Veronika bir türlü mutluluğu bulamıyordu. Kırka yaklaştı, hâlâ yalnız. Oysa Allah ona her şeyi vermişti: akıl da güzellik de vardı. İşi mükemmel, maaşı yüksek, ama kadınca bir huzur bulamamıştı.

Nihal bir türlü kendi mutluluğunu bulamıyordu. Neredeyse kırkına basacaktı ama hâlâ yalnızdı, tek başına. Oysa Allah ona her şeyi vermişti; akıl da vardı, güzellik de İşi iyiydi, maaşı da yüksekti ama kadınca bir mutluluk yoktu hayatında.

Annesi Emine Hanım ve babası Ahmet Bey de, kızlarının haline çok üzülüyorlardı. Daha çok manevi olarak yanında olmaya çalışıyorlardı tabii. Maddi anlamda ise Nihal, istese onlara dahi yardım edebilirdi ama anne babası hep kabul etmezdi.

“Sen yanımızda kal, yavrum, evimizde yer bol! Paranı da sakla, bir gün mutluluğunu bulduğunda lazım olur,” derdi Emine Hanım ile Ahmet Bey.

Her gün Nihal işten yorgun argın gelip kapıdan içeri girince, içleri buruk olurdu:

“Ah yazık sana, yavrum, seni senden başka kim acıyacak, bizden başka kim halini anlayacak?” diye iç çekerdi annesi.

“Bir gün biz bu dünyadan göçüp gittiğimizde, sana çok zor olacak! Kendini anlatacak, derdini paylaşacak kimse bulamayacaksın!” diye eklerdi babası.

Üçü bir olup televizyonun karşısına kurulur, günler geçer, yıllar birbirini kovalar, o mutluluk arayışı hep sürüp giderdi. Sıkıcıydı; insanın içi geçecek gibi olurdu bazen.

Babası Ahmet Beyin Bir gün biz de olmayacağız! demesi ise tuhaf gelirdi Nihale. Oysa Emine Hanım ve Ahmet Bey, Nihali 19 yaşlarında büyük bir aşkla evlenince dünyaya getirmişlerdi. Daha erken değildi bu laflar sanki…

Nihal, üniversite yıllarında da birine gönül vermişti: Haluk. Haluk, iri yarı, hafif sakar bir delikanlıydı. Oldukça eğlenceliydi ama nereye gitse, ne yapsa bir şeylere çarpar, bir şeyleri devirir, kırardı sürekli.

Emine Hanım alay eder, ona “Koca Haluk, kırık tabak!” veya “Yürüyen felaket” derdi.

Ahmet Bey de Haluk’un sakar yürüyüşünü, her düşeni yakalama çabasını komikçe taklit ederdi.

“Bak kızım, bu çocuğun eline ne geçerse kırıyor, neye dokunsa bozuyor! Sana uygun değil, mutluluğun orada değil,” diye Nihali yavaş yavaş ondan soğuttular.

Damlayan su taşı deler misali, zamanla Nihalin gözünde Haluk gerçekten bir kaybedene dönüştü.

Oysa aile yanılmıştı: Haluk üniversiteyi bitirdi, kendi hukuk bürosunu açtı, sakarlığını sevimli bulan başka biriyle evlendi. Sonra da şehir dışında, büyük bir evde, kendi düzenini kurdu.

“Yavrumun mutluluğu hâlâ ortada bir yerlerde, bulacak elbet!” diyerek kendilerini ve kızlarını teselli etti Emine Hanım ve Ahmet Bey.

Aslında aileleri, samimi, sıcak bir aileydi. Birkaç ay önce hep beraber Antalyaya tatile gitmişlerdi. Şimdi akşamları, neşeyle o tatilin fotoğraflarına bakmayı alışkanlık edinirlerdi; nasıl güneşlendiklerine, neler yediklerine içtiklerine gülüp eğlenirlerdi. Güzel bir tatildi.

Nihal burada Burak adında bir adamla tanıştı. Kendisi Belarusluydu.

Ama bu talibe de, Emine Hanım ve Ahmet Bey, her zamanki gibi takılıp alay ettiler:

“Bak hele, nereden çıktı bu ‘Burakla Burak gibi bir tatil aşkı!’ Ahahaha,” dedi Emine Hanım.

Ahmet Bey ise yastığı göbeğine tıkıştırıp, otel odasında ağır ağır yürüyerek Burakın kilolu halini canlandırdı.

Nihal, Buraka yapılanlara biraz da alındı; çünkü Burak kilolu falan değildi. Sadece yapılı biriydi ve birlikteyken sohbetleri çok hoştu. Gökyüzü, yıldızlar hakkında öyle güzel şeyler anlatıyordu ki Akşamları deniz kenarında gökyüzünü gösterirdi Nihale. Nihal, ailesine inat, Buraka telefon numarasını verdi.

Eve birlikte dönüp Ankaraya vardıklarında, Emine Hanım kızının Burakla hâlâ görüştüğünü duyunca hemen karşı çıktı:

“Tatil aşkları olacak iş değil! Sonu hep hüsran olur onların!”

Ne Nihalin ne de Burakın ailesi vardı evli; ama önemli olan, bu ilişkinin bir tatil ilişkisi olmasıydı, yoksa başka bir şey değildi.

“Kendi mutluluğunu ara kızım! Sana her zaman destek oluruz, bizim kapımız sana her zaman açık güzel yavrum!” diye gönlünü almaya çalıştı babası.

Yaz gelince üçü hep birlikte, hevesle ailece yazlıklarına, Sapancadaki küçük bahçeli evlerine gittiler. Nehir, doğa, elma ağacının gölgesinde yapılan çay saatleri Mangal başında etler, bol sebzeli salatalar Bütün sebze ve meyveler ellerindendi. Komşuları da ara ara sohbete gelirlerdi. Bir seferinde de komşularının oğlu Tolga, beş yaşlarındaki oğlu Alperle geldi. İkisi de sarı benizli, mavi gözlü ve çilli çocuklardı. Kulakları da bir o kadar kalkıktı.

Komşular daha sonra anlattı ki Tolga’nın eşi onu bırakmış, zengin bir iş adamıyla gitmiş. Çocuğu da fena halde babasına benzediği için, o adam çocuğu yanında istememiş. Annesine benzeseydi belki başka olurdu. Öylece Alper de babasıyla kalakalmıştı.

Nihal, hem Tolgayı hem de Alperi çok sevmişti. İkisinde de insani bir sıcaklık, yufka yürek vardı. Aralarındaki çekimi ilk başta herkes gördü. Küçük Alper de Nihale pek kanı kaynamıştı.

Emine Hanım yine kızıyla dalga geçti: “Tolga, bahçedeki tüm havuçları kemirmiş, bir tane bırakmamış! Kesin komşunun oğlu bizim kıza layık olsun diye buraya çağrıldı! Neyine lazım dul, çocuklu adam?”

“Başarılı bir adam olsa, karısı bırakır mıydı canım böyle küçük bir çocukla? Güveni yoktur demek ki,” diye ekledi Ahmet Bey.

İlk defa Nihal babasına karşı çıktı:

“Tam tersine baba, iyi bir adam olduğunu bildiği için kadın bırakıp gitti! Emin ki çocuğu güzelce büyütür, kötü alışkanlık edinmez!”

“Yok Nihalcim, o senin mutluluğun değil! Kendi nasibini ara. Biz senin kendi çocuklarını sevmek isteriz, yabancı çocuğu değil! Küçük elleri, minik ayakları evde duymak isteriz” dedi yine annesiyle babası.

Ahmet Bey ve Emine Hanım, komşularla tüm bağı kopardı. Sert laflarla hem onu hem de Tolgayı içlerinden attılar. Akşam çayları, eskisi gibi tat vermemeye başladı. O yaz da hasret ve hüsranla geçti.

Nihal ise hem Tolgaya hem de Alpere bütün kalbini vermişti. Ailesini çok sevse de, onları üzmek istemediğinden, gönlündeki sevdayı gizledi. Hatta bazen yanlış kişiye âşık olduğu için suçlu hissetti kendini; annesiyle babasının düşündüğü gibi biri değildi Tolga. Yaz bitiminde, üçü birlikte şehirdeki dairelerine döndüler.

Anne babası Nihali sevmeye devam etti. Sonbaharın serin akşamlarında, ne şakayla ne ciddiyetle Tolgadan ve Alperden hiç bahsetmediler.

Bir gün, outside, Nihal, küçük bir sarı kedicik gördü. Akılsız, ıslak bir arabanın tekerinin altına sığınmış, yağmurdan kaçmış. Minicik, yalnız ve çaresiz bir miyav! Annesi yoktu, tıpkı Alperin de annesi olmaması gibi. Koca dünyada tek başına, bir başına O anda, teker bir anda dönse, küçücük hayatı son bulacaktı.

Nihal, düşünmeden ellerini uzatıp minik kediyi aldı, ceketinin altına sakladı. Islak, kirliydi ama ona bakmak, ısıtmak istiyordu.

Eve götürdü, havluyla kuruttu, bir tabağa süt koydu. Mutfağın zeminine oturup, kedinin iştahla süt içişini izledi. Minicik pembe dili hızlı hızlı çalışıyordu; motorlu bir kepçe gibi.

“Çok aç kalmış zavallıcık!” diye düşündü Nihal.

Derken, Ahmet Bey elinde gazete mutfağa girdi, arkasında Emine Hanım. Kedicik karşılarında, ama yüzlerinde bir gram şefkat ya da merhamet yok; daha çok panik ve öfke vardı: “Şimdi bu ne olacak, bu kediyle ne yapacağız?”

Küçük kedi doymuş, tatlı tatlı esnedi. Sonra uygun sandığı köşeyi buldu ve küçük bir çiş yaptı. Nihal henüz peçete uzatamamıştı ki Emine Hanımın çığlığı yükseldi:

“Şunu hemen at dışarıya! Evi mahveder, mobilyayı tırmalar, duvarı deler! Ahmet, sen de bir şey söyle! Bizim evimiz bunca pireli hayvana uygun değil!”

“Aynen, kediden leş kokacağız, kim bize yaklaşır ki sonra?” diye babası da eklendi.

“Anne, baba, daha yeni doğmuş, alışır, tırmalama tahtası alırız, kumunu koyarız! Bakın ne kadar tatlı hayvan!” diye savundu Nihal. Kimin neye zararı vardı ki bu evde, koca evde yer bol, kimsede alerji yoktu.

“Hayır, olmaz, istemiyoruz,” diye inat etti annesi.

“Bak kızım,” diye başladı babası, “anlıyorum merhamete geldin, ama bunu barınağa ver. Almazlarsa, haber gazeteye çıkar, tehdit et!”

Nihal, sessizce kedisini kucağına alıp kapıyı çekip çıktı.

İçinde derin bir sızı vardı. Kırk yaşına gelmişti, ne çocuğu vardı, ne eşi, ne kendisine ait bir yuvası Hatta, evinde bir kedi bile besleyemez durumda olmak içini acıttı. Artık kendine ait, küçücük de olsa bir yeri olmalıydı; en azından kendi olabileceği bir odası

Barınağa gitmek yerine, ilk rastladığı emlak ofisine uğradı.

Orada ona, ev sahibi tarafından “Evcil hayvan olabilir” şartı konmuş bir küçük daire buldular.

Nihal ilk defa kendisini gerçek bir evin sahibi gibi hissetti. Önce kediye gerekli her şeyi aldı. Veteriner kedinin dişi olduğunu, iki aylık civarında bulunduğunu söyledi. Nihal ona Mercan adını verdi.

Kendi içinde, biraz daha mutlu olmaya başladı. Mercana bakarken aklına hep Alper ve babası Tolga geldi.

Bir gün telefon çaldı. Nihal bu aramayı hiç beklemiyordu. Ahmet Bey ve Emine Hanım, yazlıktaki komşularla iyice küsmüştü. Ama Tolga yine de aradı!

“Selam! Nasılsın?” dedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi. “Bak Alper de sana bir şey söylemek istiyor!”

Nihalin aklına, Alperin çilli yüzü ve neşeli gözleri gelince, hemen yüzü ısındı.

“Nihal abla! Seni çok özledik, gel bizimle kal! Hem babamla ben seni bekliyoruz!” diye telefonda çocuk sesi duyuldu.

“Gelebilirim ama yalnız olmayacağım, kedimi de getirebilir miyim?” diye sordu Nihal, biraz çekinerek.

Tolganın sesi neşeliydi: “Bütün hayvan sirkini de getirsen olur! Adresi söyle, hemen alırız seni!”

Ve böylece Nihal mutluluğunu buldu. Tüm olumsuzluklara rağmen, Tolga, Alper ve Mercan ile bir aile oldu. Yakında Alperin bir kardeşi olacak; ister kız, ister erkek, ne fark eder ki?

Anne babasını ise hiç unutmadı. Sevgisinden de asla vazgeçmedi.

Sık sık Emine Hanımı ve Ahmet Beyi arayıp, iyi olduğunu, mutluluğunu bulduğunu söyledi.

Belki onların hayalindeki gibi bir hayat kurmamıştı, ama bu hayat onun hayatıydı.

Belki gün gelir, Emine Hanım ve Ahmet Bey de kabul eder, kızlarının bu mutluluğuna alışırlar.

Ve o zaman, kendi elleriyle de minicik elleri tutup, evde minik ayakların sesini duyarlarBir sabah, kapı çaldı. Mercan sevinçle kapıya koşarken Nihal de arkasından gitti. Kapıyı açtığında karşısında Emine Hanım ve Ahmet Beyi buldu. Ellerinde bir çift çiçek ve küçücük bir hediye paketi Yüzlerinde garip bir mahcubiyet, ama bir o kadar da meraklı bir gülümseme:

Misafirliğe geldik, dedi babası, sesi titrek ve sıcacık.

Nihalin gözleri doldu. Kucağındaki Mercan şaşkın bakışlarla onlara doğru uzandı. Ahmet Bey ve Emine Hanım yavaşça içeri girdiler. Pencere kenarından güneş sızıyor, mutfağa neşeyle doluyordu.

Çiçekleri masaya bırakırken Emine Hanım, Mercan kızımızı da görmek istedik, dedi hafif bir gülümsemeyle. Belki belki bize de biraz yer açarsınız?

Tolga ve Alperin geldiğini duyan Nihal, onlara doğru seslendi: Bakın, kimler gelmiş!

Alper koşa koşa geldi, önce kediyi, sonra büyükleri, herkesi tek tek kucakladı. Hep bir arada, bir sofranın başında buluştular. Herkes kendi hikâyesini paylaştı, hatıralarını anlattı, kahkaha ve gözyaşı iç içe geçti.

Emine Hanım, Nihalin elini tuttu: Belki yavrum, mutluluk bazen alışkanlığı bırakıp yeniyi kabul edince gelir. Şimdi görüyorum, senin kalbin gerçekten genişmiş. Hem insanları hem de hayvanları sevecek kadar güzel

Güneşin batışında camdan içeri mercan rengi bir huzme vurdu. Nihal, o an anladı ki, gerçek mutluluk bazen bir çocuğun saf sevgisinde, bir canlının minik patisinde veya yıllardır özlenen bir kucaklaşmada filizlenirdi. Kendi yolunu çizdiği, kalbinin sesiyle adım attığı için içi rahattı; çünkü o yolun sonunda sevgiyle örülmüş bir yuva ve yeniden keşfedilmiş bir aile bulmuştu.

Ve belli ki, hayat, umutla ve birlikte yaşanınca her zaman yeniden başlıyordu.

Rate article
Lifequest
Veronika bir türlü mutluluğu bulamıyordu. Kırka yaklaştı, hâlâ yalnız. Oysa Allah ona her şeyi vermişti: akıl da güzellik de vardı. İşi mükemmel, maaşı yüksek, ama kadınca bir huzur bulamamıştı.