Şimdilik böyle kalsınGözlerini kapattığında, yarının getireceklerine dair içinde hafif bir umut ışığı belirdi.

— Anne, biraz para verir misin lütfen? Derya’nın doğum günü, on dokuz yaşına girdi. Benimle kutlamak istedi. Baş başa şehre inip bir kafede oturacağız. Ona hediye alırım, akşam yemeği ısmarlarım, biraz gezeriz ve kasabaya döneriz, — dedi Ahmet annesine.

Ayşe Hanım gülümsedi:

— Pekâlâ oğlum, demek bu sefer Derya kız arkadaşlarını çağırmamış. Belki daha iyi olur, baş başa güzelce kutlarsınız.

Oğlu annesinden hiçbir şey saklamaz, kiminle görüştüğünü, nereye gittiğini sık sık anlatırdı. Şimdi yaz tatiliydi, inşaat teknikerliği okuyordu, seneye mezun olacaktı. Derya da aynı kasabadandı, Ahmet’ten bir yaş küçüktü. Ayşe Hanım’a pek yabancı gelmezdi, kız sigara içmezdi ama liseden sonra okumamış, köyün bakkalında tezgahtarlık yapıyordu.

Ayşe Hanım cüzdanından birkaç banknot çıkarıp oğluna uzattı.

— Al bakalım. Ama sakın fazla cömertlik yapma. Bir de erken dönün, karanlıkta kasabada dolaşılır mı?

Ahmet annesinin yanağına bir öpücük kondurdu, parayı kotunun cebine soktu ve spor ayakkabılarını geçirdi. Kasaba minibüsü havasızdı ama o camı açmıştı, rüzgâr sarı saçlarını savuruyordu. Derya yanında oturuyordu, hafif puantiyeli bir elbise giymişti, sırtında küçük bir sırt çantası vardı.

— Doğum günün kutlu olsun, resmen ışık saçıyorsun, — dedi Ahmet, Derya durakta yanına geldiğinde.

— Teşekkür ederim, — Derya gülümsedi ve çantasının askısını düzeltti. — İnanabiliyor musun, hayatımda ilk defa bir kalabalıkla değil de… yani sadece seninle kutlamak istedim. Ne gürültü, ne içki. Sadece hatırlanacak bir gün olsun istedim.

Minibüsten inince Ahmet onun elini tuttu ve ana caddede vitrinlerin önünden, kaldırıma suları serpilen çeşmenin yanından yürüdüler. Ahmet ona bir demet kırmızı gül aldı, Derya gülleri çok sevdiğini söyleyip teşekkür etti.

Kafe samimiydi, hafif bir müzik çalıyordu, vanilya ve kahve kokuyordu. Sipariş verdiler, tatlı olarak da üstünde tek bir mum olan küçük bir pasta getirdiler. Garson mumu yaktığında Derya gözlerini kapadı, bir dilek tuttu ve mumu üfledi.

— Söylemeyecek misin? — diye sordu Ahmet.

— Olmaz, — diye yanıtladı Derya kurnazca göz kırparak. — Ama gerçekleşirse anlatırım.

Akşam sahilde dolaştılar, dondurma yediler, güldüler ve gün batımında bol bol fotoğraf çektirdiler. Saat on bir sularında son kasaba minibüsüne bindiler.

Evde ışık yanıyordu. Ayşe Hanım, söz verdiği gibi, masanın üzerine peçete örttüğü sıcacık börekleri koymuş, taze çay demlemişti. Ayak seslerini duyunca koridora çıktı, Ahmet Derya’yla birlikte gelmişti.

— Eee, doğum günü kızı, dileğin gerçekleşti mi? — diye sordu Derya’ya sarılırken.

— Henüz değil, — diye gülümsedi Derya. — Ama sanırım bugün hayatımın en güzel günüydü, bunu çok uzun süre hatırlayacağım.

Ahmet dağınık saçlarıyla, mutlu bir halde annesiyle ve sevdiği kıza bakıyordu. O anda her şeye sahip olduğunu hissediyordu. Ne fazla, ne az. Mutluluk için gerektiği kadar.

Derya’nın doğum günü gecesi geç saatlere kadar sürdü. Ayşe Hanım yatak odasına çekildi, salonda hafif bir müzik çalıyordu. Ahmet’le Derya yerde oturmuş, sehpanın üzerine kalan börekleri ve şekerleri dizmişlerdi. Okuldan, bakkaldaki işten, Ahmet’in belki de sonbaharda büyük şehre staja gönderileceğinden konuşuyorlardı.

— Börekler soğumuş, — dedi Ayşe Hanım kapıda durup. — Isıtayım mı?

— Gerek yok anne, doyduk, — diye cevapladı Ahmet başını kaldırarak. — Sen yat, yarın işin var. Ben Derya’yı geçiririm.

Ayşe Hanım başını salladı ama gitmek için acele etmedi. Koltuğun kenarına ilişti ve Derya’ya bakarak birden konuşmaya başladı:

— Bilir misin, Ahmet daha on yaşlarındayken eve tam beş kişi getirmişti. Dışarısı bardaktan boşanırcasına yağıyordu, hepsi sırılsıklam, çamur içinde, ellerinde sopalarla korsana dönmüşlerdi. Ben işten geldim, bir de ne göreyim… gürültü, patırtı, ev çocuk dolu.

Derya şaşkınlıkla ona baktı.

— Hepsine sütlü kahve yaptım, babaannesinin reçelini çıkardım. Ben de köşeye geçtim, bir kitap aldım elime ve dinledim. Korsanların kralı kim olacak diye öyle tatlı tartışıyorlardı ki. Ahmet’i görmeliydin, — anne gülümsedi, — hepsini yerleştirdi, kimin bardağı nerede diye ayarladı ve kimseyi kırmadı. O an anladım ki, çocuk küçük yaşta arkadaşlığı öğreniyorsa, sevmeyi de bilir.

Ahmet mahcup bir şekilde başının arkasını kaşıdı, Derya onun elini dizine koydu ve usulca söyledi:

— Benim annem hep derdi ki, evde sessizlik olmalı. Hiç arkadaşımı eve getirmedim. Okuldan kızları bile çağırmaya korkardım. O yüzden… Ahmet bana sizin evde her şey serbest deyince ilk başta inanmadım.

Ayşe Hanım kalktı, Derya’ya yaklaştı ve omzuna dokundu:

— Öyle canım. İstersen yarın yine gel, çay içeriz. Sabah lahana böreği yaparım.

Derya dayanamadı, ona sarıldı, yüzünü omzuna gömdü ve fısıldadı:

— Teşekkür ederim.

Ahmet onlara bakıyor ve susuyordu ama içi, tıpkı o yağmurlu akşamda annesinin korsanlara sütlü kahve dağıttığı zamanki gibi ılık ve huzurluydu. Ahmet, Derya’yı geçirmeye gittiğinde Ayşe Hanım çoktan uyumuştu.

Eve dönen Ahmet odasına geçti ama uzun süre uyuyamadı. Penceredeki aya baktı ve hayatın ne kadar tuhaf olduğunu düşündü: Büyüyorsun ama her şey çocuklukta öğrendiklerine dönüyor. Annen bir zamanlar eve yabancı çocukları alıyorsa, insanlardan korkmaman için, şimdi de sen korkmamak için kalbine Derya’yı alıyorsun.

Biliyordu ki bugün yine Derya’yla buluşacak, yarın da, tatil boyunca her gün. Sonrasına bakılır. Önemli olan birbirlerine sahip olmaları, annesinin yanında olması ve kimsenin kimseden korkmamasıydı.

Birkaç gün sonra Ayşe Hanım Derya’yı yemeğe davet etti. Masayı kurdu, vişneli mantıyı koydu. Kız çekinerek eşikten adım attığında, Ayşe Hanım:

— Gir içeri, kızım. Otur. Bizde işler basittir: Ne varsa sofrada odur. Annenin misafir getirmene izin vermediğini biliyorum ama artık sen misafir değil, evdensin. Ve unutma: Burası her zaman senin evin.

O unutulmaz doğum gününün üzerinden yaklaşık bir hafta geçmişti. Yaz sıcak ve tozlu geçiyordu, kasaba kendi ağır ritminde yaşıyordu: bahçeler, sulama, akşam bank sohbetleri. Ayşe Hanım marketten dönerken kavşakta Derya’nın ablası Aslı’ya rastladı. Aslı önünde altı aylık oğlunun uyuduğu bir bebek arabasını itiyordu.

— Merhaba Ayşe Teyze, — diye seslendi Aslı. — Ne zamandır görüşemedik. Nasılsınız?

— Şükür, idare ediyoruz, — diye cevapladı Ayşe Hanım elindeki poşeti düzelterek. — Sen nasılsın? Bakmışım küçük bayağı büyümüş.

— Büyüyor işte, — diye gülümsedi Aslı. — Ah ne yorucu ama tabii mutluluk. Bu arada Derya’dan duydum, Ahmet’le doğum gününü kutlamışlar. Öyle heyecanla anlattı ki!

Ayşe Hanım’ın yüzü aydınlandı:

— Ne olacak? Oğlumun kızı, nasıl izin vermezsin. Ahmet ciddidir, saçma işlerle uğraşmaz. Hediye aldı, yemek ısmarladı, kısacası unutulmaz bir gün yaşattı.

— Evet, Ahmet gerçekten iyi bir çocuk, — diye onayladı Aslı. — Yakışıklı da, terbiyeli de. Kasabadaki telefonla oyalanan, ağzından laf alınmayan tiplerden değil.

Biraz daha havadan sudan, fiyatlardan, yakında ot biçme zamanının geldiğinden konuştular. Aslı bebek arabasını itmeye hazırlanırken durdu, tereddüt etti, sonra sanki laf arasında söyler gibi şunları söyledi:

— Doğrusu Ahmet’iniz gerçekten iyi bir delikanlı. Ben de Derya’ya aynısını söyledim. Ama o bana ne dedi, biliyor musunuz… Aramızda kalsın tabii. Sanki onun tipi değilmiş de, başka kimsem yok diye idare ediyormuş. Yalnız oturacağına onunla olsun, demiş. Kusura bakmayın Ayşe Teyze, belki fazla konuşuyorum ama siz bizdensiniz, anlarsınız.

Aslı omuz silkti, mahcup bir gülümsemeyle arabayı itip uzaklaştı. Ayşe Hanım’ı yolun ortasında ağzı açık bırakarak. Poşetteki erzak birden ağırlaştı, güneş fazla parlıyordu.

— Vay be, — geçti kadının aklından. — Demek onu yedekte tutuyor… Ahmet ise canla başla, hediyeler, doğum günü kutlamaları… Kız onu bir mal gibi rafa koymuş, daha iyisi çıkana kadar bekletiyor.

Ayşe Hanım eve üzgün döndü. Sessizce çaydanlığı koydu, unu kavanoza boşalttı ama her şey elinden düşüyordu. Hemen oğluna anlatmak istedi ama kendini tuttu. Ahmet artık büyümüştü, kendi kararlarını vermeliydi. Ama anne kalbi sızlıyordu.

İki gün geçti. Ahmet asık suratlıydı, sorulara tek kelimeyle cevap veriyordu, annesinin meşhur börekleri bile keyfini yerine getirmiyordu. Ayşe Hanım dayanamayıp akşam Ahmet verandada oturup gökyüzüne bakarken yanına gitti:

— Oğlum, Derya’yla aranızda bir sorun mu var?

Ahmet uzun süre sustu, sonra dişlerinin arasından söyledi:

— Her şey bitti anne. Dün arkadaşlarla buluştum, duymuşlar… Kısacası Derya herkese benim onun için pek de önemli olmadığımı, daha iyisini bulana kadar benimle takıldığını anlatıyormuş. Oysa bana yüzüme karşı seviyorum, bir tanesin diyordu…

Sesi titredi. Ayşe Hanım yanına oturdu, elini omzuna koydu:

— Demek ki o kıza fazla değer vermemeliydin oğlum. Anlaşılan gerçek sevginin kıymetini bilmiyor. Üzülme ama annen her zaman görür, kim iyi niyetle gelmiş, kim etrafı kolaçan ediyor diye.

— Ben dün aradım onu, — diye devam etti Ahmet. — Her şeyi bildiğimi söyledim. Önce yalan, arkadaşlar yanlış anlamış dedi. Sonra anne, patladı: ‘Ne yani öyle düşünmüşsem? Ne bekliyordun ki? Gencim, seçme hakkım var. En yakışıklı sen değilsin, en zengin de değilsin ama şimdilik seninle idare ediyorum işte…’

Ayşe Hanım dehşetle irkildi ve oğluna sarıldı:

— Allah’ım… Onu affet oğlum, içinizde kin tutma, hayat her şeyi yerli yerine koyar.

— Haklısın anne. Kimsenin yedek planı olmak istemiyorum. Bırak daha iyisini arasın.

Ahmet bir daha Derya hakkında konuşmadı. Ertesi gün Derya koşarak bahçelerine gelip onu çağırdı:

— Ahmet, özür dilerim, öyle demek istemedim, — diye yalvardı. Ahmet onu dinledi ve eve döndü.

Ayşe Hanım pencereden baktı, başını salladı ve usulca söyledi:

— Çok geç kızım. İçinden geçeni söyledin. Şimdi bununla yaşa.

Derya bir süre bekledi, sonra gitti. Ve bir daha hiç gelmedi. Yaz akıp gidiyordu. Temmuz sonunda Ahmet şehre gitti, bir inşaat firmasında staja başladı. İsteyerek gitmişti, kafasını dağıtmak, ortam değiştirmek istiyordu. Orada, şantiyede, işte o zaman Necla’yı tanıdı.

Necla aynı ofiste sekreter olarak çalışıyordu. Kısa boylu, kumral güzel bukleleri olan, sessiz ama kendinden emin konuşan biriydi. Kahkahası çan sesi gibiydi ve asla parası ne kadar, dün neredeydin diye sormazdı. Onunla ilgilenirdi: günün nasıl geçti, yorgun musun, rüyanda ne gördün diye. Ahmet ona bakıyor ve mutluluğuna inanamıyordu.

Altı ay sonra ona evlenme teklif etti. Necla tereddüt bile etmedi: öyle içten bir sevinçle ‘evet’ dedi ki Ahmet’in kalbi hızla çarptı.

— Pişman olmadım bir an bile, — diye fısıldadı daha sonra nikâh salonunda, Ahmet parmağına yüzüğü takarken.

Ayşe Hanım düğünde mutluluktan ağlayacak gibiydi. Yanında eski arkadaşları, komşuları oturuyordu, hepsi bir ağızdan söylüyordu:

— Ne güzel çift! Gelin de ne kadar nazlı, sessiz, belli ki iyi kalpli.

İki yıl sonra Mustafa dünyaya geldi, gürbüz, mavi gözlü bir oğlan. Hemen babaannesinin gözdesi oldu. Ahmet’le Necla her hafta sonu kasabaya geliyorlardı. Mustafa bahçede koşuyor, babaannesi için çiçek topluyor, akşamları onun kucağında masal dinliyordu.

Bir gün, sonbaharın iyice derinleştiği bir vakitte, Ayşe Hanım mutfakta oturuyor, Ahmet de ona patates soymaya yardım ediyordu. Camdan ince bir yağmur çiseliyordu, Necla ise Mustafa kucağında masada oturuyordu.

— Anne, — dedi Ahmet birden, — Derya olayını hatırlıyor musun?

— Hatırlıyorum oğlum, — diye iç geçirdi.

— İyi ki öyle olmuş. O beni ele vermeseydi, Necla’yla hiç tanışamazdım. Ve Mustafa’mız olmazdı, — karısına ve oğluna baktı, gözleri parladı.

Ayşe Hanım gülümsedi, ellerini havluya sildi ve torununun başını okşadı:

— Demek ki her şey hayırlısıyla oluyor. Sen demiştin ya: ‘Yedek olmak istemiyorum’. İşte şimdi Necla’nın ve oğlunun bir tanesisin. Ve asıl önemlisi de budur oğlum.

Necla hiçbir şey sormadı, bu hikâyeyi biliyordu ve geçmişi kıskanmıyordu. Sadece kocasının elini tuttu ve usulca söyledi:

— Mutluluk sessizliği sever Ahmet. Biz de onu zayi etmeyiz.

Ayşe Hanım ailesine baktı, olduğu gibi: ne gereksiz sırlar ne yedek planlar, sadece sözlerle değil, işlerle yaşayan bir sevgi. Ve şimdi her şeyin yoluna gireceğini biliyordu. Sonsuza dek.

Rate article
Lifequest
Şimdilik böyle kalsınGözlerini kapattığında, yarının getireceklerine dair içinde hafif bir umut ışığı belirdi.