım biraz yumuşadı, bakışlarını Sevdaya çevirdi. Senin işin mi bu? Ya evlendiğinde ne olacak bu kedi, götürecek misin?
Bilmem ki. Benimle alıştı ama asıl sahibi sanki Meryem, özlüyor onu Sevda kucağına Minnoşu aldı…
Bak sen şu! Fikriye Hanım güldü. Onu adam gibi anlatıyorsun resmen. Sevda, o erkek değil, kedi! Karnı doydu mu tamamdır.
Bence öyle değil. Ona türlü türlü ilgi gösteriyorum, ama hep Meryeme yaklaşıyor, sarılıyor. Sevda kediyi Meryeme uzatıp müdüre kolunu doladı. Peki, izin var mı?
Uyanık seni! Fikriye Hanım parmağını salladı. Ne sesi çıksın ne görüntüsü! Yoksa sizinle birlikte ben de defolurum, bilesiniz!
Meryem, Sevda evlenince Minnoşla yalnız kaldı. Günler daha yavaş, daha kederli akmaya başladı. Fikriye Hanım Meryeme oda arkadaşı yerleştirmeye de yanaşmadı. Eski yurt can çekişiyordu. Gençler bir an önce yeni yurt bitsin istiyordu; inşaat bir duraklıyor bir başlıyordu. Meryem hafta sonları gider, işçilere yardım ederdi. O boş, yankılı koridorlarda dolaşırken, “Burada yaşam nasıl olacak?” diye hayal kuruyordu. O günlerin birinde de, hiç aklında yokken, kaderiyle karşılaştı.
Sinan da tıpkı Meryem gibi, başka bir şehirden gelmişti. Son çocuk, anne babasına bakmış, onları toprağa verdikten sonra İstanbula taşınmıştı. Burada ne evi ne arazi birikimi vardı ama burada hayatı daha hareketliydi. Etrafındaki kadınlar çoktu, ama Sinanın bir beklentisi vardı: Evleneceği kadında çeyiz, biraz imkan Meryem bu kritere hiç uymuyordu. Ama koca yapısıyla, dimdik duruşu ile koridorda yanından geçerken Sinanın gözleri dönmüştü.
Sinanın beceriksiz lafları, Meryemi başlarda çok güldürmüştü.
Aman Allahım, bana mı kaldı bu çocuk? Başını okşasam elimi uzatmam gerekecek; benden kısaymış, nereye sığdırayım? diye Sevdaya gülerek anlatırdı.
Aman Meryem, boya mı bakacaksın? Nasıl biri insan diye bak…
Bilmem ki Sevda deyip sessizleşirdi Meryem.
Yorucu günlerin sonunda Sevda bebeğini doğurunca Meryemin yalnızlığı daha bir belirginleşti. O arada Sinan odanın sık sık misafiri oldu. Minnoş onun varlığını hiç sevmedi. Sinan geldiğinde tıslayıp, sırtını kamburlaştırıyor, sonra pencereye atlayıp saatlerce oturuyordu. Meryem onu dışarı bırakıyordu, nasılsa gece döner, kenarda oturup dokundurtmaz, yemek yemezdi. Ne yaptığını, ne hissettiğini Meryem de anlayamıyordu.
Reva mı görüyor? Fikriye Hanım sorunca omuz silkerdi. Minnoş, Sinanı hiç sevmediği için akşamları Fikriye Hanımın odasına gitmeye başladı.
Belki hissediyor bir şey. Meryem, dikkatli ol şu Sinanla. Bir zarar verir, olan sana olur; sonra ne yaparsın?
Boş verin, Fikriye Hanım. O öyle biri değil. Güveniyorum.
Allah iyiliğini versin Sana kalmış.
Hem kedi hem Müdüre Hanım haklı çıktılar.
Meryem, ilk başta baş dönmesini, halsizliğini önemsememişti. Belki de yoğurt bozulmuştu, belki mantar, kaynının gelini göndermişti, ağzı bozuktu. Ama haftalar geçtikçe durum geçmedi. Başında durmadan ağrılar. Sevdayı parkta bebek arabasıyla karşılaşınca, uzun uzun anlatınca anladı ne olduğunu.
Meryem! Olacak şey mi? Kaç haftalık peki? Sinan biliyor mu?
Meryem, şaşkınlıkla sanki rüya görüyordu. Fikriye Hanımın sesini hatırladı birden:
Allah iyiliğini versin Dikkat et kızım
O ses onu kendine getirdi, eve koştu. Sinana açıklamalıydı. Artık özgür, umarsız hayat bitti. Gelecek düşünülmeliydi.
Ama Sinanın cevabı:
Üzgünüm, Meryem. Bilemem ki çocuk bana mı ait, bana uymuyor. Deyip Minnoşa tekme atınca Minnoş ise inatla patisine sarıldı, Sinan bağırdı. Meryem istemsizce güldü:
Bırak Minnoşum! Bozarsın kendini! Böyle birine gerek yok evimizde. Defolsun gitsin.
Sinan arkasına bile bakmadan gitti. Meryem ise uzun süre kapının önünde oturdu. Minnoş, sakinleşmesi için kucağına atladı. Normalde izin vermezdi ama o gece ona sığındı. Uzun uzun mırladı, ta ki Meryem tekrar kendini toplayana kadar.
Tamam, üzüldük. Bitti. Biraz çay içelim, sıcak olsun.
Oğlunun adını Kaan koydu. Nüfus müdürlüğünde görevli kıza dimdik bakarak:
Babası yok. Olmadı da. Sadece annesi olacak, yeter mi? dedi.
Sevda bebek için hazırlık yaptı. Fikriye Hanım da ikinci el ama gayet güzel bir bebek arabası buldu. Defalarca fabrika müdürüne çıktı, Meryeme daha iyi bir oda verilmesi için. Ama inşaat yine durmuştu.
Oda buz gibiydi; ne yaptıysa ısı tam tutmuyordu. Minnoş hemen Kaanın yanında yatmaya alıştı. O bebek ağladıkça yanına kıvrılır, o da hemen susardı. Meryem bu sahneye bakıp gülümser, elinden geldiğince Minnoşa bir ödül maması sunardı. Maddi sıkıntısı büyüktü, kardeşleri olmasa iyice kaybolurdu. Sinanın izine rastlanmadı, Meryem de aramazdı zaten. Ne gerek var, kendi yoluna baksın. O, oğluna odaklandı.
Ailesi, hastaneden çıkınca kalabalık geldi:
Yanağına bak maşallah, bildiğin aslan gibi çocuk olmuş! Meryem, tıpkı sana benzemiş!
Meryem bir süre yüzünü sakladı. Gözyaşı, annesinin yanında boldu. Kimse yüzüne bakıp laf sokmadı. Aksine, abisinin eşi mutfakta kucaklayıp kulağına fısıldadı:
Doğru yapmışsın! Sakın üzülme, Allahta bir. İyi biri bulunur, merak etme. Herkes Sinan gibi olmaz. Oğluna bak, biz hep yanında oluruz.
Ailesi sözünü tuttu. İki haftada bir köyden bir kardeşi gelir, elinde yiyeceklerle destek olurdu. Meryem içten içe neye sevindiğini anladı. Biraz sevgi, dost eli, güç veriyor insana. Yeter ki birin olsun. Destek, güven ve sevgi… Ağlasa da başını kaldırabiliyordu.
Kaan için kreş zor oldu. Çabuk hasta oluyordu; Meryem iş ve ev arasında zaman bölmeye çalışıyordu. Fikriye Hanım ve Sevda olmasa bırakır, köye dönerdi. Ama abisinin evinde sıkışmak da istemiyordu.
Kaan ateşle yatakta uyuyakalmış gecelerinde, Meryem geçmişini düşünür, Belki de herkes sevilmeyi hak etmiyor, hak eden birini bulmak zor, diye geçirdi aklından. Artık istemiyordu sözde aşk-mış, şiir-miş. Sadece yanında duracak, ona Çayını koydum, hadi oğlanın başında dursun şu gece, sen biraz uyu, diyecek birini istiyordu. Gün gelir hafta sonu onları hayvanat bahçesine götürür, Kaana balon alır, Meryemin çorbasına bir güzel övgü yapar ve kırık raftaki vidayı, duvara takar. Yanında olur, sesini duyar. Bu kadarı yeterdi.
Küçük, sıcak, huzurlu bir aile…
Bir gece, her şeyi değiştiren olay oldu.
Üç gündür Kaan ateşliydi, bir türlü düşmüyordu. Komşuları, çocuk doktoru Melahat Hanım, her gün uğruyor, Kaanı muayene ediyordu:
Şimdilik elimizden gelen bu. İyi bakıyorsun. Güçlü bünyesi var. Dayanacaktır.
Meryem oğlunu kucaktan indirmedi. O ağladıkça içi sızladı. Fikriye Hanım bir kap taze et suyu getirdi, Kaanı öptü:
Alev gibi yanıyor!
Ne yapsam, düşmüyor ateşi.
Belki de iyi, bak, vücudu savaşıyor! Doktor öyle diyor.
Bilmez miyim? Ama kıyamıyorum, daha küçücük.
Geçecek! Ama kendini bitirme, bak o zaman faydan dokunmaz. Yemeğinizi yiyin, uyu dinlen.
Meryem başını salladı, oğluna kompres hazırlamaya başladı. Fikriye Hanım usulca çıktı.
Minnoş Kaanın yanında yatıyor, kuyruğunu oynatıp çocuğa oyun yapıyordu. Kaan uyuyunca Meryem soğuyan tencereyi alıp mutfağa geçti.
O sırada bir gürültü, bir cam kırılması ve Kaanın ağlaması… Koşarak döndü. Kapıdan içeri girince, nefesi kesildi. Sonra tabureyi kaptığı gibi saldırdı.
Kocaman bir fare içeri dalmıştı. Minnoş, turuncu bir yıldırım gibi fareye saldırmış ama bir kulağı yırtılmış, yanakları kanıyordu. Meryem, tam elini kaldıracaktı ki, Minnoş var gücüyle farenin boğazına yapıştı. Boğuşmadan sonra kediyi fareden ayırmayı başaramadı.
Minnoşum, aferin sana! Bitti, geçti! Hadi artık bırak!
Kedicik, bir çocuk gibi inlerken, Kaan yine ağlamaya başlamıştı. Meryem korkuyla baktı, Kaanın yatağında ikinci bir fare! Hemen oğlunu kaptı, kapıyı açtı, koridora bağırdı:
Yardım edin!
Bir saat sonra, oğlunu sımsıkı sarıp Fikriye Hanımın evine gitti. Fikriye Hanım ona yedek anahtar verdi, Minnoşa da göz kulak olacağını söyledi.
Olacak iş değil! Fareler basmış! Geçen hafta ilaçlamakla bitmezmiş demek! Fikriye Hanım öfkeliydi, bu binaya çare bulamamıştı. Çaresiz kalan insan daha çok öfkelenir.
Odada temizlik yaptıktan sonra Minnoşu kendi nöbet odasına aldı, yaralarını sarmaya başladı.
Sen bir kahramansın Minnoş! İyi ki kalmasına izin vermişim, iyi ki! Senin gibisini zor bulurlar!
Minnoş yerinden kalkmıyor, iştahsızdı, nefes nefeseydi. Fikriye Hanım sabah kendi evine geçip Meryeme haber verdi:
Oğluna bakarsın değil mi? Ben veterinere götürsem en iyisi, diyorsan hemen toparlanmalı! dedi.
Haklısın! Nerede veteriner var burada?
Yurdun bir üst sokağında veteriner var, sorarsın hemen. Hadi acele et!
Meryem neredeyse koşarak yurda gitti. Minnoş yatakta, zar zor nefes alıyordu.
Minnoşum! Tut dayan! Çabuk olacağım!
Veteriner kliniğine vardığında, önüne çıkan genç kadını dinlemeden seslendi:
En iyi veterineri istiyorum! Hemen!
Hemşire bir bakış attı, Meryemin haliyle karşılaşınca hemen içeri gitti ve koridorun ucunda dev gibi bir adam belirdi.
Ne vardı? Kalın bir ses patladı. Meryem hiç cevap veremedi önce.
Kendine gelince, kucağındaki kediyi adama teslim etti:
Bakın, ölüyor…
Bunu kim yaptı? Adam Minnoşu evirip çevirip inceledi.
Fare ısırdı.
Baksana, dışarıdan gelmişe benzemiyor, çok bakımlı…
Benim kedim.
Bu fareyi nerede buldu peki, dışarı mı bırakıyorsun?
Yok, odada buldu.
Hay Allah!
Daha çok mu sorgulayacaksınız? Ölüyor! Oğlumu kurtardı. Lütfen, yardım edin!
Bağırmana gerek yok. Benim adım Tolga. Sizin?
Meryem!
Güzel! Tanıştık demek. Gelecekte unutma, sakin konuş, daha iyi yardım ederim.
Veteriner başıyla onayladı:
Kahramana yardım edeceğiz, üzülmeyin.
Yıllar sonra; büyük turuncu Minnoş usulca çocuk odasına girer, etrafı dolaşır ve beşiğe atlar. Kaan divanda, yeni doğan Aylin beşikte olacaktır. Minnoş, kızın yanına kıvrılır, mırıldanır; Aylin elini tüylerine daldırır, annesiyle babasının varlığında huzur içinde uyuyacaktır. Meryem oğluna yorganı çeker, kızının ayağını düzeltir; eşinin omzuna yaslanır:
Ne harika dadı değil mi Tolga?
Daha iyisi olamaz. Tolga, zamanında ameliyat ettiği kulağının arkasını kaşır. Sen o gün bana bağırmasan, ben de üç gün boyunca tedavi etmesem bu kedi bulunmazdı.
Bu kedi altın gibi, bak ne de güzel ışık saçıyor.
Minnoş uzanıp Meryemin avucuna kafasını koyar. Sonra Aylinin yanına kıvrılır. Meryem gece lambasını kapatıp eşiyle birlikte odadan çıkar. Çocukları hiç karanlıktan korkmamıştır, çünkü ne zaman hatırlasalar Minnoş hep oradadır. Onun yanında korkuya yer olmaz.




