Başkasının Bebeğini Kurtarmak İçin Hastaneden Alan Kadın, On Sekiz Yıl Sonra Geçmişin Karanlığından Gelen Birinin Kapısını Çalmasıyla Hayatı Altüst Oluyor

Başkasının çocuğunu doğumhaneden kurtarmak için alan, ama on sekiz yıl sonra geçmişten karanlıktan gelenle kapısında yüzleşip hayatı altüst olan kadın…

Kasım 1941in ayazı, soğuk ve sert bir rüzgarla dalları titretiyor, çıplak ağaçları zangır zangır sallıyordu. Toprak yol ise balçık kıvamındaydı; eski tahta araba, derin ve buzlu su dolu teker izlerinde zorla ilerliyordu.

Şu yolun haline bak, hastaneye yetişemeyeceğiz Fikriye! diye ağlamaktan sesinin tonu değişen Makbule Hanım, gözlerinden akan yaşları durmaksızın siliyordu.

Dayan kızım, yetişeceğiz merak etme, diye teskin etmeye çalıştı kocası Halit Bey, bitap atın hızını biraz daha arttırma ümidiyle dizginlere tutunmuş, soğuktan elleri kaskatı kesilmişti.

Arabada samanların üstüne kıvrılmış genç kadının acıdan titreyen bedeniyle fısıltılar arasında feryadı duyuluyordu. Tek hayali bir an önce bu ağırlıktan kurtulmak, ıstırabının dineceği andı. Kader bu ya; güvendikleri ebe ayaklarını kırmış, komşu köyün sağlık memuru da hastalanan başka bir çocuğun yanına gitmek zorunda kalmıştı.

Düşün torunumuzu, Hakanı, kocanı; yavrum, sabret, dedi annesi Fikriye Hanım, karnındaki torununa dokunarak.

Onlar hep aklımda, anne, hep dedi Makbule, yorgun bir gülümsemeyle.

Peki, bebeğe isim buldunuz mu? diye çatal sesli bir neşeyle sordu Makbule Hanım.

Hakan dedi, kız olursa Yasemin koyacaktım, oğlan olursa Bahadır…

Ne güzel, güzel… Allahtan ümit kesilmez, baban seni yetiştirecek, bak fabrikaların bacaları da gözüktü, geldik hastaneye az kaldı

Nihayet hastaneye vardıklarında sancılar bastırdı. Kısa bir süre sonra, narin, minicik bir bebek dünyaya geldi. Farkını haykırarak doğdu, varlığı odayı doldurdu. Kucağına alırken Makbule gözyaşları arasından gülümsedi; çektiği acıların zerresinin önemi kalmamıştı artık yanında kızı için duyduğu bu tarifsiz sevgisinin.

Yasemin… dedi, Baban böyle isim koymak istemişti. Baban tüm zorlukları aşacak, dönecek, kızım. Sen umudumuzsun

Makbule birden mektup yazma ihtiyacı hissetti, hemşire bebek Yasemini kontrol için götürür götürmez, temizlikçiden kâğıt kalem istedi.

Biraz bekle Makbule Hanım, getireceğim, dedi hemşire, çok da hevesli olmayan bir tavırla.

Ama hemşire pek canını sıkkındı, dosyaları masaya savurur, derin homurtularla odadan ayrıldı.

Bir sorun mu var? diye nazikçe sordu Makbule.

İşim başımdan aşkın, sizinle mi uğraşacağım! deyip asık suratla çıktı odadan.

Makbule geri döndü; odada başka bir doğum yapan, genç bir kadın olan Derya eşyalarını topluyordu.

Çıkıyor musun Derya? dedi Makbule şaşkınlıkla.

Evet, çıktım bile dedi Derya alçak sesle.

Deryanın gözlerindeki keder Makbulenin içini acıttı. Derya eşyaları savrukça fileye sokuşturdu, ardından kapıdan çekingence çıktı. On dakika sonra hemşire kâğıt-kalemle girip bunları Makbuleye verdi ve gene memnuniyetsiz bir suratla çıktı.

Onu neden bu kadar erken çıkardılar? Bana üç gün daha kalacaksın dediler, dedi Makbule.

Çıkmayı kendi istedi. Çocuğu da burada bıraktı, alacak kimsesi yokmuş işte, olur öyle, yakaladığıyla başı dönmüş, sonra da sorumluluk almak istemez… dedi hemşire ve koşar adım çıktı.

Makbule aklı dağılsa da zar zor kocasına yazmak istediği o mektuba başladı. Biraz sonra bebek Yasemini emzirmeye getirdiler, ardından yemeğe çağırdılar. Uzun hastane koridorunda, bir odadan gelen cılız ağlama Makbulenin dikkatini çekti. Kendi bebeği sandı; koşa koşa içeri daldı. Baktı, Yasemin mışıl mışıl uyuyor, ağlayan başka bir bebekti.

Hayrola, ne oldu? diye purse duduğu dudaklarıyla yaşlı bir bakıcı sordu.

Kendi kızım ağlıyor sandım, bu başka bir bebekmiş. Annesine söyleseniz de alsa kucağına, teselli etse bari?

Annesi falan yok. Annesi doğurdu, odada bıraktı, gitti. Böyleleri çok olur. Çocuklar hep bize kalır, sonra alınır yurda verilir. Hadi, burası sana yasak, kendi çocuğunu getiririz zamanında.

Makbule kafasında bu içli, terk edilmiş sesle yemesine gitti, ama sonra ne odaya sığabildi, ne uykuda huzur bulabildi. Her sabah o cılız ağlama kulağında çınlıyordu.

Sonunda ertesi sabahtan sabırsızca karnı açken hem bakıcıya ricacı oldu: Ben emzireyim mi bari? Sütün bol benim, ona da yeter

Sen şimdi emzir, yarın bir bakmışsın yurdun soğuk ellerinde… Kızcağız alışır sana, sonra ne olacak? dedi yaşlı bakıcı.

Yurda mı vereceksiniz? dedi Makbulenin ödü patlayarak.

Tabi, napsak? Artiye mi bağlayacağız bebeği bacağımıza? dedi bakıcı.

Makbule doğru odanın doktorunun bulunduğu bölüme yürüdü.

Doktor bey, iki dakikanızı alır mıyım?

Nedir gene Makbule Hanım? Uğraşacak halimiz yok, acil var.

Bakın, bir bebek var, annesi bırakıp gitti. İzin verin, yanıma alayım. Hem sütüm yeter, köylü kadınıyım ben, iki çocuğa da bakarım, bana zahmet olmaz. Siz de kurtulursunuz, ne olur, bırakın gitsin benimle… Bir eve, bir lokmaya muhtaç bebek yurtta ne yapsın?

Doktor, Makbuleye uzun uzun baktı, sonra bir nebze yüzü gülümsedi: İstiyorsan senindir, tamam, bir fazla bir eksik, ha sana ha devlete!

Makbule sevinçten uçtu. Aynı gün hastane bakıcısını karşısında gördü, dimdik durdu: Bana o yavruyu verin, emzireceğim. Artık o da benim evladım.

Bakıcı gözlerini kocaman açtı: Sen ciddisin ya!

Ciddiyim. O da benim odamdan çıkacak, yeterin be hayatı pansumanlarla geçti. Kucağıma alacağım, adı da Zeynep olacak. Zeynep ve Yasemin Bizim kadar huzura muhtaç insan yok

Annesinin yolunu gözlediği köy evine döndüler. Kapıda Makbulenin annesi şoke oldu: A kızım, ikiz mi doğurdun sen bunu!?

Evet anne, ikizim oldu. Zeynep ve Yasemin.

İkiz mi bunlar şimdi? Birbirlerine hiç benzemiyorlar ama…

Biri annene, biri bana çekmiş, diye yutkundu Makbule.

İyi, kolayca ayırt ederiz! dedi Makbulenin annesi neşeyle.

Evlerine döndüler, herkes miniklere bağrına bastı. Makbule babasına mektup da gönderdi: Bir kızımız oldu, ayrıca bir yetimi de aldım, onları canımdan çok seveceğiz… diye yazdı. Doğruyu saklamadı, çünkü sevgi kocaman paylaşılır, küçülmezdi.

Beş yıl geçti; Yaseminle Zeynep büyüyüp harika, sevecen, gürbüz, şipşirin çocuklar oldular. Makbule hiç ayrım yapmadı. İkisi de canıydı. Zeynepin öz kızı olmadığını neredeyse unutmuştu. Her gece uykusuz kaldı, hastalandıklarında aynı derde düştü, sevinçlerinde içi içini yedi. En ufak bir pişmanlığı olmadı.

Zaman geçti, kocası Hakan askerden döndü. O gün, Asker geldi! diye, köyün radyo çocukları gibi mahalleli haber uçurdu. Makbule el işini bırakıp yola fırladı. Hakanı uzaktan görünce sevincinden uçtu kucağına atladı. Evin büyükleri, küçükleri, herkes ağlayarak sarıldı. Kızlar nerede? diye sordu Hakan.

Babanla bahçede, döndürdüğümüz vişne bahçesinde Bütün savaşı oraya dönme hayaliyle yaşadın. dediler.

Bahçenin içine girdiklerinde, Hakana iki kız birden koşarak sarıldı. Kimi utanarak, kimi çekinerek, ama ikisi de bir zaman babasız kalmanın acısını unutmuşlardı.

Yıllar geçti. Evin yaşlıları zamana yenik düştü. Hakan köy muhtarında çalıştı, Makbule ise köy bakkalında. Kızlar 18 yaşına geldi. Okulu bitirip köyde kaldılar, çünkü dededen kalma vişne bahçesi ellerindeydi. Makbulenin tek sıkıntısı, kızlar büyüyünce evliliğe adım atmalarıydı ama Hakan sürekli daha küçükler diye geçiştiriyordu.

Köyde Yasemine talip olan Osman, Zeynepe ise traktörcü Erdal göz koymuştu. Evleri sessiz bırakmak istemeyen Hakan dirense de, Makbule kızların mürüvvetini görmek istiyordu. Mevsimlerden yaz, kızlar sıcacık bir akşamüstü Biz bahçeye gidiyoruz deyince Hakan söylene söylene onları takip etti.

Az sonra bağırış çağırış bahçeden geldi: Anne! Baba! Çabuk gelin!

Hayrola, kızım? dedi Hakan.

Misafir var, dedi Yasemin. Ardından açılan kapıdan, otuzlu yaşlarında, İstanbul görmüş, etekli, şık bir kadın içeri girdi.

Makbule Hanım? dedi kadın.

Evet buyurun, siz?

Ben Derya Yıldırım. Hatırlamadınız mı? Kasım kırk birde, aynı odada beraber doğum yapmıştık…

Makbulenin içine bir korku düştü. Peki, benzetemedim, siz…?

Ben kızımı görmeye geldim!

O anda Hakan ayağa zıpladı. Şok içinde:

Ne? Kızınız mı?

Eşiniz söylememiş mi, ikizlerden biri aslında sizin değil, dedi Derya. Birini doğurmamışsınız…

Makbule gözyaşlarını tutamadı: Sen bebeğini bırakıp gittin! Ben onu büyüttüm, sütümle besledim, uykusuz kaldım, aşkımla büyüttüm. On sekiz yıl sonra şimdi gelip, Kızımı ver mi diyorsun?

Derya gözyaşlarıyla: O zaman çaresizlikten bırakmıştım, gençtim, korktum, şehirde yeni hayata başladım, evlat sahibi olamadım, hep aradım, buldum dedi.

Burası öyle elini kolunu sallayıp alacağın bir köy değil. Senin kim olduğunu ikisine de söylemem sana kalmamıştır! Hadi yoluna!

Tam o an, Zeynep ve Yasemin kapıdaydı. Her şeyi duymuşlar.

Hangimiz? Anne? Hangimiz onun kızı? dedi Zeynep.

Ağır bir sessizlik oldu. Makbule Zeynep… diye kısık sesle yanıtladı.

O gece huzur alt üst oldu. Zeynep gözyaşlarıyla Beni kandırdınız… diye ağlayarak evi terk etti. Yasemin şoka girmişti. Derya şehirdeki oteline döndü, ne bir daha gözükebildi, ne mektup yazdı.

Aylar geçti, Zeynepten haber yoktu. Bahçedeki eski vişne ağacının altında ağladı Makbule.

Gelmeyecek galiba diye inledi.

Gelecek, buradan kopamaz. Bahçemiz, Yasemin, Erdal ve sen olmadan nereye gidecek! dedi Hakan teselliyle.

Bir sabah Zeynep belirdi bahçede: Anne, baba, döndüm.

Makbule sevincinden havalara uçtu.

O kadın iyi biri olmaya çalıştı ama olmuyor, aramızda yabancılıktan başka his yok. Kardeşim, sizi, sevdiğimi özledim. Vişne ağacının altında dedemin söylediği gibi, bu evin ruhu burada. Ben burada, evimdeyim.

Hakan sevinçle: Hoş geldin kızım. Şimdi Erdala göz kırpmaya ne dersin? Ne günler gördük, artık mutlu olma vaktiniz!

Bir hafta sonra vişne bahçesinde iki düğün birden oldu. Yasemin, Osmanla; Zeynep ise Erdalla evlendi. Bembeyaz gelinlikleri ağaçların turuncu yapraklarıyla birleşti; doğa sanki onlara dua etmişti. Derya bir daha köyün yolunu tutmadı; Zeynep ise kendini büyüten kadın Makbulenin, gerçek annesi olduğunu bir ömür anladı.

Çünkü anne olmak, doğurmak değil; sabırla, sevgiyle, uykusuz gecelerde yanlarında tedirginlikle, saygıyla kalmaktı. İşte gerçek sevgi buydu…

Rate article
Lifequest
Başkasının Bebeğini Kurtarmak İçin Hastaneden Alan Kadın, On Sekiz Yıl Sonra Geçmişin Karanlığından Gelen Birinin Kapısını Çalmasıyla Hayatı Altüst Oluyor