Kocam Eve Aynı Kocam Değil Dönmüş
Ekmek aldın mı?
Bana sanki Türkçeyi yeni öğrenmişim gibi baktı. Anlamamazlık değildi, hayır. Sadece durdu. Uzun, insanı huzursuz eden bir duraktı bu; bizim sıradan ev yaşantımızın hiçbir köşesine sığmayan bir zaman aralığı.
Ne ekmeği, dedi sonunda. Soru gibi sormadı. Sadece söyledi. Noktasız, anlamı belirsiz bir cümledeydi.
Bildiğin, dedim. Normal. Otağ Pasajındaki fırından aldığın, gri ekmekten.
Çantasını yere koydu, mutfağı dikkatle süzdü, sanki ilk defa bu mutfağa girmiş gibi.
Fırına uğramadım.
Başımı salladım, ocağa döndüm. Bir şey yok, kendime öyle dedim. Yorulmuştur. Bir haftadır yoktu zaten evde; İstanbulda seminere gitmişti, otel odası, başka bir hava, başka bir yatak. Normaldir, dedim.
Ama ekmek almayı hiç unutmazdı. On yedi sene, ne zaman şehir dışına çıksa, ister iki gün ister üç, dönüşte mutlaka Otağ Pasajından gri ekmek getirirdi. Bu ne bir sözleşmemizdi, ne alışkanlık icabı bir iş. Sadece onun eve dönme şekliydi.
Çorbayı karıştırdım, bir şey demedim.
Ona Veysel derler. Veysel Demir. Bana altmış oldu; ona altmış üç. Ankarada yaşıyoruz, 1999da aldığı iki odalı bir apartman dairesinde, dördüncü kattayız. Kızımız Aydan büyüdü, yıllar önce İstanbula göçtü, pazarları telefon açar. Ben emekli kütüphaneciyim, Veysel de üç yıldır emekli ama teknik okulda inşaat yönetmelikleri anlatıyor ek iş olarak. Hayatımız sakindi, çok kavga gürültü olmazdı. Bu detayı bilmek mühim. Hiçbir şey yoktu açıklayacak, Veyselin döndükten sonra olanları.
Yemek boyunca sessizdik. Usulca yedi, tabağa bakarak. Şimdi gözlerini kaldırıp yolculuğu anlatır sandım; arkadaşları, otelin bozuk asansörü, normal bir ev yemeğini nasıl özlediğini. Hep derdi.
İstanbul nasıldı? dedim.
Eh işte, dedi.
Seminer iyiydi?
İyiydi.
Kaşığı bıraktım.
Veysel, iyi misin?
Yüzü sıkıcı olağan, gri gözleri biraz uykusuz.
İyiyim. Yorgunum sadece.
Sofrayı topladım. O odasına gidip telefonuyla uzandı. Her şey normalmiş gibi. Yalnızca ekmek yoktu masada. Ve başka bir şey, ismini koyamadığım, içimi sıkıştıran bir eksik sessizlik.
İlk geceyi yorgunluğa, ikinciyi de alışmaya bağladım.
Üçüncü gün, Cuma. İlk kez aslında tuhaf bir şey oldu.
Pencerede kahvemi içiyorum, bahçeye bakıyorum. Banyodan çıktı, mutfağa geçti, bir bardak su doldurdu. Sonra raftan karabuğday kavanozunu aldı, kapağını açıp kokladı. Sonra yerine koydu. Hiçbir şey demedim. Ama Veysel karabuğday yemezdi. Onu ilk tanırken, gülerek karabuğdaydan sıkıcı yemek var mı, bunu icat edenin hayal gücü yoktur diye anlatırdı. Gülerdik. Pirinç, bulgur, ne isterse pişirirdim, karabuğdaya dokunmazdı.
Şimdi alıp kokladı. Tadına bakacak gibiydi.
Karabuğday mı istedin? Sesimde yargı yok, ama not düşer gibi.
Yok. dedi, odasına gitti.
Ben uzun süre kavanoza bakakaldım.
Cumartesi, Aydan aradı.
Baba döndü mü? dedi açınca.
Döndü. Çarşamba akşamı.
Nasıl?
Kısa bir duraksama.
Yorgun. Yol yordu. Her şey iyi.
Benim için iyi, anne. Ekimde geleceğiz, Sarpla tatile karar verdik.
Ne güzel. Beklerim.
Bir şey demedim ona. Baba ekmek almadı ve karabuğday kokladı diyemedim. Saçma olurdu. Söyleyecek laf olmazdı.
Ama bir şeylerin pek yolunda olmadığını biliyordum. Mantıkla, akılla değil de, karnımda bir dipte ya da kaburgalarımın altında çakan kırmızı bir sinyal gibiydi.
Pazar günü yürüyelim dedim. Bazen Zafer Parkına giderdik, her zaman değil ama sıkça. Göl kenarında bir bank, Veysel bize gazoz alırdı seyyar satıcıdan, belki satıcı oradaysa. Uzun yürüyüşte beli ağrır, ben egzersiz yap dedikçe gülerek savsaklardı, gülerdik. Rutin, küçük ama özel bir şey.
Parka gidelim mi? dedim.
Telefonundan başını kaldırdı.
Hangi parka?
Zafer Parkı. Hava güzel.
Düşündü. Bu da tuhaftı çünkü normalde hemen olur derdi, ya da şimdi, ceketimi alayım. Düşünülmezdi.
Olur, dedi sonunda.
Yolda ses etmedim, uzaktan izledim. Dışarıya ilgisiz, sakin, ne huzurlu ne de tedirgindi. Sanki yolu ilk defa yürüyor, hafızasına yolları kaydediyordu.
Girişte yaşlı adam vardı, yanında şişko bir spaniel.
Bak, Pamuk, dedim. Biz sekiz yıl önce üst kattaki Neriman Teyzenin tıpkısının aynısı bir köpeği vardı; ismi de Pamuktu. Bizim dilimize pelesenk olmuştu.
Baktı, ifadesiz.
Pamuk, dedim yine.
Güzel köpek, dedi. Açık, tarafsız.
Bir çalıda durdum, yapraklara baktım. Kalbim hızlı atıyordu bir yürüyüş için gerekenden çok.
Pamuku hatırlamıyordu. Ya da hatırlamak dahi istemiyordu. Ama neden?
Göle vardık, gazoz satıcısı yoktu, yaz bitmiş meğer. Veysel banka oturdu, suya baktı.
Güzelmiş buralar, dedi.
Sık geliriz biz buraya.
Öyle mi?
Yüzüne döndüm.
Veysel. Biz buraya en az on yıldır geliyoruz.
Başını salladı, tarafsız.
Olabilir. Sadece güzel dedim.
O an içimde bir şey kasıldı, bir daha eskiye dönmedi. O gece yatakta bunun adını aradım. Psikolojide bir şeyi okumuştum: bazen insan yakınını tanımaz hisseder, büyük bir stres sonrası, artık o kişi değişmiştir gibi gelir. Ciddi bir adı vardı ama gelmedi aklıma. Fakat bizim başımıza stres falan gelmemişti. Sıradan bir inşaat semineri, bir hafta İstanbul. Bu değişmeye gerek miydi?
Üçte kalktım, su içtim, pencereye geçtim. Bahçede kimse yoktu, lamba gelip gidiyordu. Kendime bekleyeceksin dedim. Belki bir şey oldu, anlatmıyor. Belki canı sıkıldı, morali bozuk, belki bir yerinde bir sıkıntı. Olabilir. Hele yaş yetmişe yaklaşınca.
Yatağa döndüm. Sırtı bana dönüktü, usulca elimi koydum, hiç tepki vermedi.
Pazartesi sabahı, üniversite yıllarından arkadaşım Nuranı aradım. Karşıda oturur, hastanede çalışır sekreter olarak. Nuran dobra biridir, severim.
Nuran, sana geleyim mi bugün?
Hayırdır bir şey mi oldu?
Belki de olmadı. Sadece konuşmak istedim.
Beşe gel, evdeyim.
Nuran hep evde tatlı kokar, bir şey pişirmese de. Çay koydu, anlattım. Ekmek, karabuğday, Pamuk, göl kıyısında olabilir cevabını. Dikkatli dinledi, böldürmedi.
Zehra, dedi sonunda, bu depresyon falan olabilir. Veya hafif bir unutkanlık başlangıcı. Yaş gelince oluyor.
Nuran altmış üç yaşında adam.
Ne var bunda? Bizim apartmandaki Halil Bey de öyleydi altmış dörtte başladı.
Veysel unutkan değildir. Her şeyi benden iyi hatırlar. Tarih, isim…
Her şey değişir.
Bardağa baktım.
Bu unutkanlık değil. Tuhaf bakan biri gibi hissediyorum, ilk defa ilişki kurmayı deniyor gibi.
Biraz börek kopardı.
Uyudun mu bu aralar?
Hayır.
Bak, kendini kafana takıyorsun. Belki işte bir sorun oldu, adam anlatmaz, erkektir, içine atar. Bir hafta bekle, toparlar.
Başımı salladım. Haklı galiba.
Ama eve dönerken yine de karabuğday kavanozunu hatırladım. O minicik hareket, hâlâ düğümlenip kalıyordu boğazımda.
Evdeydi. Belgelerle oturuyordu. Çay koyup aldığım poşeti açtım. Başını kaldırmadı.
Nurana uğradım.
Hı.
Börek getirdim.
Başını kaldırıp böreğe baktı.
Neyli?
Lahanalı… En sevdiğindi.
Ben lahana pek sevmem.
Poşeti yavaşça, çok yavaş bıraktım masaya.
Veysel.
Efendim?
Çocukluktan beri lahanalı böreği severdin. Kendin anlattın. Annen hep yapardı.
Düz bakış.
Annem elmalı yapardı.
Sessizlik.
Annesi Şahinde Hanımdı. On iki yıl önce vefat etti. O mutfakta o böreği yirmi kere yemişliğim var. Sırf lahanalı, yanında haşlanmış yumurtayla. En sevdiği, gurur kaynağıydı.
Şahinde Teyze lahanalı yapardı, diye fısıldadım. Biliyorum.
Belki yapardı, unuttum, dedi omuz silkip belgelere gömüldü.
Odaya geçtim. Pencereye yaslandım. Caddeden geçen arabalar, insanlar, sıradan Ankara Eylülü.
Şahinde Teyzenin lahanalı böreği. Odayı, masa örtüsünü anımsadım; Veysel benden iyi bilirdi, defalarca anlatmıştı, kokusunu, sıcaklığını.
Telefonumu alıp kız kardeşi Gülteni aradım. Lise matematik öğretmenidir, Konyada yaşar, yılda ancak bir mesafede görüşürler.
Zehra, canım! Ne var ne yok?
Gülten, bir şey soracağım. Sen annenin böreklerini hatırlıyorsundur, değil mi?
Kısa bir duraksama.
Tabii ya. Lahanalı, yumurtalı… Hep öyle yapardı. Niye sordun?
Meraktan. Tarifini hatırlamaya çalışıyorum. Sağ ol.
Telefonu hemen bıraktım. Ayaklarım pamuk gibi hafifledi. Lahanalı bir börek yüzünden mi? O kadar saçma bir şeydi ki…
Belki hafıza. Belki yaş. Belki bir şeyler. Doktora gitmek lazım, dedim. Doğrudan sormalı.
Yemekte:
Veysel, başın ağrıyor muydu bu aralar?
Hayır.
Uykun iyi mi?
Fena değil.
Hekime görünsek mi, hiç gitmedin.
Çatalı kenara koydu.
Neden?
Hani tansiyonunu falan kontrol ettirelim…
Evde ölçüyorum, bir şey yok.
Endişeleniyorum, Veysel.
Uzun baktı. Tane tane inceledi.
Bir şey mi var sandın?
Sadece içim huzursuz.
Zehra, iyiyim. Yeter.
Çatalı aldı, yemeğine döndü. Konu kapanmıştı. Veysel bunu hep iyi becerirdi; sesini yükseltmeden, çizgiyi çeker, son noktayı koyar.
Ama ona bakarken, çatalı tutuş şekline, duruşuna… Sırtı eskiden daha dik miydi? Çatal sağda, doğru; sağlak. Sağlak Veysel.
Bulaşıkları yıkadım, banyoda aynada kendime baktım. Kısa gri saçlı, yorgun, göz kenarları gülmekten buruşmuş bir kadın.
Kafanda büyütüyorsun Zehra, dedim. Eskiyi sen de unuttun belki, insanlar değişir. Bilmediğin bir şey yaşanmıştır.
Yatağa yatınca kolayca uyuyamadım.
Gecenin bir vakti bir sessizlikle uyandım, aradım, Veysel yok. Yatağın onun tarafı soğuk.
Kalktım. Mutfak ışığı yanıyor. Masada bloknotla oturmuş. Ellerinde kalem.
Veysel?
Kafasını kaldırdı, ürkütmeden.
Uykum kaçtı.
Ne yazıyorsun?
Düşünceler işte.
Bakabilir miyim?
Duraksadı.
Özel.
Bir bakıştık. Veysel bana asla özel demezdi. On yedi yıl her soruma cevabı vardı; birbirimize alan bırakırdık ama hiç bu tonlamayla değil.
Peki, dedim ve yatağa döndüm.
O hâlâ yazdı; sonra kalktı, ışığı söndürüp geldi, ama hemen uyumadı, hissediyordum.
Sabah bloknotu bulamadım.
Aradım. Niye aradığımı açıklayamam; çantalarına, mutfağa, dolaplara baktım. Hiç, temponun dışıydı. Çekmecesinde; bir gözlük kutusu, bozuk para, kâğıtlar, ama bloknot yoktu.
Yanında götürmüştü.
İşe gittim. Kütüphanede huzur yayılır; hafif tozlu kitap kokusu, eski dergiler. Her şey sıradan.
Öğle arasındaki depoda düşündüm. Bir insanın özünden değişip değişmediği nereden anlaşılır? On yedi yıl aynı evi, kahkahasını, korkusunu, sevdiklerini bilirken bir şeyin kaydığını nereden çıkarsın?
Buna psikolojik yer değişimi denir; okumuştum bir yerde. Sevdiğin birinin büsbütün başka olması, yakının yabancılaşması. Tıbbi bir belirti olabilir ya da sadece… hayat. Elli yaş sonrası krizleri, çocuklar uçmuş, kariyer bitmiş… Yabancılaşma başlar.
Ama ben Veyseli gerçekten tanırdım.
O gün eve benden önce gelmişti. Pencereye dalmış, öylece duruyordu.
Ne yapıyorsun, Veysel?
Bakıyorum.
Nereye?
Öyle, bakıyorum.
Başka biri söylese yadırgamam; ama Veysel hep elleriyle, bir şeyler çizerek didiniyordu. Öylece cam karşısında fazlaca durmazdı.
Günün nasıl geçti?
İyi. Ders, normaldi.
Öğrenciler?
Aynı.
Yanından geçip buzdolabından tavuk çıkardım, yemek telaşesi ile.
Veysel, İstanbulu anlat biraz, dedim. Ne yaptın, nereyi gezdin?
Kısa bir duraksama.
Otelde kaldım. Seminer üniversitede oldu, bir yer gezdirdiler. O kadar.
Kimler vardı? Tanıdıklar?
Birkaç kişi okuldan…
Feridun hoca vardı mı?
Feridun hocayı, teknik okulun bölüm başkanını, üç yıldır hep anlatır; beraber balığa gitti, hep sohbetleri olur.
Yoktu. Katılmadı.
Ama her seminerde olur diyorlar.
Bu sefer yoktu.
Ocakta kalanları karıştırdım. Belki gitmemiştir.
Gece, Veysel uyuyunca Feridun Hoca’nın eşine mesaj attım. Sinem Hanımla çok yakın değiliz ama telefonum var.
Sinem Hanım, merhaba. Feridun Bey seminere gitti mi?
Merhaba, hayır, gitmedi, evdeydi. Ne oldu ki? diye cevapladı.
Karıştırdım, özür, yazdım.
Telefonu yastığa koydum, karanlıkta.
İstanbuldaki seminere, yanında yıllardır beraber çalıştığı adamın gidip gitmediğini bilmiyor.
Yoksa biliyor, yalan mı söylüyor? Neden?
Her ihtimali düşündüm; belki araları bozuldu, anlatmak istemiyor. Belki kendisi İstanbul’a gitmedi. Belki bir hafta bambaşka yerdeydi…
Dur. Fazla.
Ama, artık susturamazdım.
Çarşamba. Bahanelerle, yeni perde bakmam lazım diyerek onu Otağ Pasajına götürdüm; oradaki kumaşçıya. Veysel oraları sevmezdi, aman derdi, sen seç, sıkılırdı. Sonra bitince hemen yanındaki kafede börek yerdik, bu küçük bir ritüeldi.
Bugün kumaşçıya gidelim mi?
Niye perdeler eksik?
Artık eskidi, bir yenilesek…
Omuz silkti.
Olur.
Geçtik; özellikle ağırdan aldım, fikrini sordum, oysa hep dalgındı. Sonra hadi börek yiyelim dedim.
Nerede?
Hani o köşedeki kafe var ya… Hep gideriz.
Baktı.
Hatırlamıyorum.
Gülümsedim, zorladım, yürüdük köşe kahvesine, Evimiz adlı börekçi. On beş yıl olmuştur.
Bak burası.
Köşeye baktı.
A, fark etmemişim.
Börek aldık, yan yana. Gayet sıradan davrandı, arada sarı tabelaya uzun baktı sanki bir detay arıyor gibiydi.
Veysel, dedim fısıltı ile. Sen beni hatırlıyor musun?
Gözlerinde şaşkınlık.
Ne demek hatırlıyor musun? Sen Zehrasın, eşimsin.
Ben Zehrayım, evet. Ama bizi, bize dair olanları?
Hayırdır Zehra?
Son günlerde farklısın… bir tuhaf…
Herkes değişir.
Bak, bu tam bana iki gün evvel kendi kendime dediğim gibi. Ama sen insan değişmez derdin hep.
Sustu, böreğini bitirdi.
Belki ben de değişiyorum, dedi.
Dönüşte tramvay camına bakarken düşündüm; yakınının gözünün önünde yabancıya dönüşmesinin korkusu gerçekti. Ve elden ne gelir, insan dümdüz anlatmazken…
Ertesi sabah, o çıktıktan sonra çalışma odasına daldım. Ufak masa, kitaplar, klasörler.
Çekmeceyi açtım, bloknot var.
Açtım. İlk sayfalar boş. Ortalarda ince el yazısı, ama Veyselin değil; çünkü onun yazısı dağınık ve hızlı, buysa titiz, incecik, standart.
Okudum.
Sadece listeler. Zehra: Eşim, 60 yaşında. Kütüphane emeklisi. Kız: Aydan, İstanbul. Kahveyi şekersiz sever. Perde almak ister. Nuran: Yakın dost, hastanede çalışıyor. Sonra: Lahanalı börek, favori diyor. Zafer Parkı, pazarları. Spaniel, Pamuk şakası. Sonra Şahinde Hanım: Anne. Lahana mı elma mı, bak.
Nefesim kesildi.
Tanıdığım biri gibi yaşamı dışarıdan, ezber yapan birinin notlarıydı. Detaylara dikkat eden bir ajan gibi.
Bloknotu kapadım, bıraktım. Mutfağa gidip su içtim. Net, sert düşüncelerim: Kim bu adam?
Bir haftadır evimde yaşıyor. Veysele benziyor, sesi onun sesi. Benim adımı, kızımızı, kahvemizi, her şeyi biliyor. Ama kaydediyor. Ezberliyor.
İşe gitmem bahaneydi. O gün kendime Hasta oldum, gelemem diyerek izin aldım. O gün sandalyede saatlerce oturup tavana baktım. Aklım sıraya girmiş: Amnezi mi? Dissosiyatif kimlik bozukluğu, ansiklopedi okur gibi… Bir darbe mi yedi, bir şey mi saklıyor? Hafıza kaybı? Eyvah.
Ama yazı neden değişik? Düşündüm. Felç olsa, yazısı bozulurdu, üstelik başka belirtiler de olurdu. Oysa Veysel normal hareket ediyor.
O akşam eve erken geldi. Sofra kurmuştum, düzgün, sakin. Sanki her şey eski gibiydi.
Yorgun görünüyorsun, dedi. İşe gitmemişsin sen.
Başım ağrıdı. Şimdi geçti.
Başını salladı, dosyasını bıraktı, ellerini yıkamaya gitti.
Masada sessizce onu izledim; yemek yiyor, çay içiyor. Duru bakış: yakınının kayboluşu nasıl olur? Beden burada, ama içindeki öz kayıp. Dış görünüş aynı, ama o değil.
Veysel, bir şey anlatır mısın? Nasıl tanıştığımızı?
Gözünü kaldırdı, acele etmiyor.
Neden?
Anlat işte.
Çatalı koydu, düşündü.
Ortak tanıdıklar sayesindeydik; bir doğum gününde. Sen mavi bir elbise giymiştin.
Bekledim. Doğruydu bu, yirmi üç Eylül, Ayşenin doğum günü. Mavi elbisem. Her şeyi doğru.
Sonra iki kere daha karşılaştık, dedi. Sonra da sevgili olduk.
Durakladı.
Sonra evlendik. Aydan doğdu. Bu evi aldık.
Veysel. Teklifi ettiğin gün nereye gitmiştik?
Zehra…
Sadece söyle, lütfen.
Uzun sustu.
Bütün detayları hatırlamıyorum, dedi.
Sen o anı her zaman hatırladığını iddia ederdin. On üçüncü evlilik yılımızda da anlatmıştın, herkesin içinde.
Sessizlik.
Yani sence hatırlamak önemsiz mi?
O kadar önemli değil.
Masadan kalktım. Tabakları kaldırdım. Oysa daha yememiştik.
Teklifi yaptıktan sonra Sakarya Nehri kenarına gidiyoruz; bir yaz günü, otobüsle, macera tadında, ben topuklu giymişim, beni kucakta dereden geçirmiş, komikti. O günü defalarca anlatır, severdi.
Bu adam bilmiyor.
Gece Nuran’a anlatan uzun mesaj attım; bloknotu, yazıyı, anıları…
O saat “Zehra, doktora görünmen gerek. Önce ona sonra kendine. Bu ciddi.” yazdı.
Telefonu bıraktım. Yanımda sessizce soluğu var. Gözlerimi açtım, tavanı izledim. Bazen insanlar fiziksel olarak gitmez, yavaşça silinirler.
Ertesi sabah karar verdim; doğrudan soracağım. Bloknotu bulduğumu, Feridunu aradığımı, Gülteni sorduğumu. Düşman değilim, suçlamam; ama gerçeği istiyorum.
Mutfakta çay koyuyordu. Daha ben açmadan,
Zehra, seninle konuşmam gerek, dedi.
Ne hakkında?
Bildiğini biliyorum. Çalışma odasına baktın.
Sessizlik. Özür dilemiyorum. Bekledim.
Otur.
İki eliyle bardağı tuttu, bardağa baktı.
Anlatması zor, dedi usulca.
Anlatmayı dene.
Sanırsın ki senin sandığın en kolay açıklama, ama sadece bir kısmı doğru.
Ne anlamda?
Her şeyi hatırlamıyorum. Senin sandığın gibi değil; büyük parçalar kopuk.
Sakarya, dedim.
Başını kaldırdı.
Ne?
Oraya gitmiştik teklifi yaptıktan sonra. Hatırlıyor musun?
Gözlerinde bir şey değişti.
Hayır.
Pamuku hatırlıyor musun?
Duraksama.
Hayır.
Anneni? Şahinde Teyze?
Yüzünü, sesini. Ama detayları… hayır.
Ona uzun süre baktım. O ise bardağa.
Veysel. Ne zaman başladı?
Bilemiyorum. Yavaşça.
Bana söylemedin.
Nasıl anlatılır ki?
Unutma diye not almışsın.
Evet.
Yazı da farklı.
Uzun bir duraksama. Bardağı bıraktı.
Biliyorum.
Ne demek bu?
Cevap yok. Masaya bakıyor, bekledim.
Veysel. Bana bak.
Başını kaldırdı. O bildik gri gözler.
Veysel misin sen? Gerçekten sen misin?
Belki hayatta ilk defa gözlerinde gerçek bir şey gördüm: bir acı, belki şaşkınlık, adı olmayan bir yabancılık.
Zehra, dedi hafifçe. Sana bunu nasıl cevaplayacağımı bilmiyorum.
Sadece baktım. Elleri bardağın çevresinde, dudak kenarında bir çizgi hep vardı, o beyaz saçlar.
Doğru cevap mı bu? dedim.
Evet.
Dışarıda Ankara’nın eylül yağmuru incecik cama vuruyor. Damla sesi sıradan ama farklı.
Ben şimdi ne yapacağım? diye sordum o esnada boşluğa.
Bilmiyorum, dedi. Ve ilk defa dürüstçe.
Kahve koyup pencereye geçtim. Yağmurlu sokağı izledim.
Arkamdan geldi. Bir adım ötede durdu.
Zehra.
Ne?
Senin sesini hatırlıyorum. İlk günden beri. Konuşmanı, tonunu. Onu unutmuyorum.
Arkamı dönmedim.
Bu yeterli değil.
Biliyorum.
Yağmur devam etti. Bir araba korna çalıp sustu.
Zamana ihtiyacım var, dedim sonunda.
Tamam.
Ne olur bilmiyorum.
Anlıyorum.
Döndüm, yüzüne baktım. Söylemek isteyip de, söyleyemeyen bakışı vardı.
Bir şey soracağım, dedim.
Sor.
Gerçekten burada kalmak istiyor musun?
Bir kez daha sustu, yağmur cama vurdu.
Evet, dedi. Burada olmak istiyorum.
Baktım ona: beni, adımı, alışkanlıklarımı liste yapıp unutan, Sakaryayı bilmeyen, bambaşka yazan bu adama… Ve elindeki bardağı Veysel gibi tutuyor.
Öyleyse git, ekmek al, dedim. Gri. Otağ Pasajından.
Başını salladı, ceketi alıp kapıya yürüdü. Dönüp
Zehra.
Efendim?
Sakarya… bana anlatır mısın bir gün?
Uzun baktım.
Belki, dedim.
Kapı kapandı. Kahvem elimde, pencere önünde; aşağıdan adımlarını duydum. Dördüncü kat, on altı basamak; hep sayarım.
On altı.
Bahçeye çıktı, pencereden gördüm. Arka sokağa girdi, ceketin yakasını kaldırdı. Sıradan bir adam, sıradan bir yağmurda.
Kupa elimde, ne hissedeceğimi bilmiyorum. İçimde garip bir sessizlik; huzur değil, öyle bir durgunluk ki, sanki ne cevap aramaya gerek var, ne de eski abartılı telaşa.
Telefon titredi, Nuran.
Ne yaptın? diye sordu hemen.
Bilmiyorum.
Konuştunuz mu?
Konuştuk.
Peki?
Pencereden o sokağa baktım; artık boştu.
Nuran, sence, kim olduğunu hatırlamayan biriyle yaşanır mı?
Kısa bir soluk.
Bunu sen söyle…
O bana öyle söyledi.
Zehra, doktora git. Böyle şeyler mutfak sohbetiyle çözülmez.
Biliyorum.
Planın var mı?
Kupayı cama koydum.
Bilmiyorum. Şimdi ekmek almaya gitti.
Ne ekmeği?
Gri. Otağ Pasajından.
Nuran’dan bir sessizlik.
Korkutuyorsun beni.
Endişelenme, ararım sonra.
Telefonu kapadım. Kahvemi yudumladım; az soğumuştu ama güzeldi.
On altı basamak. Hep sayarım.
Yirmi dakika sonra apartman kapısı gümledi. Sonra merdivenlerden yukarı adımlar: on altı.
Yerimden kalkmadım.
Anahtar döndü. Kapı açıldı.
Buyur, dedi koridordan. Gri. Sonuncuydu.
Döndüm, ekmekle kapıda duruyor, saçları yağmurdan yapışmış.
Masaya koy, dedim.
Koydu.
Göz göze geldik.
Çay ister misin? dedim ben.
İsterim.
Çayı ocağa koyarken, o ceketi astı, sandalyeye oturdu. Sırtım ona dönük, sessizlik vardı; ama ağır, daraltıcı değil, nötr bir sessizlikti.
Zehra, dedi alçak sesle, Sakaryayı anlatır mısın bana?
Çaydanlık hafifçe uğuldamaya başladı.
Durdum, düşündüm.
Şimdi olmaz, dedim sonunda. Belki sonra.
Tamam, dedi.
Çaydanlık fokurdamaya başlıyordu.




