51 Yaşımda, 55 Yaşındaki Dul Bir Beyefendiyle Birlikte Yaşamaya Başladım; Her Şey Kusursuz Gidiyordu, Ta ki Bir Gün Torunum Hastalanana Kadar

51 yaşında 55 yaşında dul bir adamla birlikte yaşamaya başladım. Her şey tam bir rüya gibiydi, ta ki torunum bir gün hastalanana kadar.

Vedat hayatıma Mart ayında girdi. Tam kıştan bahara geçerken, yağmurlu, çamurlu, gökyüzünde soluk bir gri. Şok markette kasada sıradaydım, telaşla çantamda indirim kartımı arıyordum. Arkadaki insanların nefesi üzerimdeydi sanki; ayaklarını yere vuruyor, bazıları gösterişli şekilde kol saatine bakıyordu.

O sıranın ikinci sırasında, gayet sakin bir sesle:
Acele etmeyin hanımefendi, sorun yok, dedi.

Sadece söyledi. Ne sinir ne de o çok alışıldık huzursuzluk tonu vardı.

Geri döndüm ve baktım. Elli beşlerindeydi, koyu renk uzun bir pardesü giymişti. Yüzü sıradan, hafif yorgun belki; ama gülümsemesi samimi, içten, öylesine bir gülümseme değildi.

Marketten çıkınca lafa tutuşmuştuk. Belli oldu ki, yan binalarda oturuyormuşuz. Kendisi üç yıl önce eşini kaybetmiş bir dulmuş. Ben de sekiz yıldır boşanmıştım.

Bir hafta sonra beni bir resim sergisine davet etti.

Arkadaşım Gülçin’e anlatınca hemen sordu:
Evi var mı adamın?

Gülçin bizim pratik insandır. Hep gerçekçilerden, hatta öyle tanımlar kendini.

Evi gerçekten varmış. Arabası da var, inşaat işleriyle ilgili bir yerde çalışıyormuş. Detaylara dalmadım çünkü bana o zaman önemsiz geldi; esas olan başka bir şeydi Vedat gerçekten dinliyordu. Sadece dinliyor gibi yapmıyordu, dinliyordu.

Ufak şeyleri hatırlardı.

Bir gün çabucak bir kenarda Elmalı değil de vişneli kek severim, dedim. Elmalısı bana hep hüzünlü gelirdi, vişneli bambaşka bir tat. Bunu bir defa, laf arasında söylemiştim.

Sonraki buluşmamıza, tam da bahsettiğim fırından vişneli kek getirmişti. O küçücük ayrıntıyı hatırlaması çok hoşuma gitmişti. Zaten insanı etkileyen hep böyle şeyler değil mi? İnsan işte orada teslim oluyor.

Mayısta, birlikte yaşamamızı teklif etti.

Sadece iki aydır görüşüyorduk. Hatta kokusunu sevip sevmediğimden bile emin değildim daha.

Reyhan, biz artık yirmilerimizde değiliz, dedi gayet sakinlikle. Ne uzatalım ki?

Haklıydı. Kafamı salladım.

Eve dönerken Çok hızlı değil mi bu? diye düşünsem de, akşam üstü aradım:
Tamam, deneyelim, dedim.

O bana taşındı. Çünkü kendi evinde bir akrabası oturuyormuş, Yeni yerleştir, şimdi ayıp olur, dedi. Ses etmedim. Geniş, üç odalı evim zaten yalnızdı.

İlk iki hafta neredeyse bir film gibiydi. Pazarları yemek yapardı. Öylesine sakince, keyifle Mutfakta bir erkeği iştahla saatlerce acele etmeden görmemiştim. Ağır ağır, özenle.

Yaptığı aşure benimkinden güzel olurdu. Doğruyu söylemek lazım.

Sonra, ufak tefek şeyler ortaya çıkmaya başladı.

Önce, bir akşam oğlu aradı. Gece neredeyse ona on kala. Vedat mutfağa geçti, neredeyse yarım saat konuştu. Döndüğünde biraz gergindi ve benden haftaya ödemek üzere borç istedi Demirin arabası bozulmuş.

Meblağ küçük olduğu için üstünde durmadım.

Bir hafta sonra yine Demir, yine para. Farklı bir bahaneyle.

Hesap yapmadım, saymadım. Sadece fark etmeye başladım.

Kızım Zeynep, Ankarada oturur. Yaklaşık ayda bir gelir, torunumu da getirir. Asaf altı yaşında, bana babaanne Reyhan der ve mutlaka delikli krep ister, öyle sıradan yuvarlak olmaz.

Vedat, taşındıktan sonra onlar ilk o zaman geldiğinde evdeydi.

Asaf hemen yanına koştu; insanlardan korkmaz, Zeynepten ona geçmiş bu özellik. Vedatın yanına koltuğa tırmandı, arabasını göstermeye başladı.

Vedat ona garip bakıyordu. Ne soğuk ne kaba: sanki bir sehpa bakıyormuş gibi. Odada yanlışlıkla duran, yakında gidecek bir eşya gibi.

Zeynep mutfakta zaten usulca sordu:
Anne, o çocuklarla arası iyi mi?

Belki de alışmamış, dedim. Demir büyümüş bir çocuk sonuçta.

O da başını salladı. Nezaketli bir kızım var.

Temmuz ayında olaylar değişti.

Asaf hastalandı. Sıradan, biraz ateşli bir soğuk algınlığı. Zeynep panikle aradı, o da hastaymış, eşi de şehir dışındaymış.

Anne, gelebilir misin? dedi.

Birkaç dakikada toparlandım. O gece Vedatla planımız vardı; uzun zamandır gitmek istediğimiz boğaz kenarındaki restoran.

Zeynep hasta, Asaf hasta. Ben onlara gidiyorum, dedim.

Bana baktı. Kötü niyetli değil, şaşkın. Sanki saçma bir şey söylüyormuşum gibi.

Başka kimse yok mu? dedi.

Yok, dedim.

E, doktor çağırırlar, hallolur.

Ceketimi giyiyor, anahtar arıyordum already.

Vedat, rezervasyon yapmıştım ben.

İptal et, dedim usulca. Ya da istersen tek git.

Çıktım.

Üç gün kızımda kaldım. Asafın ateşi düştü, iştahı geldi, yine koltuklarda zıplar, çizgi film ister oldu. Ona kuru meyveyi kaynatıp kompota çevirdim, kahverengi çay der, bayılır.

Bu üç gün boyunca Vedattan tek bir mesaj:
Nasılsınız?

Daha iyi, iyileşiyor yazdım.

Başka hiçbir şey gelmedi.

Eve döndüğümde Vedat oradaydı. Normal karşıladı öptü, Asafı sordu. Her şey düzgün, sanki bir şey olmamış gibi.

Akşam mutfakta otururken şöyle dedi:
Reyhan, torunun senin için önemli, anlıyorum. Ama bizim de zamanımız olmalı. Yeni birlikteyiz.

Ona baktım ve düşündüm: Tam olarak ne dememi bekliyor? Gitmeseydim, hasta çocuğu yalnız mı bıraksaydım?

Hiçbir şey sormadım. Sustum.

Sonra başka anları hatırladım.

Bir kere bile Beraber gidelim, yardım edeyim, demedi. Ne Zeynep için, ne de 82 yaşındaki annem için ona yardıma ben hep tek giderim.

O hep Çok yoğunum, çok yorgunum, derdi.

Ama oğlundan Demir aradığında, gece on birde bile olsa, hemen kalkar, paltoyu geçirir, ayakkabılarını giyip çıkar giderdi. Hiç laf etmez.

Demir için bu kadar kolay hareket eden adam, benim için hareketsizdi.

Kıskanmadım; elbette oğlu, kanı. Ama bir gün, ilk sohbetlerimizden birinde, Vedat bana bir kafede otururken, Yanımda biri olsun istiyorum, gerçek anlamda biri, demişti.

O an, muhteşem bir şey yaşanıyor sanmıştım.

Sonra anladım: Karşılıklı bir yakınlık değilmiş onun aradığı; kendi yanında duran biri lazımmış ona.

Ağustosta dayanamayıp sordum:
Vedat, söyle, Zeynep sana yabancı mı?

Bana şaşkın baktı.

Neden yabancı olsun? Ben ona normal davranıyorum.

Asaf?

Çocuk işte, hepsinin huyu aynı.

O hasta olduğunda, Başka yok mu orada? diye sordun.

Vedat derin bir nefesle bardağını masaya koydu.

Reyhan, ben kimseye mecbur değilim O senin ailen. Geldiklerinde, dert değil. Ama ben onların da benim ailem olduğunu iddia edemem, daha dört ay oldu.

Başımı salladım.

Demir?

Demir benim oğlum.

Anladım

Sessizce kalktım, bardakları yıkadım, telin üstüne dizdim.

Vedat, başta yanlış anlamışım. Sen yanımda biri olsun dedin, ben ikimiz sanmıştım. Meğer sadece sen kendin için istemişsin.

Cevap vermedi.

Odaya geçtim. Peşimden gelmedi.

İki hafta sonra Vedat tüm eşyasını toplayıp çıktı. Hiçbir şey karışmadı, geyik desenli kupasını bile aldı.

Çıkarken dedi ki:
Sen iyi bir kadınsın Reyhan. Ama dünyaya farklı bakıyoruz.

Kabul ettim.

Sonra Gülçin sordu:
Pişman mısın?

Durup sordum:
Neye?

Hani, hemen birlikte yaşamaya başladığınıza.

Hayır, dedim. Dört aya anlamak, dört yıla tercih edilir.

Gülçin başını salladı. O pratik biridir.

Geçen hafta Asaf geldi. Mutfakta, delikli krep yerken, anaokulu öğretmeniyle ilgili upuzun bir hikaye anlattı. O kadar karışıktı ki, hikayenin içinde kaplumbağa mı vardı, ne olmuştu, hiç anlamadım.

Dinlerken ansızın hissettim; işte burası, yanında hissetmek böyle bir şey. Gerçekten yanında olmak.

Rate article
Lifequest
51 Yaşımda, 55 Yaşındaki Dul Bir Beyefendiyle Birlikte Yaşamaya Başladım; Her Şey Kusursuz Gidiyordu, Ta ki Bir Gün Torunum Hastalanana Kadar