“Anne, her ay Kira’nın sana gönderdiği iki yüz bin lira nerede?” — Bu cümleden sonra mutfağımda sadece sessizlik bozulmadı

Anne, her ay sana Zeynepin gönderdiği on beş bin lira nerede? Mutfağımda bu cümleyle yalnızca sessizlik değil, yılların suskunluğu da çatırdadı.

Zeynep yerinden kıpırdamadı.

Sadece telefonu avucunda biraz daha sıktı.

Bir anlığına mutfakta her şeyin sesi yükseldi.

Süzgeçte kaynayan bulgurun fokurtusu.

Buzdolabının üstündeki saatin tik takları.

Koridordan gelen torunun burun çekmesi.

Murat sesini yükseltmedi.

Bu, ortamı daha da gerdi.

Aç uygulamayı, dedi sessizce.

Zeynep ona, adabın bozulduğunu anlatan bir bakış attı.

Aile huzurundan, güvenden, bir yıl boyunca söylenen yalanlardan değil sanki sadece adab-ı muaşeretten bahsediyordu.

Çocukların yanında sahne yapma, dedi alçak sesle.

O zaman annemin yanında olmazdı böyle bir şey yaşanmazdı, diye karşılık verdi Murat.

Masada ayakta dikiliyordum; ellerimi nereye koyacağımı bilemedim o an.

Tasarruf defterim, tencerenin yanında, başka bir hayata ait bir delil gibi duruyordu.

Sanki bu yaşanan benim hayatıma ait değildi.

Sanki o eczane önünde bozuk para sayan bütün o yıl ben değildim.

Soğuktan ellerimi ısıtmak için fincana sarılan, kaloriferi açmaya korkan…

Kendimi aç hissetmesem de öyleymiş gibi davranan ben değildim adeta.

Zeynep gözlerini bana çevirdi.

Ve ilk defa, yıllardır alışık olduğum kibarlık da, sabırsızlık da yoktu bakışlarında.

Sadece köşeye sıkışmış, hala sıyrılmanın bir yolunu arayan birinin soğukkanlı hesaplayışı vardı.

Hatice Hanım, sanırım tam anlamıyorsunuz, dedi.

Kelimeleri hemen duymadım; önce ses tonunu işittim.

O ton…

İnsana, kendi hayatını anlatacaklarını hissettiren bir tonda.

Murat bir adım attı masaya doğru.

Zeynep.

Bu şekilde, bu ortamda kimseye hesap vermek zorunda değilim, dedi Zeynep daha sert bir sesle. Hem bunlar bizim paramız, Murat.

Bu cümle onun yüzüne, diğer her şeyden daha fazla vurdu sanki.

Hemen gözlerine bakamadı.

Bizim paramız mı? dedi sıkılarak.

Evet, bizim. Yoksa aile bütçesi tek başına senin kararlarınla mı oluşuyor sanıyorsun? Sen, annen hiç bir şey istemiyor, azla yetiniyor, gururlu, fazlasını zaten almaz dememiş miydin?

Oturmak istedim.

Ama oturmadım.

Bazen insanı ayakta tutan, gururudur; gücü değil.

Murat eşine bakıyordu, sanki karşısında bir yabancı varmış gibi.

Ama ses hâlâ tanıdıktı.

Birlikte uzun yıllar yaşayıp, yalnızca uygun gelen gerçeklikleri görenlerin hali gibi

Olağan şekilde ona para transferi yapmanı istemiştim, dedi sonunda.

Sen yardım et dedin, ben de ettim, diye araya girdi Zeynep. Çocukların kurslarına, krediye, servis ücretlerine, okula Sence aile içindeki bu sözümona cömertlik kaç lira tutuyor? On beş bin lira aylık yardım değil, bütçede kocaman bir delik o!

Murat yavaşça doğruldu.

O sadece cömertlik değildi, dedi. O benim annemdi.

Zeynep hafifçe gülümsedi.

Kötü niyet yoktu bu gülüşte.

Daha kötüsü vardı: İçinde kendini defalarca haklı çıkaran bir insanın yorgun ifadesi.

Senin annen eskiden de böyle yaşıyordu, Murat. Sadece benim suçum değil, sen de altı ayda bir uğruyordun ve onun nasıl yaşadığını görmüyordun.

Mutfakta hava iyice sıkıştı.

Çünkü bu da gerçekti.

Eksik.

Acımasız.

Ama gerçek.

Oğlumun yanağı seğirdi.

Öfkeden değil.

Kendisiyle yüzleştiğinden.

Bana döndü.

Anne

Elimi kaldırdım.

Onu susturmak için değil.

Şimdi özür dilemesin diye.

Bazen bazı kelimeler ancak hakikat tamamlandığında anlam bulur.

Yoksa sadece acıyı hızlıca örtme hamlesi olur.

Önce göster, dedim.

Zeynep gözlerini telefona indirdi.

Hala tereddüt ediyordu.

Sonra, belki de bilinmezliktense gerçeğin bir parçası daha iyidir diye karar verdi.

Ekranı açtı.

Parmakları güzeldi.

Bakımlıydı.

Ama şimdi titriyordu.

Banka uygulamasına girdi.

Telefonu Murata doğru itti.

Rakamların hepsini anında çözemediğim halde

Tarihlere bakınca fark ettim.

Her ay.

Her ay.

Aynı miktar, Muratın hesabından gidiyordu.

Sonra hemen başka bir hesaba aktarılıyordu.

Bazen tamamı değil, bazen parça parça.

Kimi zaman onarıma, kimi zaman çocuklara hediye, birikim yazıyordu açıklamada.

Bir yerde sadece yedek yazıyordu.

Murat sessizce listeyi kaydırıyordu.

Her işlemde önceki sessizlik biraz daha ağırlaşıyordu.

Bu ne? dedi sonunda.

Sanki Zeynep zaten bu soruyu bekliyordu.

Biriktiriyordum, dedi.

Nereye?

Ailemize.

Annemin hakkından mı?

Aile bütçesinden, diyerek kesti. Çünkü bu ailede birinin geleceği düşünmesi şarttı.

Gelecek mi? dedi Murat. Annem kışın komşunun getirdiği yemeklerle yaşadı.

Zeynep çenesini kaldırdı.

Abartma, sokakta kalmadı ya.

İşte o an içimde bir şey sertleşti.

Daha öncesinde canım yanmıştı.

Utanmıştım.

Ağır gelmişti.

Ama şimdi netleşti.

Bazı insanlar hata yapar.

Bazıları ise uzun uzun, başkasının ihtiyaçlarının ne kadar normal olduğunu kendine açıklar.

Ve o noktada, artık onlara acımaya gerek kalmaz.

Kapının oradan torunumun hıçkırığı geldi.

En küçüğü.

Şu hep sakladığım çikolataları ayırdığım.

Üzerinde geyikli kırmızı kazağı vardı, kocaman korkulu gözlerle bize bakıyordu.

Yanında kardeşi duruyordu.

Muhtemelen o, olan biteni daha iyi anlamıştı.

Murat arkasına döndü.

Ve o gün ilk kez çocukların her şeyi işittiğini gördü.

Odaya geçin, dedi sessizce.

Ama hareket etmediler.

Ben gidip başlarını okşadım.

Küçüğün saçları güzel bir bebek şampuanı ve soğuk havayla kokuyordu.

Haydi, gelin bakalım, büyükannenizin odasında şeker var! dedim.

Sadece üç şekerim vardı.

Camiden aldığım karamel şekerler.

Ama çocuklar her zaman tüm kutuya ihtiyaç duymaz.

Bazen sadece, yetişkinlerin artık korkutucu olmamasına ihtiyaç duyarlar.

Odaya götürdüm, kanepeye oturttum, eski bir çizgi film açtım.

Televizyon üçüncü denememde çalıştı.

Oğlan hiç konuşmadı.

Ama kızım birden, usulca sordu:

Anneanne, annem kötü biri mi?

İşte, ekrandaki rakamlardan daha çok, bu soru üzerime ağır geldi.

Çünkü çocuklar hep, yetişkinlerin hazır cevabı olmayan yere sorar.

Yanına eğildim.

Dizlerim ağrıdı.

Annen şu anda çok yanlış bir şey yapıyor, dedim. Ama bu kimin daha çok sevilmesi gerektiğini seçeceğin anlamına gelmiyor.

Kız başıyla onayladı, belki de anlamadı.

Kolunu düzelttim, mutfağa döndüm.

Her şey değişmişti.

Murat ceketini çıkarmıştı.

Nedense bu çok önemli geldi.

Sanki ilk kez kaçmadan, olduğu yerde kalmaya karar vermişti.

Zeynepin telefonu masada.

Tasarruf defterim yanında.

İki gerçeklik.

Biri dijital.

Biri eski usul kâğıtlı.

Ve ikisi de ona karşı.

Ne kadar? diye sordu Murat.

Ne kadar ne?

Toplam ne kadar göndermedin?

Zeynep sustu.

Murat kendi telefonuyla hemen hesapladı.

Çıkan rakamdan gözlerim karardı.

O kadar parayı hayatımda hiç elime almamıştım.

Hayalimde bile.

O parayla pencereler değişirdi.

Tedavi olurdu.

Mutfakta yerden ısıtma yapılırdı.

Artrit ataklarından sonra yanında biri olurdu.

Mahallenin yardımına muhtaç olunmazdı.

Yaşlılık ceza gibi görünmezdi.

Murat ağır ağır tabureye oturdu.

O, bir zamanlar babasının kışın mandalina soyduğu tabure.

Babamın parmaklarını hatırladım.

Hep bana önce, sonra oğluna, en son kendine verirdi.

Öyle özlemişim ki, sandalyenin arkalığına sıkı sıkı tutundum.

Onunla bu mutfak yine yoksul olacaktı.

Ama bu kadar yalnız değildi

Neden? dedi Murat.

Artık öfkeyle değil.

Bitkinlikle.

Bir davranışın değil, bir insanın sorusu gibi.

Zeynep uzun süre pencereden baktı.

Dışarda puslu bir kış günü.

Sonra konuştu:

Çünkü tek yetişkin olmaktan yoruldum.

Murat başını kaldırdı.

Devam etti Zeynep; sanki bir yıldır içinde tuttuğu ne varsa şimdi döküyordu.

Sen herkesin iyi olmasını istiyorsun. Çocuklar, arkadaşlar, ben, annen. Herkese söz veriyorsun. Ama hesap yapmak, sıkıntıyı göğüslemek, ne eksi ne artı, onunla kim yaşayacak? Ben. Eğer şimdi gitmesine izin verirsem, birkaç ay sonra annene ev almak isteyeceksin. Sonra eve taşınacak, bakıcı bulunacak, masraflar çıkacak… Peki o yükle yaşayacak olan kim?

O da, ben de sessizce dinledik.

Çünkü ilk kez, sadece soğukluk değil; korku da vardı.

Yaşlılıktan korkmak.

Bir gün yanında yorgun, zayıf biri olduğunda, gençlik ve rahatlığın sonu olacağını bilerek korkmak

Annemden kısmayı tercih ettin, dedi Murat.

Hayatımızı korumayı tercih ettim, dedi Zeynep.

Kimden?

Cevap vermedi.

Çünkü doğru cevap çok korkutucuydu.

Yaşlılıktan.

Yükümlülüklerden.

Bir gün, sevgiyi konuşmak yerine ödeme gerekeceğinden

Ocağı kapattım.

Bulgur çoktan ezilmişti.

Buhar incelmişti.

Mutfak sadeliğin ve başka bir şeyin kokusuyla dolmuştu.

Bir illüzyonun sonu kokusu.

Yeter, dedim.

İkisi de bana döndü.

Belki ilk kez, sabahın başından beri bir insan olarak.

Yanımda felsefe üretmeyin, dedim. Para ya gönderildi, ya gönderilmedi. İnsan ya yardımcı oldu, ya yalan söyledi. Geriysi, utancın üstündeki süslü cümlelerdir.

Zeynep soluklaştı.

Murat ayağa kalktı.

Gidiyoruz, dedi Zeynepe.

Murat…

Hayır. Önce çocukları götüreceğim. Sonra konuşuruz.

Zeynep dikkatle baktı.

Belki o an, düzenin artık tamamen bozulduğunu anladı.

Paradan dolayı değil.

Artık Muratın, kendi yaptığı şeylerin arkasında durmadığını fark ettiğinden.

Gerçekten bu yüzden aileyi dağıtmak mı istiyorsun? dedi.

Ben bozmadım ki, dedi Murat.

Ses alçaktı.

Ama kesin.

Zeynep çantasını kapıp çıkacakken,

Bana döndü.

Savunmasını bekledim.

Öfkesini.

Bir cümle daha.

Ama bambaşka bir şey söyledi:

Zaten hiçbir zaman beni kabul etmediniz.

Ona baktım.

Zafer ya da intikam değil; yorgunluk hissettim.

Çünkü insanlar, başkalarının sınırlarını koruduğu o anda, asla gerçekten kabul edilmediklerini söylemeyi severler.

Seni o gün kabul ettim, oğlum seni buraya getirdiğinde, dedim. Ama sen beni hiç görmedin.

O ilk başını eğen oldu.

Bu da önemliydi.

Murat çocukların peşinden gitti.

Odadan fısıltı, ceketlerin hışırtısı, fermuar sesi geldi.

Sonra, minik torunum yanıma koşup belimden sıkıca sarıldı.

Anneanne, tekrar geleceğiz mi? dedi.

Yutkundum.

İstersen gelirsin, dedim.

Elime verdiği karamel.

Benden aldığı şekeri bana geri veren çocuk ciddiyetinde.

Senin daha çok ihtiyacın var, dedi.

O anda neredeyse ağlayacaktım.

Zeynepten değil.

Paradan değil.

O küçük adalet duygusunun, yetişkinlerden daha hızlı işlediğini görünce.

Kapıdan çıktılar.

Ev bir anda büyüdü.

Boşaldı.

Soğudu.

Ama sanki hava daha kolay solunur oldu.

Yalnız kaldım mutfakta.

Masada tasarruf defteri, buruşturulmuş bir peçete, unutulmuş bir çocuk eldiveni.

Eldiveni pencere kenarına koydum.

Uzun süre öylece oturdum.

Herkesin hikayesinde anlatıldığı gibi, şimdi içimde büyük bir rahatlık doğacak sandım.

Olmadı.

Yorgunluk geldi.

Derin.

Kadim.

Bir ömre yayılan türden.

Akşam üstü yine araba sesi.

Bu kez tek başına.

Çocuksuz.

Zeynepsiz.

Murat sessiz girdi.

Bayramdan kalma hengamenin kokusu yoktu üstünde.

Koşuşturmasızdı.

Bir market poşeti ve dövüşmüş çocuk hallerinde bir eziklikle mutfağa geçti.

Poşeti masaya bıraktı.

Mandarinler vardı.

Ekmek.

Tavuk.

Eklem ilaçlarım.

Yeni bir yün battaniye.

Bir de zarf.

Zarfa değil, mandarinlere baktım.

Yine eşimi hatırladım.

Anne, dedi.

Sustum.

O da acele etmedi.

Bu iyiydi.

Çocukları Zeynepin ablasına bıraktım, dedi. Zeyneple… ne olur bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bugün yaşananların suçu bende de var.

Herkesin kendi suçu var, diyecektim.

Ama sustum.

Kendisini kurtarmadan söylemesi lazımdı.

Her şey kontrolümde sandım, dedi. Para gidiyorsa yardım oluyor, sen susuyorsan yetiyor diye rahat davrandım. Sormadım Çünkü gerçekten gerekli olduğumdan korktum.

İşte günün en gerçek cümlesi.

Zeyneple ilgili değil.

Kendiyle ilgili.

Birçok evlat gibi; anne babalarını para göndererek rahatlatıp, yalnızlıklarını görmezden gelen

Zarfı yakına koydu.

Burada para var. Bir de ben kendi hesabımdan, doğrudan sana gönderdim. Kimsenin üzerinden değil. Pencereleri değiştirteceğim. Yardım edecek birini bulacağım. Ve… izin verirsen sık sık geleceğim. Zorunda olduğum için değil. Bugün anladım ki, seni çok uzun zamandır burada yalnız bırakmışım.

Masanın üzerindeki muşamba üzerindeki solmuş gülleri okşadım.

Sanki yıllar boyu onlar da silinmişti.

Parayı alırım, dedim. Gerisini zamanla görürüz.

Başını salladı.

Tartışmadı.

O seste, çoğu gürültülü vaatten fazla saygı vardı.

Kalkıp poşetten bir mandalin aldım.

Oğluma uzattım.

Gülümsedi hafifçe.

Tabureye oturdu.

Söktü, beceriksiz, ince uzun bir şerit halinde.

Tıpkı çocukken

Ne boşanmayı konuştuk, ne mahkemeyi, ne de bir evliliğin böyle bir ihaneti kaldırıp kaldıramayacağını.

Bazı kararlar sessizce olgunlaşır.

Gece.

Boş odada.

Artık kimseye dayanıklı görünmek gerekmezken

Biz sadece, o mutfakta oturduk.

O, soğuyan bulguru yedi.

Eti yoktu.

Ama sanki hayatında ilk defa birinin suskunluğunun kokusunu duyuyordu.

Çay koydum.

Battaniye, paketinde öylece duruyordu.

Zarf ise şekerliğin yanında.

Dışarıda hava kararmıştı.

Camdaki buzdan desenler eriyordu yavaşça.

Ve birden anladım: Af, bir özürden hemen sonra gelen bir duygu değil.

Önce gerçek gelir.

Sonra sessizlik.

Belki sonra, geri dönülen bir yol çıkar.

Çıkmazsa da

O akşam, oğlumun ilk kez gözlerimi kaçırmadığını gördüm.

O gittikten sonra, mutfakta mandalina ve çay kokusu kaldı.

Defteri eşimin dosyasına koydum.

Zarfı yanına bıraktım.

Pencereye gidip, eski şalımı çektim aralıktan.

Hâlâ ayaz vardı dışarıda.

Ama artık her üşüyen köşeyi suskunlukla kapatmak istemiyordum.

Masada bir fincan soğuk çay.

Ve mandalin kabuğu.

Uzun, düzensiz.

Tıpkı, geç başlayan ama sonunda başlayan bir konuşma gibi.

Ve ben anladım: Yaşlandıkça, affın yolu suskunluk ve hakikatle başlıyor. Geç de olsa… Başlıyor.

Rate article
Lifequest
“Anne, her ay Kira’nın sana gönderdiği iki yüz bin lira nerede?” — Bu cümleden sonra mutfağımda sadece sessizlik bozulmadı