Baran, hayatımıza tam da o kasvetli kasım öğleninde girdi. Sekiz yaşındaydı; ciddi kahverengi gözleri ve küçük bir prensin edası vardı. Diğer çocuklar yaramazlık yapar, üstünü başını kirletir ya da ortalığı birbirine katarken Baran Baran bambaşka bir hikayeydi, sessizliğin kendisiydi sanki.
Hiç pişman olmayacaksınız, diye fısıldamıştı çocuk yuvasının müdüresi kapıda bizi uğurlarken. Baran altın gibi bir çocuk. Sessiz, derli toplu, iki yıldır tek bir olumsuzluğa sebep olmadı.
İlk yıl hakikaten masal gibiydi. Arkadaşlarımız kıskanıyordu haliyle.
Nasıl başardınız bunu? diye şaşkın bakıyordu Selin, Baranın tek bir uyarı bile almadan tabağını kaldırmasına, masayı silip ders başına oturmasına. Benim Onur tam aksine evi savaş alanına çeviriyor bu yaşta! Baran masal kahramanı gibi vallahi.
Ben gülümsüyordum ama içimde sürekli batan, tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Baran asla karşı çıkmazdı. Yiğit parka gitmeyi önerse, Sen nasıl istersen baba, derdi hemen. Brokoli yemeğinden hiçbir çocuk hoşlanmaz ya, ben yaptığımda bile itirazsız hepsini bir çırpıda yer, Çok sevdim anne, ellerine sağlık, derdi.
Hiç hastalanmaz, ayakkabılarını kirletmez, düşük not getirmez, oyuncak istemezdi. Her şey tıkır tıkır ilerlerdi. Sessiz, sorunsuz, ürkütücü bir soğuklukla
Kırılma noktası, bir cumartesi ansızın oldu. Yiğit, benim balayımdan getirdiğim camdan mavi vazoyu istemeden koluyla devirdi. Vazo paramparça oldu.
Baran o sırada salonda kitap okuyordu; öyle bir irkildi ki sanki silah patladı. Bir anda fırladı, baktım yüzü kül gibi olmuş, elleri titremeye başlamış.
Affedersin, dedi Yiğit gülerek gidip faraşı aldı. Elimden kaydı, Vildan, yenisini alırım canım. Kızma.
Ama Baran bırak gülmeyi, dizlerinin üstüne çöktü, cam kırıklarını çıplak elleriyle panikle toplamaya başladı.
Ben toparlarım! diye bağırdı, sesi çatladı. Yapıştırırım! Yapıştırıcı bulurum! Çalışır, parasını öderim! Ne olur bana kızmayın! Ne olur, nolur, nolur
Baran, sakin ol, sadece bir eşya, dedim; elini tutmaya çalıştım, ama cam elini çoktan kesmişti.
Yapmayın! köşeye sıkıştı, kafasını elleriyle kapadı. Daha iyi olacağım! Daha çok çalışacağım! Tatlı istemeyeceğim! Ne olur geri göndermeyin! Söz veriyorum mükemmel olacağım!
Salonda ölüm sessizliği oluştu. Kafamı Yiğite çevirdim; gözlerinde bir dehşet parladı. O an ikimiz de anladık ki, biz bir yıldır oğlumuzla değil, sürekli sınava giren, her an geri gönderilmeyi bekleyen bir esirle yaşıyormuşuz.
Sonrasında psikolog Dr. Polata gittik. Adam bir süre önündeki kağıtlarla oynadı, bir şey demedi.
Buna mükemmeliyetçi çocuğun sendromu diyoruz, dedi sonunda. Baran daha önce iki aileden geri gönderilmiş. Nedenleri de uyuşamadık, çok içine kapalı gibi klasik bahaneler.
Ama her şeyi mükemmel yapıyor! diye atıldı Yiğit.
İşte sorun da orada, dedi doktor. Onun kafasında kendisi gibi olmak demek, kovulmak demek. Normal bir çocuğun yaptığı gibi arada yaramazlık yapması, hata yapması onun için ölümle eşdeğer. Oyun oynuyor; hayatta kalmak için.
Peki şimdi ne olacak? elimi sıktım. Onu sevdiğimizi nasıl hissettireceğiz?
Doktor kalemini masaya bıraktı.
Lafla başaramazsınız. Ona ideal dünyanızı bozmasına izin vermeniz lazım. Sevgi konforun bittiği yerde başlar. Sizin de kusurlarınızı görmeli. Ve bunun normal olduğunu anlamalı.
O gün akşam Baranın odasına girdik. Kafasını öne eğmiş, eller sargılı, disiplinli şekilde oturuyordu. Sabah yaşananlar için özür dilemeye her an hazırdı.
Baran, dedi Yiğit halıya oturarak, Konuşmamız gerek. Biz düşündük de, bu ev çok sıkıcı. Çok fazla temiz.
Baran korkuyla bize baktı; hemen atladı.
Daha çok temizlerim baba, günde iki kere paspas yaparım.
Hayır, dedim, yanına otururken. Bugün Büyük Kaos Gecesi ilan ettik. Yatakta pizza yiyeceğiz. Ve yastık savaşı yapacağız.
Yasak ama, fısıldadı Baran. Yuvadaki abla, yastık savaşı yapınca üç saat köşeye götürürlerdi.
Bu evde köşelerde çiçek var, diye gülümsedi Yiğit. Haydi Baran. Vur bana yastıkla, hem de hızlıca!
Çocuk kalakaldı. Şaşkın şaşkın bize baktı. Yiğit elinde yastıkla Baranı nazikçe dürttü. Bir tepki yoktu. Sonra o yastığı alıp benim kafama koydu, ben de esprili şekilde mücadeleye başladım.
Baran beş dakika baktı bize. Gözünde iki dünya savaşıyordu. Biri, en ufak hatada kapının önüne koyan o eski dünya; diğeri, gürültülü, absürd, koca insanların çocuk olduğu bu yenisi.
Bir anda yastığını kaptı, kısa ama acılı bir çığlıkla Yiğiti omzundan vurdu. Hemen başını içine çekti, ya azarlanacak ya da şiddet görecek sandı.
Vay be! diye bağırdı Yiğit. On puan Gryffindora! Şimdi sıra bende!
Yarım saat öyle dağıttık ortalığı. Bir senedir ilk defa Barandan bir kahkaha sesi duydum; önce hafifçe tıkırtı gibi, sonra koca kahkaha attı. Akşam olup yer pizza kırıntıları doldu, örtü buruştu, lamba yan döndü.
Ama travmanın ilacı bir gece değil. Ertesi sabah Baran yine ideal halde uyandı. Yedi buçukta yatak başımızdaydı, ütülü, sessiz.
Dün için özür dilerim, dedi, yere bakarak. Bir daha o kadar ses yapmam. Sınırı aştığımı biliyorum.
Anladım ki, dünkü eğlenceyi sınav saymış, geçti mi kaldı mı tartıyor
Sonraki bir ay tuhaf bir mücadeleye döndü. Biz kötü ebeveynliği öğrenmeye başladık. Bazen bardağı bile isteye ortada bıraktık. Yiğit akşam yemeğinde Bugün işte çok dalgaydım, patron iyice kızdı. Biraz salak gibi hissediyorum, dedi bir keresinde.
Baran gözleri açılmış gözlerle dinledi. Güçlü adamın böyle zaaf göstermesini, üstüne hala ailede kalmasını bir türlü aklı almıyordu.
Gerçek değişim aralıkta başladı. Baran okuldan bir karneyle geldi, hem de matematikten zayıf almıştı. Montunu çıkarmadan kapı önünde duruyor, solmuş gibiydi.
Valiz banyoda, dedi alçak sesle. Ben kendim hazırlayabilirim.
Yiğit koridora çıktı.
Neden valiz, Baran?
Zayıf not aldım. Geri gönderirsiniz diye. Kural bu zaten. Zayıf alan tembel sayılır, tembeller de istenmez.
Yiğit elini Baranın omzuna koydu, göz göze getirdi.
Bak Baran, iyi dinle. Bizim ideal robot gibi matematik bilen bir çocuğa ihtiyacımız yok. Gerçek bir Baran lazım bize. Hata yapan, kızan, zayıf alan, eve ağlayarak dönen Baran! Bu iki sadece kâğıt parçası. Seni göndermeyeceğiz. Yüz kere bile zayıf alsan, hatta bu evi yaksan bile geri göndermeyiz. Biz senin aileniz. Aile çocuktan alışveriş gibi vazgeçmez, Baranım. Biz satıcı değiliz, sürüyüz!
Baran uzun süre baktı; asla emin olamıyor sanki. Sonra baraj kırıldı; ağlamadı, feryat etti adeta, hıçkırıklarla, gözyaşını suratına bulaştırıp. Yılların yükü döküldü.
O akşam üçünü birden sarıldık koridorda, montlar üstümüzde. Baran ilk kez nöbet tutar gibi değil, eller kollar açılmış, yatağın hepsini kaplamış halde uyudu.
Bir yıl daha geçti.
Bugün bizim eve yolun düşse tanımazsın o eski porselen çocuğu.
Salonda lego parçaları halıya yayılmış. Mutfakta duvarda çerçevede zayıf notu asılı – Baranın kusurlu olmayı ilk kez kendine izin verdiği günün yadigârı.
Baran! Yine boyalarını toplamamışsın! diye sesleniyorum mutfaktan.
Geliyorum anne! Bitirince bakarım! cevap geliyor odadan. O seste ne korku var artık ne titreklik; tamamen çocukça bir rahatlık, neşe, sevgi var.
Baran rol yapmayı bıraktı. Bazen tartışıyor, arada dişini fırçalamayı unutuyor, hatta dün bir tabak kırdı ve Eyvah, baba! Yardım et toparlayalım! dedi, geçti gitti.
Yiğitle en çok şunu anladık: çocuk yetiştirmek mükemmel bir heykel yontmak değil. İnsan bazen ufalanacak, paramparça olacak ve bilecek ki onu yine toplayacak birileri var.
Baran artık ideal değil. Yaşıyor, hissediyor. Ve bu evimize olacak en güzel şey oldu. Aile, hiç hata yapılmayan yer değil; hataların, birlikte yaşanan hikâyeye, uzun soluklu bir maceraya dönüştüğü yerdir.




