Kocam beni altı çocuğumuzla terk etti ve ancak on beş yıl sonra geri döndü. Ama o sabah bunun sonsuza dek olacağını bilmiyordum… Onun böyle bir şey yapabileceğine asla inanmazdım…

O sabah başıma ne geleceğini bilmiyordum. Hayatım boyunca, eşimin böylesine bir şeyi yapabileceği aklıma gelmezdi.

O günü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum.

Altı tabak sütlaç sofrada, kahve kokusu evde geziniyor, onun en çok sevdiği ve kendini güçlü hissettiği eski kot pantolonu üzerinde.

Çocuklarımızıaltısını dahızlıca ama fark edilir bir özenle öptü.

Beni ise başımdan öptü, her zamanki gibi.

Ve dedi ki:

Görüşürüz.

Gülümsedim. O zaman görüşürüzün ömür boyu sürecek bir vedaya dönüşeceğini bilmiyordum.

İlk günler telaşa kapılmadım.

Onun sıklıkla iş seyahati, arkadaşlarla buluşma ya da bazen sadece hava almak için gittiği olurdu.

Ama bir hafta geçti. Sonra iki.

Telefon çalmamıştı.

Tanıdıklar çaresizce omuz silkiyordu.

Bankadan bir mektup geldi: hesap bloke edilmiş.

İşyerinden bir mesaj kendi isteğiyle ve açıklama yapmadan istifa etmiş.

Sonra korku geldi.

Ardından öfke.

Ve ardından… boşluk.

Geriye yedi kişi kaldık.

Ben ve altı çift çocuk gözleri. O gözlerde hâlâ, babalarının döneceğine dair saf bir inanç parlıyordu.

Onlara babalarının kaybolmadığını, kendi iradesiyle gittiğini söyleyemedim.

Önce bir kafede çalışmaya başladım.

Sonra bir fabrikanın gece vardiyasında.

Daha sonra temizlikçi, özel ders veren bir öğretmen, hasta bakıcı

Günde üç saat ya uyurdum ya uyumazdım, çocukların artan yemeğinden karnımı doyururdum.

Çocuklar büyüdü.

Ayakkabıları küçüldükçe defterlerinin sayfaları azalıyor, ellerim her geçen yıl daha nasırlı oluyordu.

Her şeyi kendim yapmayı öğrendimmusluk, ütü, hatta komşunun eski arabasını tamir etmek. O da bana karşılığında sebze verirdi.

Mahallede fısıldaşmalar duyulurdu:

Beyinsiz gitti, ama kadın hâlâ dayanıyor

Gülümsüyordum sadece.

Başkaları için değil, çocuklarım için.

Yıllar geçti. Büyük oğlum, Baran, bir gün şöyle dedi:

Anne, bizim babaya ihtiyacımız yok. Biz birbirimize yeteriz.

Kafamı salladım.

Uzun zaman sonra, ilk defa kendimi ayakta, yere değil, ayakta hissettim.

Titrek de olsa

On beş yıl geçti, bir soluk alış gibi geçti gitti.

Çocuklarım büyüdü.

Kimi üniversiteye gitti, kimi yanımda kalıp destek oldu.

Küçüğüm, Zeynep, hâlâ geceleri yanıma kıvrılıp uyumayı seviyordu, iyi rüyalar gördüğünü söylerdi.

Onu beklemiyordum artık.

Kötülük istemiyordum.

Sadece hatıramdan sildim; ne tamamen unutabildiğim ne de tekrar yaşatabildiğim bir kayıt gibi.

Bir sabah, kapı çaldı.

Postacı sanmıştım.

Kapıyı açtım… ve donakaldım.

Karşımda o.

Saçları ak, yüzü kırış kırış, eski bir pardösüyle.

Ama hâlâ aynı adam.

Aynı sesi, ama daha yavaş.

Merhaba, dedi. Döndüm ben…

Hava birden ısındı, yoğunlaştı.

Neden? Diye sorabildim.

Gözlerini kaçırdı.

Hastayım. Doktor çok vaktim kalmadığını söyledi. Bir kez olsun sizi, çocukları görmek istedim.

Cevap veremedim.

Ellerim titrerken, kalbim bir yumruk gibi sıkıştı.

Cebinden küçük bir zarf çıkardı.

Bu sana.

Refleksle aldım.

Sarı bir fotoğraf: genç halimiz, çocuklarla birlikte göl kenarında. Arkasında kendi el yazısıyla:

Yanında olamadığım için affet. Bir şey olmaya çalışırken her şeyimi kaybettim. Ama tek hatırladığım yuvam sizdiniz.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Gözlerim doldu. Bu acıdan değildi, yorgunluktandı.

On beş yıl boyunca bir gölge, şimdi aniden kanlı canlı bir adama dönüşmüştü.

Çay koydum.

Sessizlik.

Yaşadığı başka bir şehri, tekrar başlamaya çalıştığını, başaramadığını anlattı.

İki yıl önce çocuklarla açtığımız Altı El adlı yardım derneğini haberlerde izlediğini söyledi.

Bunun inanılmaz bir şey olduğunu, biz olduğumuza inanamadığını anlattı.

Diğer annelere yardımcı oldun, dedi. Terk edilenlere. Seninle gurur duydum.

Sözleri, sanki başkası söylüyordu gibi yabancı geldi kulağıma.

Birden sordu:

Onları görebilir miyim? Bir kerecik olsun?

Akşam hepsi geldi.

Büyükler tereddütlü, küçükler mesafeli.

Camın yanında dikilmiş, dönmeye cesaret edemiyordu.

O mu? Diye sordu Baran.

O, dedim.

Uzun bir sessizlik.

Sonra Zeynep yaklaştı ilk.

Sen gerçekten babam mısın?

Başını salladı.

O zaman, işte, dedi ve elinde çocuk çizimi olan bir kağıdı ona uzattı. Hepimizi çizdim, seni de…

Adam ilk kez ağladı.

Üç ay daha bizimle yaşadı.

Ne baba ne eş olarak değil; yanında olmayı hayatının sonunda öğrenmeye çalışan bir insan olarak.

Her sabah küçüklerle kitaplar okudu.

Baranla eski arabayı tamir etti.

Benimle oturup çay içti.

Sen benden daha güçlüymüşsün, dedi.

Gittiği gün, masada bir mektup buldum.

Sade, gösterişsiz.

O gün gittim, çünkü korktum.

Gereksinim duyulmaktan korktum. Başaramamaktan korktum.

Ama sen başardın.

Şimdi biliyorum: Güç, gidende değil, kalanda.

Teşekkür ederim, kaldığın için.

Affetmediğim için affet.

Ali

Bahar gelince küllerini göl kenarına savurduk.

Su ılıktı, sakindi.

Zeynep, Anne, şimdi o her yağmurda var, değil mi? dedi.

Onun başını okşadım.

Evet, canım. Her yağmurda.

Eve dönerken anladım ki, aslında hiçbir şey kaybetmemişim.

Evet, onsuz geçirdim hayatı.

Ama sevgisiz değil.

Çünkü sevgi, her zaman birlikte demek değildir.

Bazen sadece pes etmemek demektir.

Rate article
Lifequest
Kocam beni altı çocuğumuzla terk etti ve ancak on beş yıl sonra geri döndü. Ama o sabah bunun sonsuza dek olacağını bilmiyordum… Onun böyle bir şey yapabileceğine asla inanmazdım…