Onu sadece bir dilenci sanıyordu, ta ki bunu görene kadar…

Onu sadece bir dilenci sanmıştı, ta ki bunu görene kadar

Kalbinizi hızla çarptıracak bir hikaye

Bazen hayat, yolumuzu bazı insanlarla öylesine değil, kaderin garip bir şakasıyla kesiştirir. Çoğu zaman insanları kıyafetine, konuşmasına, dış görünüşüne bakarak yargılarız. Oysa, o toz içinde, yırtık pırtık elbiselerin ardında, tüm dünyanızı alt üst edecek bir gerçek gizlenmektedir.

**Birinci Sahne: Lüksün soğuk ışıltısı**

İstanbulun en şaşaalı caddelerinden birindeki pahalı bir butik mağazasının ağzında, küçük bir kız çömelmişti. Yüzü karaya bulanmış, parmakları ise eski ve mat bir gümüş madalyonu sımsıkı kavramıştı. Takım elbiseli mağaza müdürü üzerinde bir bakış gezdiriyor, burnunu büküyordu.

Burada duramazsın, VIP müşterilerimiz için giriş kapalı! Çekil yolumuzdan! diye tısladı, eliyle kaldırımı işaret ederek.

**İkinci Sahne: Melisin ortaya çıkışı**

Tam o sırada, otomatik kapılar açıldı ve içeriden zarafetin vücut bulmuş hali, ipek elbiseler içinde Melis göründü. Elbisesinin değeri, neredeyse tüm pasajınkini geçerdi. Durdu, sinirlice gözlüğünü düzeltti.

Ne bu gürültü? Kendi sesimi bile duyamıyorum, dedi soğuk bir ifadeyle, önündeki sahneye şaşkınlıkla bakarak.

**Üçüncü Sahne: Bir yardım çağrısı**

Küçük kız bakışlarını kaldırdı, yaşlarla dolu gözleri titreyen elleriyle madalyonu Melise doğru uzattı. Üzerine titreyen soğuk ve korku, parmak ucuna kadar sinmişti.

Afedersiniz hanımefendi, diye telaşa kapıldı müdür, hemen güvenliğe haber vereceğim, onu buradan götürsünler. Sizi daha fazla rahatsız etmeyecek.

**Dördüncü Sahne: Kaderin işareti**

Melis yoluna devam edecekken, gözü kızın bileğine takıldı. O tozun ve kirin arasında, minik bir yıldız şeklinde doğum lekesi parlıyordu. Melisin nefesi bir anlığına kesildi. Pahalı çantası omzundan kayarak, beton zemine ağır bir sesle düştü.

Öne doğru bir adım attı, sesi titriyordu:
O işaret Bu madalyon nereden geçti eline?

**Beşinci Sahne: Gerçeğin açığa çıkışı**

Kız ancak fısıltıyla bir ismi dile getirdi; on yıldır Melisin aklından çıkmayan, yüreğini sızlatan o ismi: Defne Annemin ismiydi. İçinde ismim yazılı dedi bana.

Birden Melisin gözleri yaşlarla doldu. Elbisesinin değerini, şıklığını, yerde bir kenara fırlatır gibi umursamadan, o soğuk ve kirli zemine diz çöktü. Kızcağızı iki omzundan tutarak, şok ve kavrayış içinde bembeyaz kesilmişti.

Defne mi?! diye haykırdı Melis, sesi hıçkırıklarla karıştı. Allahım, Defnem

**Son: Artık bir dilenci değil**

Melis titreyen elleriyle madalyonu açtı. İçinde yıllar önce çekilmiş, sararmış minik bir fotoğraf vardı: Genç ve mutlu bir Melis, o korkunç tren garı kazasından, kalabalığın üç yaşındaki kızını ondan kopardığı günden önceki haliyle Onca yıl boyunca kızının öldüğünü sanmış, acısını bile bile hayır kurumlarına servetler harcamıştı. Meğer kalbinin yarısı, sevdiği butiğin hemen önünde, sokakta yaşıyormuş.

Anne? dedi kız, ağlayan kadında, madalyondaki yüzün aynısını görünce.

Mağaza müdürü, elinde güvenliği aramak üzere tuttuğu telefonla donakaldı. Melis ise ne onu, ne parıltılı vitrinleri görebiliyordu artık. O minicik, duman ve sokak kokusuna bulanmış bedeni sıkıca bağrına bastı ve bir daha asla, tek bir saniye bile kızını bırakmamaya yemin etti.

O akşam, butikten çıkan bir zengin hanım değil, yaşama amacını nihayet bulmuş bir anneydi. Ve o küçük kız için, mucizelerin artık gerçekten var olduğuna tekrar inanmak için bir neden vardı.

**Hikayenin dersi:** Kimin ne yaşadığını, hayatınızda kim olacağını asla bilemezsiniz. Kimseyi statüsüne, cebindeki paraya ya da hali tavrına göre küçümsemeyin. Türkiye’nin sokaklarında, gerçekler sandığınızdan çok daha garip çıkabilirnin en kalabalık caddesinde, iki yitik kalp birbirini yeniden bulmuştu; hiç kimsenin görmeye zahmet etmediği bir mucizede

Ertesi gün, o butik mağazasında yoldan geçen herkesin dikkatini çeken bir manzara vardı: Melis, pembe paltosuna sarınmış küçük kızının elini hiç bırakmadan, bir zamanlar kendisini en önemli sandığı bu vitrinlerin önünden gülümsüyordu. Küçük kız ise eski madalyonunu sımsıkı tutuyor, annesinin yanında ilk defa dünyanın ona mı gülümsediğini anlamaya çalışıyordu.

Aralarından geçen insanlar, bu iki yabancının gözlerindeki parıltıya takıldı. Kimse onların hikayesini tam olarak bilmiyordu, ama içlerindeki bir his, gerçek zenginliğin büyük vitrinlerde değil, kucaklaşan iki kalpte saklı olduğunu söylüyordu.

Sonra gökyüzünden güneş bir anlığına bulutların arasından parladı, ve o küçük sokağın üzerine ilkbahar yağmurundan kalma bir gökkuşağı düştü. Belki dünya yine zenginin ve yoksulun, büyüklerin ve küçüklerin arasında sınırlar çizecekti Ama o an, bir annenin kucağında bir kız çocuğuna ait tüm acılar, korkular ve yanılgılar, gökkuşağıyla birlikte rüzgarda kayboldu.

Çünkü bazen hayat, en büyük mucizesini bir vitrin köşesinde, göz göze geldiğiniz bir yabancıda saklar. Ve bu dünya üzerinde, sevgiden daha değerli bir zenginlik asla yoktur.

Rate article
Lifequest
Onu sadece bir dilenci sanıyordu, ta ki bunu görene kadar…