— Anne, biraz para verir misin, lütfen? Dilara’nın doğum günü, on dokuz yaşına giriyor. Benimle kutlamaya karar verdi. İkimiz şehre gideceğiz, bir kafede otururuz. Ona hediye alırım, akşam yemeği ısmarlarım, biraz gezeriz ve kasabaya döneriz, — diyor Mehmet annesine.
Leyla Hanım gülümsüyor:
— Peki oğlum, demek bu sefer Dilara arkadaşlarını çağırmıyor, belki daha iyi olur, baş başa kutlarsınız.
Oğlu annesinden hiçbir şey saklamaz, kiminle görüştüğünü, nereye gittiğini sık sık anlatır. Şimdi yaz tatili, inşaat teknik okulunda okuyor, seneye bitiriyor. Dilara da aynı kasabadan, Mehmet’ten bir yaş küçük. Leyla Hanım’a aslında kız pek yabancı gelmiyor, sigara içmiyor, ne var ki liseden sonra bir yere devam etmiyor, kasabadaki markette tezgahtarlık yapıyor.
Leyla Hanım cüzdanından birkaç banknot çıkarıp oğluna uzatıyor.
— Al bakalım. Ama dikkat et, çok abartma. Erken dönün, karanlıkta kasabada dolaşmanın alemi yok.
Mehmet annesinin yanağına bir öpücük konduruyor, parayı kotunun cebine sokup spor ayakkabılarını giyiyor. Kasaba minibüsü havasız, ama o camı açıp gidiyor, rüzgâr sarı saçlarını dağıtıyor. Dilara yanında, üzerinde puantiyeli hafif bir elbise, sırtında küçük bir sırt çantası.
— Doğum günün kutlu olsun, resmen parlıyorsun, — diyor o durakta yanına gelince.
— Teşekkür ederim, — Dilara gülümsüyor, çantasının askısını düzeltiyor. — İnanabiliyor musun, hayatımda ilk defa kalabalıkla değil, sadece seninle kutlamak istedim. Gürültüsüz, sakin. Hatırlamak için.
Minibüsten inince elini tutuyor, ana cadde boyunca vitrinlerin önünden, fıskiyenin yanından geçiyorlar, sular kızgın asfalta damlıyor. Mehmet ona kırmızı güllerden bir buket alıyor, o gülleri sevdiğini söyleyip teşekkür ediyor.
Kafe şirin, hafif bir müzik çalıyor, vanilya ve kahve kokuyor. Sipariş veriyorlar, tatlı olarak üzerinde tek bir mum olan küçük bir pasta geliyor. Garson mumu yakınca Dilara gözlerini kapatıyor, bir dilek tutuyor ve mumu üflüyor.
— Söylemez misin? — diye soruyor Mehmet.
— Olmaz, — diyor kurnazca gözlerini kısarak. — Ama gerçekleşirse anlatırım.
Akşam şehir sahilinde dolaşıyorlar, dondurma yiyorlar, gülüyorlar ve gün batımında fotoğraf çektiriyorlar. Saat on bir sularında kasabaya son minibüse biniyorlar.
Evde ışık yanıyor. Leyla Hanım, söz verdiği gibi, masanın üzerinde bir bezin altında sıcak börek bırakıyor, taze çay demliyor. Ayak seslerini duyunca antreye çıkıyor, Mehmet Dilara’yla geliyor.
— Eee, doğum günü kızı, dileğin gerçekleşti mi? — diye soruyor, Dilara’ya sarılarak.
— Henüz değil, — diye gülümsüyor o. — Ama sanırım bugün çok uzun süre hatırlayacağım en güzel gündü.
Mehmet yanında duruyor, saçları dağınık, mutlu, annesine ve sevdiği kıza bakarken o anda her şeye sahip olduğunu hissediyor. Ne çok, ne az. Mutluluk için gerektiği kadar.
Dilara’nın doğum günü akşamı gece yarısını çok geçiyor. Leyla Hanım yatak odasına çekiliyor, salonda hafif müzik çalıyor, Mehmet ve Dilara yerde oturuyor, sehpanın üzerine kalan börekleri ve şekerlemeleri yaymışlar. Sohbet şundan bundan: okuldan, market işinden, belki sonbaharda Mehmet’in il merkezine staja gönderileceğinden.
— Börekler soğumuş, — diyor Leyla Hanım kapıda durarak. — Isıtayım mı?
— Gerek yok anne, doyduk, — diyor Mehmet başını kaldırarak. — Sen yat, yarın işin var. Ben Dilara’yı geçiririm.
Leyla Hanım başını sallıyor ama gitmek için acele etmiyor. Koltuğun kenarına ilişip Dilara’ya bakarak birden söze giriyor:
— Biliyor musun, Mehmet on yaşlarındayken eve tam beş kişi getirmişti. Dışarıdan bardaktan boşanırcasına yağıyordu, hepsi sırılsıklam, çamurlu, ellerinde sopalarla haydut gibiydi. Ben işten geldim, bir de baktım… gürültü, patırtı, ev çocuk dolu.
Dilara merakla ona bakıyor.
— Hepsine sütlü kakao yaptım, babaannelerimin reçelini çıkardım. Kendim de bir köşeye geçip kitap okudum, dinledim. Korsanların kralı kim olacak diye öyle komik tartışıyorlardı ki. Mehmet’i görmeliydin, — anne gülümsüyor, — o herkesi yerleştirdi, kimin bardağı nerede diye söyledi, kimseyi kırmadı. O zaman anladım: oğlum küçükken arkadaşlık etmeyi öğreniyorsa, sevmeyi de öğrenecektir.
Mehmet utanarak başını kaşıyor, Dilara onun elini kendi dizine koyup sessizce diyor:
— Benim annem hep derdi ki evde sessizlik olmalı. Hiç arkadaşımı eve getirmedim. Okuldan kızları bile çağırmaya korkardım. Bu yüzden… Mehmet sizde her şey serbest dediğinde ilk başta inanamadım.
Leyla Hanım kalkıp Dilara’nın yanına geliyor, omzuna dokunuyor:
— Öyle işte. İstersen yarın gel, çay içeriz. Sabah yine lahanalı börek yaparım.
Dilara dayanamıyor, ona sarılıyor, yüzünü omzuna gömüp fısıldıyor:
— Teşekkür ederim.
Mehmet onlara bakıp susuyor, ama içi ılık ve huzurlu, tıpkı o yağmurlu çocukluk akşamındaki gibi, annesinin korsanlara kakao dağıttığı gibi. Mehmet Dilara’yı geçirmeye gittiğinde Leyla Hanım çoktan uyumuş oluyor.
Döndüğünde odasına geçiyor ama uzun süre uyuyamıyor. Penceredeki aya bakıp hayatın ne tuhaf olduğunu düşünüyor: büyüyorsun, her şey çocuklukta öğretilene dönüyor. Annesi bir zamanlar yabancı çocukları eve almışsa, o da insanlardan korkmasın diye, şimdi o korkmamak için Dilara’yı kalbine almış.
Biliyor ki bugün yine Dilara’yla görüşecek, yarın da, tatil boyunca her gün. Sonrasına bakılır. Önemli olan birbirlerine sahip olmaları, annesinin yanında olması ve kimsenin korkmaması.
Birkaç gün sonra Leyla Hanım bizzat Dilara’yı öğle yemeğine davet ediyor. Masayı kuruyor, vişneli börek koyuyor ve kız çekinerek eşikten geçince diyor:
— Gel kızım, otur. Bizde ne varsa sofrada. Biliyorum annen misafir getirmene izin vermezmiş, ama artık sen misafir değil, ailedensin. Unutma: burası her zaman senin evin.
O unutulmaz doğum gününün üzerinden yaklaşık bir hafta geçiyor. Yaz sıcak, tozlu, kasaba kendi ağır hayatını sürdürüyor: bahçeler, sulama, akşam bank sohbetleri. Leyla Hanım marketten dönüyor, kavşakta Dilara’nın ablası Ayşe’ye rastlıyor. Ayşe önünde bebek arabasını itiyor, içinde altı aylık oğlu mışıl mışıl uyuyor.
— Merhaba Leyla Teyze, — diye sesleniyor Ayşe. — Uzun zamandır görüşemedik. Nasılsınız?
— Allah’a şükür, idare ediyoruz, — diyor o, poşetini düzelterek. — Sen nasılsın? Baksana bebek büyümüş.
— Büyüyor, — gülümsüyor Ayşe. — Epey yoruyor ama tabii mutluluk. Bu arada Dilara’dan duydum, Mehmet’le doğum gününü nasıl kutlamışlar. Öyle hevesle anlattı ki!
Leyla Hanım yüzünde kocaman bir gülümsemeyle:
— Ne yapsın? Oğlumun sevdiği kız, nasıl izin vermeyeyim. Oğlum ciddi bir çocuktur, saçma işler yapmaz. Hediye seçti, akşam yemeği ısmarladı, kısacası aklında kalsın diye elinden geleni yaptı.
— Evet, Mehmet sizin için iyi yetişmiş, — diyor Ayşe. — Yakışıklı, terbiyeli. Bazıları gibi değil, ellerinde telefon, ağızlarından hayırlı laf çıkmaz.
Biraz daha havadan sudan konuşuyorlar, fiyatlardan, yakında ot biçme zamanından. Ayşe arabayı itip gitmek üzereyken duruyor, duraksıyor, sonra sanki laf arasında söylüyor:
— Aslında Mehmet gerçekten iyi bir çocuk. Ben de Dilara’ya söyledim. Ama o bana ne dedi biliyor musunuz? Aramızda kalsın tabii. Dedi ki, tam tipim değil ama başka biri yokken idare ederim. Yalnız oturmaktan iyidir, dedi. Kusura bakmayın Leyla Teyze, fazla mı söyledim bilmem, ama siz benimsiniz, anlarsınız.
Ayşe omuz silkerek, mahcup bir gülümsemeyle arabayı itip gidiyor, Leyla Hanım’ı yol ortasında ağzı açık bırakıyor. Poşetteki erzak bir anda ağır geliyor, güneş fazla parlak.
— Vay be, — geçiyor aklından kadının. — Demek onu yedekte tutuyor… Oğlumsa canıyla uğraşıyor, hediyeler alıyor, doğum gününü kutluyor, o ise… rafa kaldırılmış bir eşya gibi, yerine daha iyisi gelene kadar.
Leyla Hanım eve üzgün dönüyor. Sessizce çaydanlığı ateşe koyuyor, unu kavanoza boşaltıyor ama her şey elinden kayıyor. Oğluna hemen anlatmak istiyor ama kendini tutuyor. Mehmet büyümüş, kendi işini kendi halletmeli. Ama anne yüreği sızım sızım sızlıyor.
İki gün geçiyor. Mehmet asık suratlı, sorulara tek kelimelik cevaplar veriyor, annesinin sevdiği börekler bile keyfini yerine getirmiyor. Leyla Hanım dayanamayıp akşam o verandada oturup gökyüzüne bakarken usulca soruyor:
— Oğlum, Dilara’yla aranız iyi mi?
Mehmet uzun süre susuyor, sonra dişlerinin arasından söylüyor:
— Hepsi bitti anne. Dün arkadaşlarla buluştum, onlar duymuş… işte, Dilara herkese anlatıyormuş, bana pek ihtiyacı olmadığını, benimle sırf daha iyisini bulana kadar takıldığını. O ise bana yüzüme karşı seviyorum, bir tanesin diyordu…
Sesi titriyor. Leyla Hanım yanına oturup elini omzuna koyuyor:
— Demek ki o kıza gönül vermemeliydin oğlum. Anlaşılan gerçek sevginin ne olduğunu anlamamış. Kızma ama anne her zaman kimin iyi niyetle geldiğini, kimin sadece baktığını bilir.
— Ben kendim aradım dün, — diye devam ediyor Mehmet. — Her şeyi bildiğimi söyledim. Önce yalan olduğunu, arkadaşların karıştırdığını söyledi. Sonra anne, patladı ve dedi ki: “Ne olmuş yani öyle düşünmüşsem? Ne bekliyordun? Ben gencim, seçme hakkım var. Sen en yakışıklı değilsin, en zengin de değilsin, ama şimdilik seninleyim işte…”
Leyla Hanım ah çekip oğlunu kendine çekiyor:
— Allah’ım… Onu affet oğlum, kin tutma, hayat her şeyi yerine koyar.
— Haklısın anne, yedek plan olmak istemiyorum. Bırak “daha iyisini” bulsun.
Mehmet bir daha Dilara’dan söz etmiyor. Ertesi gün o avluya koşup gelip seslendiğinde, “Mehmet, özür dilerim, öyle demek istemedim,” dediğinde onu dinliyor ve eve giriyor.
Leyla Hanım camdan bakıp başını sallıyor ve sessizce söylüyor:
— Geç kaldın kızım. İçinden geçeni söyledin. Şimdi bununla yaşa.
Dilara bir süre duruyor, sonra dönüp gidiyor. Bir daha hiç gelmiyor. Yaz akıp gidiyor. Temmuz sonunda Mehmet şehre gidiyor, bir inşaat firmasında staj yapması gerekiyor. İsteyerek gidiyor: kafasını dağıtmalı, ortam değiştirmeli. Şantiyede işte o zaman Verda ile tanışıyor.
Verda aynı ofiste şoför muhatabı olarak çalışıyor. Kısa boylu, kumral güzel bukleleri var, sessiz ama kararlı konuşuyor. Çan sesi gibi gülüyor, Mehmet’e hiç parası var mı, dün neredeydin diye sormuyor. Onunla ilgileniyor: günü nasıl geçti, yorgun musun, rüyanda ne gördün. Mehmet ona bakıp inanamıyor mutluluğuna.
Altı ay sonra evlenme teklif ediyor. Verda tereddüt bile etmiyor, öyle içten bir sevinçle “Evet” diyor ki Mehmet’in kalbi hızlı atmaya başlıyor.
— Pişman olmadım bir an bile, — diye fısıldıyor sonra, nikâhta parmağına yüzüğü takarken.
Leyla Hanım düğünde mutluluktan neredeyse ağlıyor. Yanında eski komşuları, arkadaşları, hep bir ağızdan diyorlar:
— Ne güzel çift! Gelin de öyle nazik, sessiz, belli ki iyi yürekli.
İki yıl sonra Sinan doğuyor: gürbüz, mavi gözlü bir oğlan, hemen babaannesinin göz bebeği oluyor. Mehmet ve Verda her hafta sonu kasabaya geliyor. Sinan avluda koşuyor, babaannesi için çiçek topluyor, akşamları onun kucağında masal dinliyor.
Bir gün, derin bir sonbahar akşamı, Leyla Hanım mutfakta oturuyor, Mehmet patates soymasına yardım ediyor. Camdan dışarı çiseleyen yağmur, masada Verda kucağında Sinan’la oturuyor.
— Anne, — diyor birden Mehmet, — hatırlıyor musun Dilara olayını?
— Hatırlıyorum oğlum, — diye iç çekiyor o.
— Ben iyi ki öyle olmuş diyorum. O beni satmasaydı Verda’yı hiç tanımazdım. Sinan’ımız da olmazdı, — karısına ve oğluna bakıyor, gözleri parlıyor.
Leyla Hanım gülümsüyor, ellerini peşkire silip torununun başını okşuyor:
— Demek ki her şey hayırlısıyla oluyormuş. Sen kendin söylemiştin: yedek olmak istemem. Ama şimdi sen Verda’nın ve oğlunun birincisisin. İşte asıl önemli olan bu.
Verda hiçbir şey sormuyor, bu hikâyeyi biliyor ve geçmişi kıskanmıyor. Kocasının elini tutup sessizce söylüyor:
— Mutluluk sessizliği sever Mehmet. Biz onu dökmeyiz.
Leyla Hanım ailesine bakıyor: olduğu gibi, fazla sır yok, yedek plan yok, sadece sözle değil eylemle yaşayan bir sevgi. Ve biliyor ki artık her şey yolunda. Hep.




