Babam, ailemizi rezil ettin diye düşünürdü ta ki kendi yaptıklarını öğrenene kadar
Birinci Aşama: Eskisinden Ağır Sırt Çantası
Yıllar önceydi Babam kapıyı ağır ağır açtı; sanki karşısında bir yabancı değil de kendi vicdanı duruyor gibi tereddütlü. Kapıda oğlum vardı: uzun boylu, omuzları geniş, koyu renk montuyla, yüzünde de ancak nadiren gördüğüm o kararlı ifade duruyordu.
Arabada oturmuş, emniyet kemerine tutunurken adeta bayılmamak için ona sarılıyordum. Her hareketi net bir şekilde görebiliyordum, duymasam da.
Oğlum, bakışlarını yavaşça indirdi, sırt çantasının fermuarını açtı; içinden ne bir dükkandan alınmış hediye, ne de sıradan bir çikolata kutusu çıktı. Kalın bir dosya, özenlice lastikle bağlanmış ve küçük bir tahta kutu çıkardı. Sonra da mühürlü bir zarf.
Babam bir adım geri çekildi. Yüzü, başına kötü bir şey geleceğini anlayan birinin ifadesine büründü. Karşısındakinin hayırlı bir konuşmaya gelmediği ortadaydı.
Oğlum, gözlerini babama çevirdi, sesini yükseltmeden ama tüm netliğiyle söyledi:
Merhaba, dede.
Babam irkildi; bu kelime onu yakar gibi olmuştu.
Benim torunum yok, dedi; sesi, ben on sekiz yaşındayken çıktığı soğuklukta.
Oğlum sanki bunun geleceğini biliyordu; başını usulca salladı.
O halde anlatacağım, dedi hafifçe. Ama önce, bir zamanlar evden attıklarınızı alacaksınız.
Ve ona zarfı uzattı.
İkinci Aşama: Dört Kelimeyle Eskimiş Duvarlar Çatladı
Babam almak istemedi. Kapı kolunu sıkmış, sanki kapıyı yüzlerine kapayacak gibi duruyordu. Oğlum ise dimdik, en küçük bir geri adım atmadan durdu.
Sonunda babam zarfı aldı. Açıp ilk sayfayı hızlıca okudu. Birden yüzünün rengi atmıştı.
Oğlum, dosyadan bir belge daha çıkartıp babamın gözlerinin içine tuttu.
Bu DNA testi, dedi. Benim senin çocuğun olmadığımı iddia etmeyesin diye. Gerçi, inansan da umurumda değil. Bunun için gelmedim.
Babam yutkundu.
Bunu sana kim verdi?! diye tısladı.
Oğlumun sesi sabitti.
Kendim yaptırdım. Beni ve annemi hiç tanımadan sokağa attığınızı öğrenince.
Kısa bir ara verdi.
Ve bu mektup.
Tahta kutudan sararmış bir kâğıdı çıkardı, dikkatlice kapının önüne bıraktı.
Babamın dudakları titredi, el yazısını tanımıştı belli ki.
Ve oğlum, o an ilk defa benim de duyduğum dört kelimeyi söyledi:
Babam kaybolmadı.
Babam birden başını kaldırdı köşeye sıkışmış bir hayvan gibi.
Ne dedin? diye fısıldadı.
Oğlum tekrar etti, sakince:
O kaybolmadı. Onu kaybolmaya zorladılar.
Üçüncü Aşama: On Sekiz Yıl Saklanan Hakikat
Arabadan nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Sanki ayaklarım bana ait değildi. Oğlumun sesinde babamda asla duymadığım bir güven vardı; ben de ona doğru yürüdüm.
Oğlum, beni fark etti, ama arkasına bakmadı. Cümlenin ucunu kaybetmemek istercesine konuşmaya devam etti.
Dede, ona beş para etmez demiştin. Ama en komiği ne biliyor musun? Acı bir gülümseme çekti. O zamanlar inşaatlarda çalışıp ek iş yapıyormuş, para biriktiriyormuş. Annemle evlenmek, senden el istemek istiyormuş. Hazırlanıyormuş.
Babam suskundu. Sadece parmakları kâğıtta bembeyaz kesilmişti.
Sonra, dedi oğlum, bir anda hayatımızdan kayboldu. Annem geceleri ağlardı; benden gizlerdi. İki işte çalıştı. Alyansını sattı ki bana kışlık ayakkabı alabilsin.
Oğlum, ilk kez bana baktı; gözlerinde tarifsiz bir şefkat vardı.
Ben büyürken, herhalde gerek duymadı bana diye düşündüm. Çok can yakar bu, biliyor musun? Hem de çok.
Babam zorlamayla;
Yeter diye çıkardı ağzından.
Hayır, dedi oğlum, soğukkanlılıkla. Yeter diyeli on sekiz yıl oldu; beni hamileyken annemi evden attığın gün. Bugün yeter değil. Bugün vakit geldi.
Dosyadan bir kağıt daha çıkardı oğlum.
Bu senedin, dedi. Paraların. İmzan burada. Ayşeye bir daha yaklaşmasın diye Mehmete
Benim adımı ta içimden bıçak gibi geçirdi.
Avukatında buldum. O adam ölmüş ama belgeler duruyordu. Bir de mektuplar.
Bir tomar zarf çıkardı. Üzerlerinde yurt adresim. Ve kırmızı kaşe: Teslim Edilemedi.
Ağzımı elimle kapattım. Bana asla kimse mektup yazmamıştı. Kimse.
Babam, zarflara sanki canlı şeylermiş gibi bakıyordu.
Dördüncü Aşama: On Sekiz Yıldır İlk Defa Ben Konuştum
Sen ona para mı verdin? fısıldadım. Sesim titrekti. Gerçekten adamı kaybolmaya zorladın mı?
Babam bana, yüzünde pişmanlık göremeden, yakalanmış biri gibi öfkeyle döndü.
Seni kurtardım! bağırdı. O garibandı! Geleceği yoktu! Helak olurdun!
Ben zaten mahvoldum, dedim sessizce. Ama sen görmedin. Kurtardım demek rahattı senin için.
Babam laf atacaktı ki oğlum elini kaldırdı.
Anne, dedi yumuşakça. Bir dakika lütfen. O da dinlesin. Ben bunun için geldim.
Sustum, çünkü anladım: Oğlum büyümüş. Buraya intikam için değil, hak için gelmiş.
Beşinci Aşama: Hayatımda Yaşarken Mezara Gömülen Adamdan Mektup
Kapıdaki o sararmış kâğıdı aldı oğlum, açtı:
Bu, babamın Mehmetin beş yıl önce yazdığı mektup. Ölmeden önce. O zaman benim olduğumu biliyordu çünkü beni bulmuştu seni değil, bizi bulmuştu.
Oğlum dedesine gözünü dikti.
Anneme ulaşmaya çalışmış. Ama yine engel oldun; tehditlerle. Mecburen gitti. Sorumluluktan kaçtı diye değil; annemi yok etmekle tehdit ettiğin için.
Babam titredi.
Yalan bu dedi güçsüzce; eski kararlılığından iz kalmamıştı.
Oğlum, birkaç satırı yüksek sesle okudu. Şova çevirmeden, ama duvarlara kolayca geçecek kadar net:
Ayşe, seni asla yalnız bırakmadım. Yabancı ellerle hayatından koparıldım. Bu utançla her gün yaşadım. Eğer Oğuz bir gün sorarsa ona de ki: onu görmeden önce bile seviyordum
Dizlerimin dermanı kalmamıştı. Gerçekten, Mehmeti hayattayken gömmüştüm zihnimde. Nefret ettim ki acıdan delirmeyeyim diye. Ama o yazmış hep.
Oğlum mektubu katladı, ciddiyetle.
Öldü, dedi. Ne trajik ne destan gibi. İşte, kalp yetmezliği. İşte, çalışırken.
Ekledi:
Mezarını görebildim. Annesinden öğrendim ki, hayatı boyunca annemin fotoğrafını sakladı.
Süssüz, sessiz ağladım. Bu öfke değil; gecikmenin acısıydı.
Altıncı Aşama: Dedem O An Yaşlandı
Babam kapının basamağına çöktü, az önceki dimdik adam aniden güçsüzdü. Elleri beni kapıdan iten eller titriyordu.
Ben dedi, sustu.
Oğlum çömeldi yanına; dede-torun olarak değil de bir yetişkin gibi.
Hiçbir şey talep etmeye gelmedim, dedi. Ne malın mülkün lazım, ne soyadın. Bir şey istiyorum: Annemin gözlerine bakıp hakikati söyleyeceksin. Eğer içeride bir parça insanlık kaldıysa, özür dileyeceksin.
Babam başını kaldırdı bana. Yıllar sonra ilk kez, üstten bakmadan; aşağıdan yukarı baktı. O kadar derindi ki içim yandı.
Ben sandım ki, dedi güçlükle. Seni kurtarıyorum
Sen gururunu kurtardın, dedim usulca. Doğru baba imajını Beni ise sokağa attın.
Yüzünü elleriyle kapattı. Bir an yine bağıracak sandım; oysa kısılmış, boğuk bir sesle:
Korktum, dedi.
Bu hepsinden beterdi. O korktumun arkasında on sekiz yılın gururu vardı; bana gençliğimi kaybettiren.
Yedinci Aşama: Oğlumun Şartı Ve Geçilemeyecek Son Sınır
Oğlum ayağa kalktı; dosyadan son bir belge çıkardı.
Babam temkinli:
O ne?
İntikam değil bu, dedi oğlum. Sınır.
Kâğıdı babasının eline verdi.
Burada yazıyor: İletişime geçmek isterseniz saygılı olacaksınız. Kendisi suçlu, ben daha iyi bilirim yok. Hazır değilseniz gideriz; bir daha bizi asla görmezsiniz.
Babam acımsı bir alayla:
Kendi evimde bana şart mı koşuyorsun?
Oğlum kıpırdamadı.
Evet. Çünkü artık bizim seçimimiz var sizin hayatınızda olup olmamak. Yıllarca anneme siz şart koştunuz, şimdi biz söylüyoruz. Yetişkin olmak böyle.
Oğluma bakıp içimden dedim: İşte bunun için dayandım her şeye. Kimseye kırmadan, ama koruyarak yetişti.
Sekizinci Aşama: Yıllardır Beklediğim O Sözler
Babam yavaşça ayağa kalktı. Bana yaklaştı. İçgüdüyle geri çekildim.
Özür dilerim, dedi.
Donakaldım. Hayal ettiğim gibi sıcak ya da dramatik değildi. Kaba, biraz hırçın ama gerçektendi.
Özür seni attığım için. Özür seçimini elinden aldığım için.
Oğluma döndü:
Sana da özür. Onun kaybolduğuna inanmak istedim haklı olmak istedim.
Oğlum sustu. Sonra kısık sesle:
Bahanelerinizi duymak istemiyorum. Davranışınızı görmek istiyorum. Küçük başlayın. Yalan söylemeyin. Küçük düşürmeyin.
Babam başını salladı. Gözlerine yaş dolmuştu, silecek değilmiş gibi izin verdi.
Yalnız kaldım, dedi. Anneniz göz ucuyla bana, eşim çoktan öldü. Ev bomboş. Bunca zaman, hep sen suçluysan daha kolaydır diye yaşadım
Acı bir tebessüm ettim:
Tabi kolay. Suçlu kız daha rahat; suçlu baba yanar.
Babam başını eğdi.
Acaba başlayıp devam edecek oldu, bir şeyleri düzeltsem?
Oğlum bana baktı; Hazır mısın? bakışıydı.
Ve anladım; affetmek, ona armağan değil bana özgürlük.
Hemen olmaz, dedim. Ama gerçekten istiyorsan; yıllarca herkese ayıp etti dediğin kızı, evden attım diye itiraf et.
Mehmetin de beş para etmez olmadığını açıkla.
Zorla da olsa başını salladı.
Söyleyeceğim.
Dokuzuncu Aşama: Doğum Günü Artık Kutlama Değil, Dönüm Noktasıydı
Evde çay içmeye gitmedik. Oğlum ailece takılmaya gerek yok, yara açıkken dedi.
Arabada titriyor, o dosyayı dizinde tutarken oğlum cama dalmıştı.
Nasıl buldun bunları? diye fısıldadım.
Derin nefes aldı:
Kafamda hep vardı, babam öylece kaybolamaz diye. Biliyor musun anne, acıdan insan ya kendini, ya da sevdiğini suçlar. Oysa bazen üçüncü biri vardır, her şeyi bozar.
Yana dönüp baktı bana.
Sen kinle yaşama diye gerçeği bulmak istedim. Kendim için, senin için.
Elini tuttum.
Çocukken büyüdün hep.
Ama insan oldum, dedi ilk kez gülümsedi o gün. Bunu sana borçluyum.
O akşam ne büyük kutlama yaptık, ne kalabalıkça. Küçük bir pasta aldık, tek mum yaktık, baş başa oturduk mutfakta.
On sekizin kutlu olsun, dedim.
Senin özgürlüğüne, diye karşılık verdi.
Onuncu Aşama: Beklemediğim Bir Son Sahnede
Bir hafta sonra babam kapımızdaydı, habersiz. Elinde bir poşet vardı, ilk defa yabancı gibi duruyordu.
Söyledim, dedi içeri girmeden. Kızıma dedim. Komşuma, arkamdan konuşana dedim. Herkese dedim.
Poşeti uzattı.
Burada çocukluk fotoğrafların var. Saklamıştım. Hem sustu, işte şu.
Küçük bir kutu içinden gümüş bir kaşık çıktı. Üzerinde Oğuz.
Benim kaşığım. Doğduğumda hediye edilen. Kayıp sandığım, evden atıldığımda.
Babam bakışlarını eğdi.
Hemen affet diyemem. Sadece bir şeyleri geri vermek istiyorum. Aptalmışım.
Çok bekledim, sonra dedim ki:
Gir hadi. Beş dakika. Bir çay içersin.
Ve ekledim:
Ama bir kötü laf edersen, tekrar çıkarsın sonsuza kadar.
Babam başını salladı. O sallayışta ne gurur, ne zorbalık kalmıştı.
Son Söz: Bazen İnsan Sevmiyor Diye Değil, Zorlandığı İçin Kaybolur
Aylar geçti. Babam mükemmel oldu diyemem. Televizyondaki gibi dede olmadı. Ama özür demeyi, emretmeden dinlemeyi, baskı yerine sessizliği getirmeyi az çok öğrendi.
Oğlum üniversiteye başladı, gitti. Vedalaşırken sıkıca sarıldı:
Anne, artık kendin için de yaşa. Sadece benim için değil.
Bir gün, babam eski bir albüm getirdi, koltuğa oturdu yanıma. Hakim değil, insan gibi.
Sanırdım ki gurur kuvvet, dedi. Meğer duvarmış. O duvarın arkasında boşa yaşamışım.
Ona bakınca ilk defa öfke duymadım. Sadece yorgun bir kabulleniş vardı.
Esas mesele, duvar örmeyi bıraktın, dedim.
Bir sonraki bayramda oğlum geldiğinde, arabada bekle demedi bana. Elimi tuttu, birlikte girdik bir zamanlar bizi sokağa atan o eve.
Kimseye bir şey ispatlamak için değil.
Bir daha asla dışarıda ne sokakta, ne yürekte yaşamamak için.




