Kardiyolog Dr. Ayhan Demir, dinlenmek için Bursadaki bir kaplıca oteline geldi. Sakalını tıraş edip akşama hazırlanmayı düşündü. Hani kırkını geçenlerin yaptığı gibi… Gerçi onun yaşı altmışı çoktan devirmişti ama kim fark edecek?
İşte tam o sırada, odasına bir kadın daldı. Onu tasvir etmek için antik heykeltıraş olmak gerekirdi. Üzerinde insan vücudu anlatımlarının ders olarak gösterileceği türden bir fizik! Göster Pointerla üzerinden anlat; “Kadın bedeni şunlardan oluşur…” diye.
Kadın çığlık attı: Çok iyi oldu da buraya ünlü bir kardiyolog gelmiş! Hemen şimdi, idareci dayanamıyor, hastayı işlemlik sedyeyle getiriyor. Çünkü otelimizin esas kardiyoloğu şehir dışına çıktı. Malum, gece yarısında hiçbir kalp krizi planlanmaz. Ama bu akşam burada ünlü bir kardiyolog dinleniyor…
Ayhan durumun ciddiyetini hemen anladı; olaydan sıyrılmak yoktu. Kadında en az yüz kilo vardı, dudaklarında kıpkırmızı bir ruj; sanki pudralanmış bir taşın üstüne zulüm gibi damgalanmış. Bu tip kadınlara bir şey anlatmak imkansızdır, hele yanında asistan hem idareci, hem de Buz Adam gibi giyinmiş bir hemşire olunca, hiçbir kardiyolog mucize yapamaz.
Sonunda Ayhan işlem odasına geldi; içeride panik içinde idareci ve yanında sedye. Üstünde ise, dev bir hasta tıpkı liseli bir çocuğa benziyor ama kafası dağ adamı gibi. Böyle bir yapıyı genelde akademisyenlerde görürsünüz.
Saçmalıyor, dedi idareci. Sadece Gül diyor, kendini çiçekçide sanıyor.
Hemşire kan basıcını ölçüp, her şeyin kötü olduğunu söyledi. 70e 50, hatta belki daha da düşüyor. Hemşire şaka yaptı: Bu kan basıncı değil, sanki kendi kol ve bacak ölçülerim! ve aniden gülmeye başladı. Ayhanın içi ürperdi. Halbuki hastanın dosyasında 180e 100 onun için ısınma yazıyordu.
Ayhan işlem odasında titizce bir şeyler ararken, birden sesler duydu. Buralarda alışılmadık türden sesler. Dönüp baktı; hemşire ağlıyordu. Sordu: Hayırdır? O da Adamcağızı çok üzüldüm! deyiverdi.
Ayhan bir huzursuzluk hissetti.
Adrenalin hazırlayın, dedi, ellerini kolonya ile silerken. Adrenalini biliyor musun? Hangi şişeye çekeceksin?
Ah, adamcağıza çok üzüldüm! dedi hemşire, kapının kenarına yaslandı, ağlamaya devam etti.
Ayhan şırıngayı kendi çekmek zorunda kaldı. O sırada gözü idareciye ilişti.
İdareci, böyle bir iğne ömründe görmemişti. Bu iğneyle tam anlamıyla korsanlarla savaşılır. Büyük ihtimalle, bu iğneyi gören hiçbir popo titremeden duramaz. İdarecinin göz bebekleri içeri kaçtı, yerinde duramıyordu. Bir köşede hemşire hüngür hüngür ağlıyordu. İçinden Şuna bir tokat atsam mı? diye geçirdi. Sonra düşündü: ya refleks yaparsa, üçüncü kattan aşağı dökülür…
Ayhan karar verdi: Herkes kendi derdine yansın. Sedye üstünde hastanın göğsünde yer buldu, koca iğneyi bastı. O anda idareci devrildi; kocaman bir sütun gibi düştü.
Ah, idarecimize da çok üzüldüüm! diye bağırdı hemşire.
Yeter artık, siz nasıl insanlarsınız?! diye bağırdı Ayhan. Nerede amonyak?
Ölecekler mi? Ölecekler! Ah, şu gözlerim böyle bir şey görmeseydi…
Masada demirden döküm bir masa lambası vardı; Davud, aslana anjin tedavisi yapıyor figürlü, en az beş kilo. Ayhan eline alıp hepsine bayıltmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Artık anlaması imkansızlaşıyordu; kimi, nereyi tedavi ediyoruz belli değil.
DÜZEEEN! diye bağırdı. Disiplin ve sükunet!
O sırada, hasta gözleri kapalı şekilde sedyede doğruldu.
Lütfen, efendi siz burada yaramazlık etmeyin, diye ciddi bir şekilde hemşire uyardı. Avcunu adamın kafasına koydu, sedyeye bastırdı. Amonyak dolapta tabii, dedi.
İdareci öyle gitmişti ki, nabzı bile alınmıyordu. Sedyeden adamın eli yine aşağı düştü, tekrar gitti. Ayhan içinden Yok artık, dedi.
Masaj! diye bağırdı, bir yandan da idareciyi sedyenin altından ayağından çekip çıkardı.
Hemşire adamı yüzüstü çevirdi, eteğini kaldırıp artık sedyeyi aşıyordu.
Yürek masajı, kalp! Sanatoryum leylekleri! diye bağırdı Ayhan.
Hemşire adamı yine çevirdi, üstüne oturdu. Sedyeden çıtırdı sesi geldi. Ayhan idareciye amonyakla pamuk dayadı, göz ucuyla baktı. 150 kilo kadın, 60 kiloluk adamın üstünde… Adamdan hava çıkışı, patlak pompa gibi.
Ayhan idareciyi kolundan kaldırdı; adam dokuz köşe ahtapot gibi, neresinden tutsa başka yanı kayıyor. Yana çekti, sedyeye oturttu. Baktı; hemşire bu hastayı ezip hamur yapacak. Kadın iyice çığırından çıkmıştı. Onu hastadan zorla ayırdı, ağzına amonyaklı pamuk dayadı, idarecinin yanına oturttu. İkisi de tavuk gibi dizilip oturdu. Birinin pantolonu dizine kadar düştü, ötekinin eteği beline kadar çıktı. Harika bir acil servis ekibi… Ama amonyaktan eser yok.
Tam o anda, hasta yine doğruldu, gözleri kapalı, yavaşça kafasını sedyeden yana çevirdi. Bunu gören idareci yere çakıldı. Ayhan bir tek, alnının yere çarpışıyla oluşan dalgalara dikkat etti.
Arkadaşlar dedi hasta, gözünü açmadan. Ne olur artık bana dokunmayın…
Adam anlatmaya başladı. Meğerse adam nesilden nesile düşük tansiyonluymuş. Kar fırtınası yaklaşırken balon gibi sönüyormuş. Gök gürleyince, cereyan onu yerden köşeden köşeye sürüklüyormuş. Suçu yokmuş, öyle doğmuş. Onun normal değeri 80e 50. Bazen daha da düşermiş. O zaman da demli bir Türk kahvesiyle hayata dönermiş. Ama meğer mesele asla, kiloluk kadın üstüne oturunca çözülmeyecekmiş! Adam kendi kendine Gül tuvaletten gelse de çok şaşıracak, dedim. Hasta olan o, gömülecek olan ben sandım…
Ayhan biranda yaşlandığını hissetti. Tıbbi dosyayı aldı, okudu: “Gül Yalçın.” Sonra hatırladı: Kaplıcaya gelirken, burada bir hanımla tanışırım, biraz eğleniriz diye hayal kurmuştu Belki bir yakınlık… Şimdi ise canı İyice sıkıldı.
Peki bu ne? dedi ve hemşireye dosyayı gösterdi.
Hasta dosyası, dedi hemşire, karşıya boş bakışlarla. Hâlâ burunlarda pamuk.
Ama bu Gül Hanım değil, dedi Ayhan. En fazla Gülün kocası Gürkan Bey!
Doktor olarak dikkat etseydiniz keşke, dedi hemşire.
Amma da şeysin haa…
Anlatayım, dedi adam araya girip. Burada yanımda hanımım vardı. Gül Hanıma kefir getirdim. Tuvalete gitti, dosyayı da bana bıraktı. Tam o sırada birden kötü oldum. Ve buradaki bu adam beni sedyeye yatırdı, getirdi. Ben geçek kötüydüm. Ama şimdi çok iyiyim. Kötüydüm, şimdi mutluyum. Ortamın maviliğiyle, kırmızı suratlarla hiç bitmek bilmez neşem var. Düşük tansiyon falan kalmadı. O sorun bitti. Eğer biri şimdi bana ateş gösterirse, havaya uçar, uzaya çıkarım. O kadar yüksek, öyle stabil basıncım oldu! Bilmiyorum bana doktor bey ne yaptı, ama artık 10 yıl uyumam! Planlarım arasında yeni makale yazmak vardı zaten.
Bir önerim var, dedi hemşire, adam kefirle odadan çıkınca. Biz hiç burada değildik!
Ayhan yine ona lamba ile girişmeyi düşündü ama hemşire lafı kaptı:
İdareciyi de ben hallederim!
Ayhan bir türlü kaplıcada kimseyle tanışamadıAyhan usulca masadan kalktı, kolonyalı elleri hâlâ titriyordu. Dışarıdan termal havuzun buharı, pencerenin ince perdesinin altından içeri süzülüyordu; bir an geldiğinde gözlerinde bir boşluk hissetti, kendi hayatına dışarıdan bakar gibi. Bir doktor, kaplıcada, kaosun ortasında… Onca yılın tecrübesini, istatistikler, başarılar, kurtarılan kalpler… Şimdi ise, idarecinin yamuk gözlüğüyle, hemşirenin pamuk dolu burnuyla, sedyeden kalkıp makale yazacağına ant içmiş bir düşük tansiyon hastasıyla karşılaşmıştı.
İçinden hafifçe gülümseyerek ceketini aldı, aynadaki sakalının yeni haliyle kendine baktı. Hayat, dedi mırıldanarak, derin bir şaka. Nezaketle gülmeli bazen.
Koridora çıkarken tam karşıdan dönen hanım Gül, elinde kefirle göz göze geldi. Kadın, şaşkın ve gülümseyerek başını salladı.
Ayhan, içsel bir esenlikle yürüdü. Kaplıcanın verandasında bir sandalye buldu. Gözlerini termal buhara, uzaklarda süzülen ağaç siluetlerine çevirdi. Bir gün, dinlenmek isterken başına neler gelebileceğini bir kez daha anladı.
Belki yarın, belki sonra, yine sıradan bir hayat başlayacaktı. Ama bu akşam, kaplıcanın ortasında, hiçbir şeyin sıradan kalmasına izin vermeyen hayatı, bir yudum kefir gibi hafifçe yudumladı.
Ve Ayhan, sessizce içinden şunu tekrarladı: İyi ki kalbim sağlam.




