Bizim mahallede, Sapancabaşında, tam da Sakarya Nehrinin kıyısında bir kız yaşardı. İsmi Gülfidandı. O kadar silik, göze çarpmayan biriydi ki. Bazen gerçekten bazı insanlar olur, varlığıyla yokluğu bir… Hep yere bakar, incecik, külrengi saçını örer, başında yıpranmış bir yazma. Sapanca PTTsinde işe gider, mektupları ayıklar, emeklilerin maaşını taşırdı.
Kimsecikler dönüp bakmazdı Gülfidana. Bizim köyün delikanlıları, öyle süslüsüne düşkün, yüksek sesle kahkaha atanı ister, cilvelisi olsun ister. Ama Gülfidan… O başka. Sonbahar rüzgârı gibi, usul usul.
Bir ilkbahar, köy kooperatifine yeni bir traktör ustası geldi: Cengiz Usta. Genç, uzun boylu, omuzları yay gibi, kömür karası saçlı, gözleri parıltılı. Hem de ağzı da süper, akordeonu bir öttürdü mü köy meydanında, köydeki bütün kızların yüreği sızlar. Gülfidanın da yüreği hopladı işte. Öyle bir hopladı ki, sanki bir sis çöktü aklına.
Ama nerede, Gülfidanın kendini o havalı kuşlardan biriyle bir tutmasına imkân yoktu. Etrafında en güzel kızlar pervane, o ise sadece uzaktan bakar, iç çekerek yanından geçerdi. Ben bakarken içim acırdı.
İşte, tam da o sırada tuhaf şeyler olmaya başladı köyde.
Gülfidana şehirden mektuplar gelmeye başladı. Öyle kalın, pırıl pırıl zarflar, üzerinde kocaman, erkek elinden çıkma harfler. Gülfidan hem PTTde çalıştığı için ilk o görür bu mektupları. Ama sapancalı yaşlı postacı Ayşe Ablanın dilinde tüy bitse durmaz, hemen tüm köye yaydı:
Yahu bu Gülfidan ne yapıyor? Şehirden biri yazıyor, hem de ne sık yazıyor, galiba evlenme teklif edecek!
Gülfidan bir gizeme büründü, yanakları pembeleşti, gözleri pırıl pırıl. Hatta güzelleşti de. Dik yürümeye başladı, ince örüğüne atlas kurdele sardı. Mektubu elinde, sanki madalya taşır gibi gururla yürüyüp geçti mahalleden.
Cengizin de dikkati kaydı. Arada bir ona bakmaya başladı. Erkek milleti öyledir, bir kadına başka biri ilgi gösterdi mi, birden kıymetli olur gözlerinde.
Gülfidan ise, zavallı, iyice kaptırdı kendini o hayale. PTTnin merdivenlerinde oturur, mektubu okur, tatlı tatlı gülümserdi. Köylüler sessiz sessiz fısıldaşır: Hadi ya, talih dedikleri tam bu olmalı!
Ama bir anda, hiç beklenmedik fırtına gibi bir rezillik patladı başımıza.
Köy odası önünde o akşam şenlik vardı. Akordeon çalıyor, gençler halayda. Gülfidan da gelmişti, köşede, yeni aldığı basmadan elbise içinde. Omzunda çantası, sokağın ucunda bekliyordu.
Mahallenin serseri ikizleri, Sefa ve Hakan, kafayı bulmuş, yanına yanaştı. Şaka bahanesiyle çantasını çekiştirdiler, askısı pamuk ipliği gibi kopuverdi. Çanta yere düştü, içinden her şey döküldü. O güzelim mektup demeti de.
Sefa aldı demeti, kıkırdadı:
Hadi millet, bakalım şehirli damat neler yazmış bizim Gülfidana!
Gülfidan bembeyaz oldu, yakaladı Sefayı:
Sakın! Ne olursun, ver onları!
Ama Sefa çevik, kurt gibi bilekliydi. Bir zarfı yırtıp yüksek sesle okumaya başladı:
Benim güzel Gülfidanım! Senin gözlerin, Gökçe Gölü gibi… Bir an köy meydanı sessizleşti. Ne güzel yazılmıştı. Ama sonra Sefa afalladı. Bir başka mektubu çekti aradan; defter kâğıdı, üstü karalanmış, baştan sona silinip yeniden yazılmış.
Bak bak! dedi alayla. Her satırı karalanmış! Sevgili Gülfidan, silip altına Canımdan çok sevdiğim Gülfidan, o da silinmiş! Resmen prova yapmış! Kendi kendine yazıp, kendi kendine düzeltmiş!
Öyle bir kahkaha tufanı koptu ki, çınar ağaçlarının yaprakları döküldü sanırsın.
Kendiyle aşk yaşar kız!
Uydurma damat bulmuş!
Gülfidan çemberin ortasında, elleriyle yüzünü kapamış, omuzları titreyerek ağlıyordu. O utanç, o rezillik… İnsanı ya uçuruma iter ya da küstürür köye. Ben de gençtim, ne yapacağımı bilemedim, olduğum yerde soluksuz kaldım.
O sırada müzik sustu.
Cengiz Usta akordeonunu usulca bıraktı köy odası merdivenine, ağır adımlarla indi meydana. Halk ikiye yarıldı; yüzü taş gibi sertti.
Geldi Sefanın önüne. Sessizce mektubu elinden aldı, adam ses çıkaramadı.
Cengiz yerdeki zarf kırıntılarını topladı, tozunu silkeleyip Gülfidana yaklaştı. O hâlâ ellerini yüzünden çekmemişti.
Cengiz, dikkatlice ama sıkıca onun koluna girdi, yüksek sesle sordu:
Ne gülüyorsunuz be? Hiç insan görmediniz mi?
Sonra ona döndü, yumuşak bir sesle:
Gel Gülfidan, ben seni eve bırakayım. Akşam da oldu zaten.
Beraber yürüdüler. Kalabalığın ortasından, sessizliğin şamar gibi çarptığı bir ortamda. Cengiz, bir eliyle Gülfidanın nasipsiz çantasını, diğer eliyle kolunu tutuyordu; başı dik.
O geceden sonra başları döndü. Elbette hemen olmadı; Gülfidanın kimseye bakacak yüzü yoktu kolay kolay. Ama Cengiz peşini hiç bırakmadı. İşten aldı, evine bıraktı, hep yanında oldu. Altı ay sonra nikâh kıydılar.
Bir ömür el ele yaşadılar. Cengiz ona âşıktı, gözünün içine bakardı. Gülfidan ise kadınlığıyla serpildi, iyi bir ev hanımı oldu, üç oğlan doğurdu. O mektup meselesini ise, köyde bir daha kimse anmadı. Cengiz bir bakınca, dedikoducu kadınların dili tutulurdu.
Yıllar geçti. Cengiz üç yıl önce gitti kalp kriziydi. Gülfidan, yani Gülfidan Hanım, onsuz büsbütün çöktü. Ben de fırsat buldukça uğrarım; tansiyonunu ölçerim, çayını içerim.
Bir gün, birlikte oturmuşuz, dışarda yağmur saçıyor, sobada odun gıcırdıyor. Gülfidan eski ceviz sandığından eşyalarını çıkardı. Cengizin kendi elleriyle oyduğu ahşap kutu; kapağını açtı. İçinden işte o mektuplar çıktı. Sararmış, eski zarflarda.
Bilir misin Mihriban, dedi sessizce, Ben sanırdım ki, Cengiz o gece mektupları atmış ya da yakıp kurtulmuştu. Sormaya bile utanırdım, bütün ömrüm geçti o yalandan dolayı utanarak.
Üstteki zarfı aldı, altında kareli bir kâğıt. Belli ki yeni, yeni yazılmış; Cengizin vefatından belki bir ay önce.
Gülfidan gözlüklerini taktı, okudu, yaşlar yanaklarından süzüldü.
Uzattı bana: Oku Mihriban, göremiyorum.
Aldım, tıknaz yazısını zor bela okudum:
Gülfidanım. Sandığı bulup titrettim ellerimle. Affet beni, yıllarca sustum. Senin bu anıyı içten içe nasıl utandığını bilirdim, açmak istemedim kabuğunu. Ömrüm gitti, keşke tam o anda konuşsaydım. O gün orada, mektupları okuyanlardan önce, senin yazdığını anlamıştım. Postadaki makbuzlardan el yazını tanıyorum. Niye gülmedim biliyor musun? Kalbim paramparça oldu. Dedim ki, bir insan ne kadar yalnız kalırsa kendi kendine güzel sözler uydurur? Biz ne körmüşüz, böyle bir yüreği görememişiz. Şükür o mektuplara, onlar olmasa ben mutluluğumu bulamazmışım. Sen benim için hep en güzeldin. Cengizin.
İkimiz de ağlayıp kaldık o odada. Korvalol kokusu, kurutulmuş elma kokusu ve her köşeye sinen o tarifsiz acı, o aşk Şimdi neredeyse hiç kalmadı böyle bir sevda.
Bakınca düşünmeden edemiyorum. Bazen insanı umutsuzluk öyle şeyler yapmaya iter ki Birinin sevgisi için yalana bile sarılır. Oysa o, yalandan öte, ruhunda sakladığı yarayı görüp sarıp sarmaladı. Her yıl biraz daha
Ahşap kutuya bakarak şunu diyorum: Kimseyi yaptığı bir gariplik yüzünden kolayca yargılamayın. Kim bilir, hangi aşk hasretiyle yanar o kalplerO anda anladım; insanın kalbinde açılan en derin yaralar, bazen en büyük sevgilere tohum olur. Yıllarca yutkunup içine gömdüğün her kelime, bir başka gönülde çiçek açar belki de. Gülfidan, ellerinde sararmış bir kâğıt yumağıyla pencereye döndü. Yağmurun camda bıraktığı izlerden çocukluğunu, gençliğini, utançla geçen o yılları süzdü. Sonra usulca kucağına bıraktı mektupları, gülümsedi.
Ben sessizce ayağa kalktım. Kapıdan çıkarken arkamdan şöyle fısıldadı:
Mihriban, insanın en sakladığı acısı, bazen en güzel hikâyesine dönüşebiliyormuş.
O gece eve dönerken, Sapancabaşı’nın nemli rüzgârı tenimde, yüreğimde bir sıcaklık vardı. Camları buğulu evlerin ışıklarına, nehrin ağır akışına baktım. Gülfidan’ın mektupları aklımda döndü durdu; bazen en büyük cesaret, tam da kimsenin görmediği yerde, sessizce atılmış küçük bir adımdır.
Ve bir gün biri gelir, o küçük adıma kalbinin kapısını açar. İki yalnız ruh, bir gün koca bir ömre sığar. İşte, Gülfidan’ın hikâyesi, sessiz sedasız sevdaların, görünmeyen kahramanların hatırası olarak kaldı bu köyde. Biz de bildik ki, bir insanı sevmek, önce onun mahcup sessizliğine sahip çıkmakmış. Ve belki de hayatta en büyük mucize, herkesin güldüğü yerde birinin yanında dimdik durabilmekmiş.
Gülfidanın gözlerindeki parıltı, hâlâ her ilkbahar nehir kenarındaki söğütlerde gezinir; kim bakarsa görür, kim gönül gözüyle dinlerse duyar. Çünkü gerçek sevgiler, kimse bilmezken başlar ve hiç ölmez.




