Çocukluğun Sona Erdiği Hastane Yatağı

Çocukluğun Sonu: Bir Hastane Yatağı ve Hatırası

Düşünüyorum da, ne zaman geçmişi hatırlasam, o gecenin soğukluğunu ve annemin gözlerindeki çaresizliği hiç unutmam. Yüzyıl başlarının karlı bir Aralık akşamıydı yıl 1902. Yer İstanbul, bir hayır hastanesinin gösterişten ve sıcaklıktan uzak bir koğuşu; sert çarşaflar, keskin bir gaz lambası ışığı ve havada hem yeni dökülmüş kar hem de kesif bir antiseptik kokusu Ve bütün korku, duvarlara sinmişti.

O sırada henüz on iki yaşındaydım adımsa Elif Yıldızdı. Bedenim çocuk, ruhum ise o gece bir yetişkinin gölgesini omuzlamış gibi ağırdı. Çocukluğum ne sokakta, ne okulda bitti. Hastane çarşaflarında değişti hayatımın yönü.

Doğum sancılarım on altı saat sürdü.

On altı saat Doktorlar, doğumun sevinciyle değil, ölüme karşı yarışır gibi çalıştılar. Çünkü bir çocuğun, on iki yaşındaki bir kızın böyle bir acıdan geçmemesi gerektiğini onlar da iyi biliyordu. Kollarımın inceliğinde, omuzlarımın zayıflığında ve her gelen sancıda nefesimi kaybedişimde gözleriyle gördüler.

Yatağın kenarına tutunurken, bakışlarımı tavana çeviremiyordum. Sanki duvarların dışındaki gerçeğe tutunmaktansa, içimde tek bir noktaya sığınmak daha kolaydı.

O dönemde insanlar evlilikte eşlerinin ne kazandığını bilmezdi belki. Ben de bilmiyordum. Annem ise, bana her baktığında bir kadın değil, gözü önünde kandırılan bir çocuk görürdü. Hatırlıyorum, kayınvalidem nişanlıma hiç beklemediğim tuhaf bir sınav hazırlamış, sabah uyanınca evde rezalet olacağını sanmıştı. Oysa kapıyı açtığında, işler sandığının aksi gibi ilerledi.

Üç yıl boyunca herkese kocamı tüccar sanmalarını söylemiştim. Fakat gerçek, bir gün eski bir benzin istasyonu fişiyle cebinden çıkıp ortaya savruldu.

Otuzuncu doğum günümde kayınvalidem bana altın küpeler hediye etmişti, hem de değerli olanlardan. Fakat sonrasında, ne zaman görüşsek, içli bir oflama ile, her yemekte ve her ziyarette sanki küpelerin parçasını geri alırdı.

O geceki koğuşta kimse kahraman değildi. Sadece hayatta kalmanın sessiz azmi vardı.

Ve bir de o sessizlik Ne acıma, ne teselli. Yalnızca utanca teslim olmuş ağır bir suskunluk.

Hamileliğim bir yıl önce başlamıştı, daha on bir yaşımdayken. Bu bir hata değildi, bu bir tercih de değildi. Güvendiğim bir yetişkinin ihaneti ve büyük bir acı idi.

Gerçek ortaya çıkınca adam ortadan kayboldu. Ne açıklama bıraktı ne bir özür. Sadece gitmek, sanki yaşanan zararı ortadan kaldıracakmış gibi uzaklaştı.

Geriye ben ve ailem kaldık. Ve şehir Bilirsiniz, İstanbulun dili sivridir; kurbanı cezalandırmada pek ustadır. Bakışları, fısıltılarıyla insanı kuvvetle yalnız bırakır.

Annem beni korumaya çalıştı; ne yüksek sesle, ne de alışıldık yollarla, sadece çaresizlikle Beni okuldan aldı. Komşulardan sakladı. Perdeleri indirdi. Herkese türlü hikâyeler uydurdu.

Çünkü, o vakitlerin dünyasında kırılan bir kız çocuğu pek korunmazdı. Genelde toplum, onun ortadan kaybolmasını tercih ederdi.

Bir süre her şey gizli kaldı. Ama vücut yalan söylemez. Bedenim, büyümeyen çocukluğumu avutamaz hale gelmişti. Karın büyüyor, komşu dedikoduları çoğalıyordu.

Kaçacak yer kalmayınca annemle hastanenin yolunu tuttuk. Parası ve umudu olmayanların hastanesiydi burası; ama en azından arada bir insanı kurtarmaya çalışırlardı.

Böylece, gece boyunca dalgalar halinde gelen sancılar arasında buldum kendimi. Doktorların yüzünden düşen bin parça, ağzını açmazdı ama her söz fazlaydı. Gece sanki uzuyordu, bir türlü geçmek nedir bilmiyordu.

Her dakika, hayatla ölüm arasında bir incecik çizgiydi.

Annem yanımda durmuş, ellerini koyacak yer arıyordu. Beni alıp götürmek isterdi buralardan, ama geçmişe, o saf çocukluğa dönecek yol yoktu.

Acı çığlıklarıyla değil, derin ve kısa, kopuk nefeslerle sessizce dayandım. İçgüdüyle, tıpkı bir sığınağa kaçar gibi, içime doğru büzülüyordum.

Doğum anı gelip çattığında, koğuşta yalnızca aciliyetin asude sessizliği vardı. Birden incecik bir bebek çığlığı duyuldu.

Bir oğlan çocuğu.

Bir anlığına herkes derin bir nefes aldı. Çünkü bebek sağ doğmuştu.

Ama ben, Elif, orada kaldım hasta, bitap, yüzüm küçücük vücudumda koca bir gölge gibi duruyordu.

Doktorların sevinmeye mecali yoktu. Hâlâ çok erkendi.

Bir doktor annemin gözlerine baktı ve içinde ne kıvanç, ne de umut vardı. Sadece, kelimelere dökülmeden söylenen o cümle: Emin olamıyoruz, toparlayabilecek mi?

Annemin dizlerinin bağı çözüldü, yatağıma tutundu. Nefesim öylesine narin, dokunsa sönüp gidecek gibi.

Bebeği sarıp başka bir odaya götürdüklerinde, annem gözleriyle bana bakıyordu uykuda değil, sanki yavaşça kayıp gidiyormuşum gibi.

Elif! dedi kısık bir sesle ve başka hiçbir şey diyemedi.

Doktor atıldı, hemşire sessizce koştu. Odayı gergin bir telaş, alet sesleri doldurdu.

Annem o anda anladı: Bu gecenin en korkunç tarafı doğum yapıyor olmam değildi.

Asıl korkunç olanı, yeni başlıyordu.

Bir çocuk, anneliğe mecbur bırakılırken ve ölüm yanı başında beklerken

Facebook Yorumu 2. Bölüm

Elif yaşadı Ama bedel o gece bitmemişti.

O andan sonrası asla eskisi gibi olmadı. Ne bana, ne anneme, ne de doğan bebeğe. O gece yeni bir yara açılmıştı ömür boyu görülecek ve anımsanacak bir yara.

Sonrası bir kırıntı: Gözlerimi açtığımda, İstanbulun o puslu sabah güneşi pencereye vuruyordu. Birkaç saniye neredeyim diye düşündüm. Annem başımı okşadı, suçluluk ve şefkat bir arada.

Oğlun yaşıyor, dedi sessizce. Bir erkek çocuğu.

Tepki vermedim. Yalnızca tavana baktım. O sözler içimde bir yere ulaşmıyordu.

Ve herkesin fısıltıyla korktuğu gerçekle yüzleştik: Ben bir anne olacak yaşta değildim. Annem oğlumu sahiplenip ona Mustafa adını verdi. Ben ise sanki tekrar eski günlere dönmeye çalıştım olmayan çocukluğuma.

Ama annemin kafasında bir şey dönüp duruyordu: Bir gün komşular Bu çocuk kimin? diye sorduğunda, hangi gerçek, Elifi bir kez daha yıkmadan söylenebilirdi?

WordPress Devamı 2. Bölüm

Bir şehirde, dedikoduları acımasızca dolaşan bir yerde, annem anladı: Sadece bedenimi değil, hayatımı da insanlardan korumak gerekiyordu.

Mustafa evimize getirildi. O sıcaklık, bir gecede, içine bebeğin ağlaması, bir çocuğun suskunluğu ve yorulmuş bir annenin yükümlülüğü sığdıramayacağımız kadar daraldı.

Bir karar verildi: Elif, Mustafayı büyütmeyecekti.

İsteksizliğinden değil, o daha bir çocuktu.

O yaşadıklarından sonra kendini toparlamaya, desteğe, zamana muhtaçtı. Ona bir yuva, gerçek bir güvenlik lazımdı. O güven de, üstüne anne rolü bindirilirse tamamen yitecekti.

Annem Mustafayı kucakladı. Bana ise, dış gözlerden yine sıradan bir kız çocuğu maskesi biçildi.

Oysa kız çocuğu lafı artık bana yakışmazdı.

Çocukluk bir tarih değil, ruhun ve bedenin sana ait olduğunu hissetmekti. Geleceğin geniş, hataya hakkın olduğu zamandı. Benim hakkım elimden zorla alınmıştı.

Okula dönmem normalleşme demek değildi. Herkesin hiçbir şey olmamış gibi davrandığı bir dünyanın içine geri dönmek, bakışların üstünde gezindiği, sahte bir iyiliğin dillerde gezdiği ama en çok fısıltının zehir gibi sinip kaldığı bir odaya uğramaktı.

Yine de kendimi topladım.

Sırama oturdum, yazdım, cevap verdim. Gerektiğinde gülümsedim. Sanki benim olmayan bir elbise giymiş gibiydim; o elbise üzerime oturmuyordu. Çünkü mesele benim farklılığım değil, çevremdeki dünyanın bir çocuğun suçsuzca incinebileceği gerçeğini kabul etmek istememesiydi.

Ama bu bedel, utançtan ve korkudan ibaret değildi.

Vücudum kırılgandı. Her gün karşıma çıkan halsizlik, ağrılar, zayıflık Büyümesi, güçlenmesi gereken bünyem çocukluğunu bırakıp zorla olgunlaşmıştı. O kadar kolay geçmiyordu bunlar.

Okulu bırakmak zamanla sessizce, kutlamasız; sadece yavaşça geleceğin daralmasıyla geldi. Çalışmak, tutunmak, görünmemek gerekiyordu. Eğitim lüks sayıldı; ailenin kestiremeyeceği bir masraf oldu.

Hızla, ama olması gerektiği gibi değil, başka türlü büyüdüm.

Çünkü bana öğretilen buydu: Dayanmak gerekir, hayal kurmak değil.

Erken yaşta evlendim.

Bir aşk hikâyesinin kahramanı olarak değil, toplumun düzeni için, sorun kapansın diye. Evlenmek, daha az konuşulmak, görünmez olmak içindi.

Yeni çocuklarım da oldu.

Ama talih bana, acımasız bir tekrar bahşetti: O ilk yaşadıklarım bedenimi aşındırmıştı. Her hamilelikte daha fazla zorluk çekiyordum.

Bu arada Mustafa büyüdü.

Hikâyemizde bir sır olarak, kimliğinde bir korunak gibi yetişti. Anneannesi sahip çıktı. Herkes onu Elifin kardeşi sandı.

Bu bir dürüstlükten vazgeçmek değil, bir çocuğa damga vurmamak, bana da her soruda yeniden parçalanmamak için seçilmişti.

Yıllarca bu şekilde sürdü.

Ailede herkes neyi sorup neyi sormayacağını bilir oldu. Mustafa da öğrendi, kimse anlatmasa da, bazı kuralların neden konulduğunu.

Benim yüküm katlandıkça katlandı.

Genç, ama adı konmamış bir acının sahiplenicisi olarak yaşadım. Kendi oğluma abla denmesini kabullenmeye çalıştım.

Her zaman bağırmayan, ama insanın arkadaşı olan bir acı vardır. Usulca, arka planda olur.

Kendimle yalnız kaldığım gecelerde ne düşündüğümü, nasıl dualar ettiğimi kimse bilmez. Ama o yük hafiflemedi.

Yirmi iki yaşında, bir doğumda daha can verdim.

Yirmi iki yaşında.

Bazen hayat yeni başlarken, benim için bir sondu. Bir kez daha hastane yatağı, bir kez daha ölümle mücadele eden bir beden, bir kez daha hekimlerin elinde zamanla yarış

Sonradan, Mustafa gerçeği öğrendi.

Bir günde, sansasyonla değil; yavaş, herkesin artık bir çekmecede tutamadığı bir sır olarak.

Mustafa, Elifin ablası değil, annesi olduğunu öğrendi.

Ve onun dünyaya gelişinin zor bir akrabalık olmadığı, insanı edilgen eden bir kötülüğün, bir ihanetten doğduğu, yıllarca ailenin suskunlukla bir koruma tabakası ördüğü anlaşıldı.

Birden köklerini yeniden tasavvur etmek Her şeyi, hislerini, anılarını bambaşka bir gözle izlemek ne zordur. Bazı konuların neden hep konuşulmadığını kavramak

Ama burada pırıl pırıl bir gerçek vardı: Ben, Elif Yıldız, hiçbir zaman suçlu değildim.

Bana ait olan çocukluğumu kendi zamanımda yaşamama izin verilmemişti.

Benim hikâyem, arşivde rastlanan bir anekdot değil, arkasında kanlı canlı çocukların olduğu bir uyarı olarak kalmalı. Toplumun, mağdura nasıl davrandığı hep küçük detaylarla belli olur: Kimlerin cezasız sıyrıldığı, kimin utanmak zorunda kaldığı, kimin hayatının bir hayatta kalma stratejisine dönüşmek zorunda bırakıldığı ile

O zor doğumu mucize gibi atlatmamı hâlâ doktorlar hayretle anardı. Ama hayatta kalmak asla, çocukluğumu, eğitimimi, gelecek hayallerimi bana geri vermedi. Sadece darlaşan bir hayatı biraz daha uzattı.

Ve belki de en acı gerçek Her hikâye iyi bitti diye sonlanmıyor. Bazen yaşamak, başka bir bedel oluyor.

Elifin hatırası, bugünlere bir ders bırakıyor: Her tarihi olayın arkasında bir çocuk var. Ve hiçbir çocuk, seçmediği bir kötülüğün bedelini kimlik ya da hayatıyla ödememeli.

Çünkü o Aralık gecesi Ben bir sembol değildim.

On iki yaşımdaydım.

Ve sadece korunmak istiyordum. Çünkü çocuktum.

Rate article
Lifequest
Çocukluğun Sona Erdiği Hastane Yatağı