Bir barınağa gittim ve bana oradaki en yaşlı kediyi göstermelerini istedim. Görevli kadın bunu duyunca şok oldu çünkü…

Bugün barınağa gittim ve oradaki görevliye ellerindeki en yaşlı kediyi görüp göremeyeceğimi sordum. Kadın, isteğimi duyunca gözlerinde büyük bir şaşkınlık belirdi. Beni uzun uzun süzdü, şaka yapıp yapmadığımı anlamak ister gibi.

Belki çok ihtiyar olmayan, sakin bir kedimizle ilgilenmek ister misiniz? dedi kibarca. Onlar da çok iyi, bakımlı İnsanlara alışkınlar.

Başımı salladım.

Hayır. En az tercih edilen kediyi görmek istiyorum.

Böyle yerlerde bir sessizlik hâkimdir. Tam anlamıyla değil belki; bir yerde mama kabı tıkırdar, bir yerde kapı tırmalanır, bir kedi kısa bir miyav bırakır havaya. Yine de aradaki boşluğu bir tür bekleyiş sessizliği doldurur. Sahiplenilmeyi bekleyenlerin sessizliği.

Kendimi iyi tanırım; eşimi kaybettikten sonra aynı derin sessizliğe ben de gömülmüştüm. Evde, mutfakta, koridorda, bazen televizyondan gelen arka plan sesi arasında Hayatımdan bir insan çıkınca, evdeki hava da yok olmuş gibiydi.

İki zor yıl yaşadık biz. Hastaneler, testler, kemoterapiler… Yorgunluğu, tarif edilemeyecek kadar büyüktü ve ben gece üstümü çıkarmadan uyumaya alıştım, her an hastaneye gitmeye hazır şekilde Hazırladığım yemekleri plastik kaplarda götürürdüm ona, çoğu zaman iki üç kaşıktan fazlasını yiyemezdi. Solgun sabahlar, loş koridorlar, sırada geçen saatler, ilaca göre ayarlanmış zamanlar Geceleri çarşaf değiştirirdim, biraz gülümsemesi için şaka yapardım.

O eski zamanda eşiyle beraber alıştığımız gibi çorba yapmayı, odaya sessizce girmeyi, gözlerinden nasıl hissedip anlamam gerektiğini öğrendim.

Ve o süre boyunca sadece tek bir şeyi kendime tekrar ettim: Ne olursa olsun yanında olacağım.

Sonra gün geldi; bugüne kadar hala aklımdan çıkmaz.

Haftalardır nerdeyse hiç kalkamıyordu, gözleriyle konuşuyordu sadece, nefes almakta zorlanıyordu. Yanında günlerce, gecelerce oturdum; sandalye üstünde yarım yamalak uyudum. Kendime aynada bakıp tanıyamazdım. Hemşire bir gün dedi ki:

Eve gidin. Biraz toparlanın, duş alın, üstünüzü değiştirin. Yoksa siz de düşeceksiniz.

Gitmek istemedim ama o kısık sesle dedi ki:

Git, gelince yanımda insan gibi oturursun.

Zayıf bir gülümsemesini hala hatırlarım.

Eve döndüm, hızlıca yıkandım, çay koydum ama içemedim. Temiz gömleğimi aldım, yatak hala hastaneye gitmeden önceki haliyleydi. Panik bastı. Bir şeye geç kalıyormuşum gibi.

Tam gömleğimin düğmesini kapatırken telefonum çaldı.

Ne olacağını henüz kelimeler gelmeden anladım.

Hastaneye nasıl vardım, hatırlamıyorum. Odanın kapısı açıldı. Yanında oturdum, elini tuttum: Artık ılık değildi, artık canlı değildi, artık bana ait değildi. Bütün hayatım boyunca sevdiğim kadının yanında olamamıştım.

Sonra senin suçun değil, kimse doğru anı bilemez, kendi gönderdi seni dediler.

Ama suçluluk bunları dinlemez. Gece karşıma geçer, mutfakta yürürken peşimde, kupayı yıkarken arkamda, yastıkta yanı başımda. Sadece şunu tekrarlar: Zamanında orada değildin.

Oğlum o dönemde pek uğramadı. Kötü olduğu için değil, kendi hayatı vardı, kendi ailesi, başka bir hızı… Arayıp halimi hatır sorardı, Dayan, baba, derdi. Bir kere geldi, marketten erzaklar getirdi, kısaca sarıldı ve gitti. Kızmadım. Ama yalnızlığım azalmadı.

Aylar geçti. Bir sabah anladım ki insan boşluğa öyle alışıyor ki, sanki normali bu. Sabahları tatsız yemekler, düşüncesiz uyunan geceler, kimseye lazım olmadan yaşamak

O gün barınağa gittim işte.

Görevli kadın hâlâ ölçülü, yan gözle baktı bana:

İhtiyar kedi demek bakım, ilaç, kontroller demektir. dedi. Zamanı az olabilir, bazen huysuz olabilir.

Biliyorum, dedim.

Neden ille de yaşlı bir kedi?

Bugüne kadar herkese anlatmadığım bu yükü belki taşımak istemedim artık.

Derin bir nefes alıp söyledim:

Eşimin yanında son anında olamadım. Bu kedinin yanında o son anında olmak istiyorum. İlk sahibi olamam ama son sahibi olabilirim. Ve ona bir daha yalnız kalmayacağı duygusunu verebilirim.

Kadın birkaç evrak topladı, sonra:

Lütfen bekleyin, dedi.

Uzun koridorun sonunda gözden kayboldu.

O koridorun ardında, benim evimdeki sessizliği değiştirecek kedinin yatmakta olduğunu o zaman bilmiyordum.

Küçük bir kafes vardı; içeride, yıpranmış battaniye üstünde, puslu tüyleriyle, bitkin bir kedi uzanıyordu. İlk anda öldü sandım, ama yanına yaklaşınca başını yavaşça kaldırdı.

Gözlerinde kediye değil insana yakın bir yorgunluk vardı. Sanki güzel bir şey beklemekten vazgeçmişti.

Adı Yordan, dedi görevli. Tam yaşını bilmiyoruz, kayıtlara göre 13 ya da 14 Sahibi ölünce kaldı, akrabaları almak istemedi. Önce iyiydi, sonra çöktü, iştahsız, kronik bağırsak hastalığı var. Muhtemelen huzur ister, diyet mama ve ilaç gerekli.

Ne ısrar etti, ne vazgeçirdi. Sadece kararımı gözden geçirmem için fırsat tanıdı.

Kafesin önüne oturdum. Yordan kaygılı gözlerle baktı bana, ama tıslamadı. Sonra usulca yanında beliren parmaklarımı kokladı, avucuma dokundu.

Ve o anda kararımı verdim.

Bir mucize olduğu için değil, ya da bir işaret aldığımdan değil O yaşlı kedide, hastaneden döndükten sonra kendimde gördüğüm şeyi hissettim: Yorgunluk, yalnızlık ve artık hiçbir şey istememeyi kabullenmişlik.

Onu almak istiyorum, dedim.

Kadın dikkatlice baktı.

Bu kararı biraz daha düşünebilirsiniz.

Ben zaten çok düşündüm, sadece kimi beklediğimi bilmiyordum, dedim.

Evrakları doldururken, genç iki kız fısıldaşıyordu:

Gerçekten Yordanı mı?
Kim yaşlı kedi ister ki?
Acıdığı için herhalde…

Kırılmadım. İnsanlar sevgiyi illa uzun yıllar sürer diye bilir. Ben ise uzun vadeye değil, bugün yalnız olmamaya ihtiyaç duydum.

Kadın çıkarken taşıma çantasını getirdi. Yordan, küçücük şekilde içine kıvrıldı; mümkün olduğunca az yer kaplamak ister gibiydi.

Alışması zaman alabilir, dedi kadın. Sık saklanabilir, yemeyebilir, zorlanabilirsiniz.

Başımı salladım.

Başlangıçların zor olduğunu bilirim dedim.

Eve giderken ona çocuklarla ya da çok hasta biriyle konuşur gibi yumuşak konuştum. Çünkü sesi yükseltmek gerekmez, anlaşılır olmak yeter.

Bak, seni almaya geldim ama geçmişini bilmiyorum, sen de beni tanımıyorsun. Acelemiz yok, yeni bir hayata zorlamıyorum, sadece seni evime götürüyorum.

Eve gelince köşe bucak gezinmedi, cama koşmadı, bacaklarıma dolaşmadı. Taşıma çantasının kapağını açtım, odanın ortasına bıraktım. Birkaç dakika sonra zorla değil, tedirgin ama kararlı adımlarla çıktı. Bir süre durdu, sonra kaloriferin yanına yatıp gözlerini kapattı. Yaşlılığın değerini bilirdi: Sıcaklık ve tehditten uzak bir sessizlik.

Yanına iki kap koydum; biri su, biri veterinerin önerdiği tedavi maması. Su içti, tekrar döndü, yatağına yattı.

O gece neredeyse hiç uyuyamadım, en ufak seste kalkıp kontrol ettim. Nefes alıyor mu, istifra etti mi, suyu var mı? Kendi halime gülsem yeridir: Yaşlı bir adam, yaşlı bir kedinin peşinden köy evi gibi evde pür dikkat dolaşıyorum. Ama komik değildi. Korkuyordum. Kaybedince, yeniden kaybetmekten insan erken korkar.

Ertesi gün veterinere gittik. Genç, sakin bir doktordu. Yordanı muayene edip, tahlil sonuçlarına baktı, detaylı anlattı: Diyet, stres, yemek değişmemesi, ağızdan beslemeler Not aldım, çünkü bir zamanlar eşimin doktor sözlerini de öyle not alırdım. O zaman zor gelirdi; şimdi ise önümdeki çaresizliği teskin ediyordu: Bir şeyler yapabildiğim sürece boşluğa düşmüyordum.

İlk haftalar zor geçti. Yordan bana güvenmedi, az yedi, uzun saatler bir köşede yattı. Sanki hâlâ başka birini, o eski sahibini bekliyordu. Onun yerini doldurmaya çalışmadım.

Bir gün yemeği tekrar iki tabak koyarken, elimdeki tabağı dolaba geri koyduğumu fark ettim. El alışkanlığı, kalpten önce unutmaz. Tam o an baktım, Yordan kapının kenarında gözleriyle beni izliyordu.

Görüyor musun, dedim ona, ben de yaşamayı yeni öğreniyorum.

Olduğu yerde kaldı, o akşam ilk kez daha iştahlı yedi.

Bizim hayatımız böyle başladı. Ne aşkla, ne mucizeyle Sadece birbirimizin yarasına gölge etmeden yan yana var olmanın içten sessizliğiyle.

Alışkanlıklarını tanıdım. Sabah çay koyduğumda kaloriferin yanında bekler, sokağın sesini sevmez, taze su ister. En çok eski bir bez fareye zaafı vardı, kuyruğu olmayan bu parçalanmış oyuncağı görünce bir iki kez patisiyle itince:

Oldu bu iş, dedim. Demek ki anlaştık.

Neşeli, oyuncu bir kediye dönüşmedi, hastalık ortadan kalkmadı. Bazen iştahsız, bazen halsiz, bazen kliniğe gitmek gerekirdi. Ama araya hayat da sızmaya başladı.

Bir ay geçti, bir gün kendi geldi ve kanepede, tam elimin ulaşacağı mesafeye yatıverdi. Kıpırdamadan durdum, korkak bir dostluğun kırılmasından çekindim.

Bir sabah, kendimi rahat ve huzur içinde buldum. Belki çok önemli değildi, ama bendeki büyük acının yerini küçük bir iç huzuru alıyordu.

Oğlum aniden geldi. Alt kattaymış, aradı, yukarı çıktı. Yüzünde o mahcup ifadeyle Odada Yordanı görünce:

Kim bu, dedi.

Yordan. Çok yaşlı.

Onu özellikle mi aldın?

Sustu, masaya oturdu.

Baba Yine sevmekten, bağlanmaktan korkmuyor musun?

Çaydanlık koydum.

Korkuyorum, dedim. Ama o sessizlikle yaşamaktan daha korkuyorum. Bir can yalnız kalmasın istiyorum.

Oğlum bir süre konuşmadı.

Hâlâ annemi düşünüyor musun? O günleri?

Pek cevap veremedim. Soğuk hava camdan sızarken Yordan da sanki sorunun cevabını bekler gibiydi.

Düşünüyorum. Her gün. O an yanımda olmamam O bir saat. Kendi gönderdi beni, ama hâlâ suçluluk hissediyorum.

Ben de düşündüm, dedi oğlum hafifçe. Ama eminim annem olsaydı seni azarlardı, bu kadar kendini suçladığın için.

Gülümsedim acı acı.

Ardından sohbet kısa sürdü. Ama odanın havası değişmişti. Oğlum daha sık gelmeye başladı. Yemek, mama, lazım olur diye başka bir battaniye getirdi. Bazı şeyler bizim ailede dolaylı yollardan konuşulurdu, böyle böyle işlerdi ilişki.

Yordan da değişmeye başladı. Daha fazla dolanıyordu, iştahı açıldı. Bazen kuyruğu olmayan fareyi öyle hızla itiyordu ki, ben onu cetvelle çıkarmak zorunda kalıyordum.

Bir akşam, koltukta oturuyordum; Yordan başını terliğime koymuş uyuyordu. Dışarıda yağmur yağıyor, televizyon sessizce açık O an fark ettim: Günlerdir kafamda dönüp duran o cümle kaybolmuştu. Yanında olamadın.

Unutmadım. Ancak şimdi, yanımda bana ihtiyacı olan biri olduğu için böyleydi. Bugün, şu an… Dün değil, telafisi olmayan bir vakit değil. Şimdi.

Bir sabah, daha hava aydınlanmadan, Yordan yatağımın başında patisiyle elimde hafifçe dokunuyordu. Ne mama istemişti, ne miyavladı. Sadece ben uyanana kadar elime dokundu.

Oturup sırtını okşadım, yarı karanlığa şöyle dedim:

O zaman yanında olamadım. Ama şimdi buradayım. En azından bunu öğrendim.

İlk defa bu cümle içimi yırtmadı.

O günden sonra bende bir şeyler yavaş yavaş hafiflemeye başladı. Hızlıca değil, gösterişli de değil. Sadece kendimi o bir saat için sonsuza kadar cezalandırmamam gerektiğini sonunda anladım. Sevgili eşimi bu şekilde geri getiremem, ama şu an yanımda yaşayan, kuyruğu olmayan oyuncağını yavaşça iten bu kedinin de yuvasını, sıcaklığını ve sevgisini elinden alamam.

Şimdi sabahları Yordan çay demlememi bekler, sonra mamasını yer. Güneş alan yerde uyur, akşam olunca televizyonun yanına gelir. Onun için hangisi önemli, hâlâ çözemem; sesler mi yoksa yalnız olmadığını hissetmesi mi?

Bazen gözlerine bakıp düşünürüm; ben onun ilk sahibi değilim. Ve olmayacağım da. Onun benden önce ki hayatı var. Ancak, yaşlılığını acıyarak değil, saygıyla karşılayan son kişi olmanın gururunu yaşıyorum.

Belki de hastaneden sonra aradığım şey buydu: Affedilme ya da unutma değil. Birine yalnız kalmayacağını verebilmek

Barınaktaki kadını hatırlıyorum. Neden en yaşlıyı? dediğimdeki yüzü. Şaşırmıştı, belki anlamamıştı… Ama benim için bu bir kahramanlık değildi. Hayatta son anı tutamamış olmak, sonraki anların da elimden kaçması gerektiği anlamına gelmiyor.

Artık evim boş değil.

Burada biri bekliyor, sessizce mutfağa geliyor, karanlıkta nefes alıyor, kuyruğu olmayan o oyuncağı hafifçe itiyor ve kaloriferin yanında uykuya dalıyor. Beraberinde evde yeni bir şey daha var: Uzun süredir kendime izin veremediğim, geç gelmiş, gerçek bir barış, kendimle yapılan.

Bazen düşünüyorum, biz Yordanla birbirimizi kurtarmadık; bu çok iddialı olurdu. Sadece başkalarına geç kaldık, ama birbirimize tam zamanında yetiştik.

Ve şunu anladım: Hayat geriye bakarak yaşanmıyorinsan, bugünün yanında olabilmeyi, geçmişin acılarına, pişmanlıklarına rağmen yeniden sevebilmeyi öğrenmeli.

Rate article
Lifequest
Bir barınağa gittim ve bana oradaki en yaşlı kediyi göstermelerini istedim. Görevli kadın bunu duyunca şok oldu çünkü…