On altı yaşındaki oğlum, her sabah onu okula üç sokak ötede bırakmamı istedi. Nedenini sonunda takip ettiğimde öğrendim ve kalbim paramparça oldu.
Altı aydır, Mert aynı isteği tekrarlıyordu. Anne, beni Lale Sokak ile Çınar Caddesinin köşesinde bırakabilir misin? Okulun önünde değil, başka tüm ebeveynlerin yaptığı gibi değil; üç sokak ötede. Başta bunun tipik bir ergenlik sıkıntısı olduğunu düşündüm. On beş yaşındaydı, lise ikinci sınıftabu yaşta anneyle görülmek bile sosyal bir intihardı neredeyse.
Tabii canım, diyordum. Köşede arabayı durduruyordum, çantasını kapıp el sallıyor, ardından ben işe giderken bu durumu hiç kafama takmıyordum.
Geçen salıya kadar.
O sabah dişçiye randevum vardı ama son dakika iptal oldu. Saat 08:15 civarı, Merti bıraktıktan hemen sonra okulun önünden geçiyordum. Mert okula doğru yürüyordu ama yalnız değildi. İki çanta taşıyordu: biri kendi çantası, diğeri ise küçük, pembe ve üzerinde unicorn etiketleri olan bir çanta. Yanında ise yedisekiz yaşlarında, elinden tuttuğu küçük bir kız vardı.
Aracımı okulun otoparkına çektim ve uzaktan izledim. Mert, kız çocuğunu ilkokul kapısına kadar götürdü. Diz çöküp saçını düzeltti, ona bir şeyler söyledi ve küçük kız gülümsedi. Sonra pembe çantayı verip onun içeri gittiğinden emin oldu. Ancak o zaman kendi okuluna doğru yürüdü.
Arabamda şaşkınlık ve merak içinde kalakaldım. Kimdi bu küçük kız? Okul sekreterliğini aradım.
Merhaba, ben Derya Yalçın, Mert Yalçının annesiyim. Size ilkokul hakkında bir şey soracaktım. Öğrencilerinizden adına Duraksadım, kızın adını bile bilmiyordum.
Kim demiştiniz? dedi sekreter.
Pardon, yanlış oldu galiba, dedim ve kapattım.
Tüm gün kafamda bin bir soru, hiçbir şeye odaklanamadım. O akşam yemeğinde, laf arasında sordum, Okul nasıldı?
İyiydi, dedi Mert, her zamanki gibi.
Bir şey oldu mu ilginç?
Hayır, pek bir şey yoktu.
Yalan söylemiyordu ama bir şeyleri de anlatmıyordu. Ertesi sabah, yaptığım pek hoşuma gitmese de onu köşede bıraktıktan sonra arabamı yakına park ettim ve yürüyerek gizlice takip ettim.
Mert, iki sokak yürüdükten sonra, eski bir apartman binasına girdi. Beş dakika sonra, elinden aynı küçük kızın elini tutarak çıktı. Kızın üstünde küçük gelmiş bir tişört, dizlerinden yırtık bir kot vardı. Saçları dağınıktı ve taranmamıştı.
Mert, apartmanın önünde diz çöküp sırt çantasından bir tarak çıkardı. Kızın saçını, yüzlerce kez yapmışcasına nazikçe taradı. Sonra yanındaki beslenme çantasını çıkarıp kıza verdi. Kız çantayı pembe sırt çantasına yerleştirdi ve el ele okula doğru yürüdüler.
Ben ise uzaktan, güneş gözlüğümün ardında gözyaşlarıyla izledim. Mert yine aynı şeyi yaptı; onu ilkokul kapısına götürdü, içeri girdiğinden emin olup kendi okuluna gitti.
O gün eve döndüm, ne yapacağımı bilemeden bekledim. Mert akşam eve gelir gelmez, onu mutfak masasında bekliyordum.
Otur, dedim. Konuşmamız lazım.
Mert olduğu yerde dondu. Ne hakkında?
Her sabah okula götürdüğün küçük kız hakkında.
Yüzü bembeyaz oldu. Anne
Kim o, Mert?
Yavaşça oturdu, gözleri endişeyle doluydu. Adı Elif, dedi kısık bir sesle.
Neden onu okula götürüyorsun?
Masaya bakıyordu. Çünkü başka kimsesi yok.
Ne demek bu?
Derin bir nefes aldı, O, Yedinci Sokaktaki apartmanda oturuyor. Annesi çoğu zaman evde yok. Gece çalışıyor, bazen sabaha kadar gelmiyor.
Yüreğim bir kez daha sızladı.
Elif sekiz yaşında anne. Okula bazen hâlâ karanlıkken, tek başına yürüyor. Altı ay önce bir sabah gördüm. Tek başına, ağlayarak gidiyordu. Çantası açıktı, eşyaları yere dökülüyordu. Birkaç büyük çocuk alay ediyordu. Eşyalarını toplamasına yardım ettim. Annesini sordum. Annem uyuyor, uyandıramıyorum dedi.
Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
O daha çok küçük anne Korkuyordu, açtı, çok yalnızdı.
Sen de ona eşlik etmeye başladın, dedim sessizce.
Başını salladı. Her sabah gidiyorum. Uyanıp giyindi mi diye bakıyorum. Saçını tarıyorum, daha kendi başına yapamıyor.
Beslenme çantası?
Her gece ona hazırlıyorum. Çünkü bazen aç gidiyor okula, akşam yemeği de yemeden uyuduğu oluyor, annesi bazen alışveriş yapmayı unutuyor.
Elimi ağzıma kapattım. Bana neden anlatmadın?
Durumuzu biliyorsun anne dedi. Belki bıraktırırsın diye korktum. Tehlikeli, bize ne, kendi hayatınla ilgilen diyebilirsin sandım. Ama onun kimsesi yok, bana ihtiyacı var. Eğer gitmezsem, yine yalnız yürüyecek, aç kalacak, korkacak.
Ona sarıldım. Hiçbir şeye son verme, Mert. Ama bunu birlikte ve doğru şekilde yapacağız.
O akşam Elifin apartmanına gittik. Kapıyı yirmili yaşlarında, yorgun bir kadın açtı; üzerinde garson üniforması vardı.
Buyurun? dedi.
Merhaba, ben Derya Yalçın. Oğlum Mert, kızınız Elifi okula götürüyor.
Kadının yüzündeki ifadeler utanç ve savunma arasında gidip geldi. İstememiştim bunu
Biliyorum, dedim yumuşakça. Ama altı aydır böyle.
Başını eğdi. Gece vardiyasında çalışıyorum. Işıkları açık tutmak için uğraşıyorum. Bazen sabaha kadar gelmiyorum, o yüzden Elifi zamanında kaldıramıyorum.
Buraya sizi yargılamaya gelmedim, dedim. Yardım için geldim. Biz bir düzen kurmak istiyoruz; Mert Elifi okula götürmeye devam etsin, beslenmesi hazırlansın. Siz geç geldiğiniz zamanlarda Elif bizim eve de gelebilir, akşam yemeğini birlikte yiyebiliriz.
Kadının gözleri doldu. Neden böyle bir şey yapmak istersiniz?
Çünkü oğlumdan çok önemli bir şey öğrendim, dedim. İhtiyacı olana sırtımızı dönmeyiz, yardım ederiz.
Adı Asumandı. Kapıda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O kadar uğraşıyorum, ama biliyorum ki yetmiyor.
Bırakın birlikte destek olalım, dedim. Lütfen.
O günden beri dört ay geçti. Elif artık haftada üç gece bizim evde. Akşam yemeğini yiyor, ödevlerini mutfak masasında yapıyor ve köpeğimiz Pamukla oynuyor. Asuman işine gidiyor, endişelenmiyor. Mert hâlâ Elifle okula gidiyor, ama şimdi ikisini de ben arabayla bırakıyorum. Her sabah, Mertin Elifin saçını taradığını ve onun ihtiyacı olan her şeyin tamam olduğunu gördüğümde gururumdan nefesim tıkanıyor.
Geçen hafta, Elifin öğretmeni beni aradı. Evde ne değişti bilmiyorum ama, Elif bambaşka bir çocuk oldu. Mutlu, derslerine odaklanıyor, notları yükseldi. Bana artık ağabeyi olduğunu söyledi.
Merte baktım; Elife matematik çalıştırıyordu. Gerçekten de bir ağabeyi var, dedim. Hem de müthiş bir ağabeyi.
Dün Asuman telefon etti; işyerinde gün içi vardiyasına geçmiş, maaşı artmış, sigortası olmuş. Sevinç içinde ağladı, Artık Elif okuldan gelince evde olabileceğim, tekrar gerçek bir anne olabileceğim.
Sen her zaman annesiydin, dedim. Ama yalnızdın, şimdi yalnız değilsin.
Bana sarıldı. Bize acımadığınız, yargılamadığınız ve yardım ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Bence asıl Merte teşekkür edin, dedim. Elifi ilk gören ve yanında olan oydu.
Bu sabah, Elif koşarak geldi, elinde bir resimle. Dört kişi el ele tutuşuyordu: Bu ben, annem, Mert ve Derya teyze, dedi gururla. Biz bir aileyiz.
Haklıydı. Kan bağımız yoktu, ama gönül bağı vardı. Oğlum, yardıma muhtaç bir çocuğu görüp onun yanında olmayı seçti. Bana da aile olmanın sadece kan bağıyla değil, yanında olduğumuz insanlara verdiğimiz sevgiyle mümkün olduğunu gösterdi.
Bir çocuğun zorlandığını görürseniz, kafanızı çevirmeyin. Bir ebeveyn zorda ise, hemen yargılamayın. Yardım etme gücünüz varsa, yardım edin. Çünkü, belki bir yerlerde yalnız başına, korkarak ve aç bir şekilde okula yürüyen bir çocuk vardır. Hayatını değiştirmek için sadece bir kişinin ona Artık yalnız değilsin demesi yeter.
O kişi olun. Oğlum gibi, ben olmaya çalıştığım gibi Hayatları değiştiren şey para, sistemler ya da programlar değil; dünyaya bilinçle bakan ve asla sırtını dönmeyen bir kişidir.
Ve hikâyenin bana öğrettiği şey şu oldu: Sevgiyle inşa edilen aile, en güçlü ailedir.



