Ayşe Hanım, annesinin deyimiyle “geç kalmıştı” evliliğe – otuz birinde buldu kısmetini. Ama ne yaparsın, dışı fena değildi hani; elâ gözler, kumral dalgalı saçlar omuzlarında, tatlı mı tatlı bir gülüş.
— Kızım, kocayı bulacaktın gençken, sen hep okudun, utandın durdun. Arkadaşların kapağı en iyi yerlere attı, — diye söylenirdi Hatice Nine, Ayşe’nin annesi, — şimdi de ne kaldıysa onu topluyorsun. Hiç içime sinmiyor şu Mehmet denen adam. Köyden kente gelmiş, ailesi Kayserili, ama kasıntı mı kasıntı… Nedir bu çektiğimiz?
Mehmet gerçekten de zor adamdı; buyurgan, kibirli, hiçbir şeye tahammülü yoktu. Ama bunlar Ayşe’yle evlendikten sonra ortaya çıktı. Önceden idare etmişti Mehmet; kibar kur yapmış, çiçekler getirmiş, ilgiliymiş gibi davranmıştı.
İlk balayı havası geçince, işte o zaman damarı ortaya çıktı. Her lafın altını çizerek, Ayşe’yi her şeyden eleştiriyor, öğretmen edasıyla konuşmanın onu kırdığını umursamıyordu bile. Ama Ayşe direndi, yuvasını kurtarmak istedi, kocasını dinledi. Proje ofisinde çalışıyor, işte saygı görüyor, evde de her işin üstesinden geliyordu. Mehmet’se hep somurtuyor, kötü gününü ondan çıkarıyordu.
Can doğdu. Oğlan gece gündüz hastalanıp ağlayınca, Mehmet iyice uzaklaştı, rahatsız edilmemek için ikinci odaya geçip yatmaya başladı.
Can dört yaşındayken ayrıldılar. Ayşe, kocasının huylarından bıkmış, çocuğu tek başına büyütmeye karar vermişti. Mehmet’se, Ayşe’yi en çok yaralayan kolaylıkla kabul etti boşanmayı. Sonra ortaya çıktı ki, gidecek birileri varmış zaten. Neyse ki Mehmet, yeni karısıyla apar topar başka bir şehre taşındı; Ayşe için iyi olmuştu bu, en azından eski kocasına sokakta rastlama ihtimali yoktu artık…
Bütün sevgisini, bir tanecik Can’a verdi Ayşe Hanım.
— Ayşe kızım, — diyordu annesi sıksık, — daha gençsin, güzel de kadınsın, bir koca bul, ya da hiç olmazsa bir arkadaş edin kendine…
Ama Ayşe, Hatice Nine’yi dinlemiyor, oğluna her şeyi sağlamak için canla başla çalışıyordu. Can’ın okulu, düğünü için biriktiriyor, kendinden her şeyi kısıyordu. Kocadan gelen nafaka da cılızdı zaten.
Can büyüdü, dersleri iyiydi, lisede özel hocalarla üniversiteye hazırlandı. Ayşe, onu kendi mesleğine ısındırmıştı; oğlan okulu bitirirken, annesinin kendi iş yerinde ayarladığı işi bekliyordu.
— Ben de emekli oluyorum nasıl olsa, sen gelip genç mühendis olarak başlarsın! Müdürü ikna ettim. Ailemizi bilir, seni alacağına söz verdi… — diye seviniyordu Ayşe Hanım.
Can eve döndü ve hemen annesinin yıllarca çalıştığı proje ofisinde işe başladı.
— Seni utandırmayacağım, — diye sarıldı annesine, — sen de yakında rahat edeceksin… Devir teslim!
Bir yıl sonra Ayşe emekli oldu, tam elli beşine basmıştı. Tam bu sırada Can, İrem adında bir kız buldu. Sarışın mı sarışın, toplu vücutlu, ince bacaklı, hoş bir kızdı. Can deli gibi âşıktı, düğün hazırlıkları başlamıştı.
Ayşe Hanım oğlu için mutluydu. Ama içini kemiren bir şey vardı: annesinin günden güne erimesi. Hatice Nine seksenini devirmişti artık; apartmanın önünde ambulans sık sık duruyor olmuştu. Ayşe, annesinin iyice hasta olduğu günlerde onun evinde kalıyor, sonra kendi evine koşuyor, ama her gün mutlaka annesine uğruyor, yemek götürüyor, ilaç alıyor, annesi de gençleri, havayı, Ayşe’nin sağlığını soruyordu.
— Bak, ben gidiyorum yakında kızım, — diyordu Hatice Nine, — ama yüreğim sızlar senin için. Can’a değil, o yalnız değil, karısı var. Onlar genç, sağlıklı, güçlü. Seninse ömrün boyunca Can’ı büyüttün, okuttun, düğün masrafını biriktirdin, araba için de para verdik. Her şey ona. Ne kendine bir koca buldun, ne denizlere, güneşe gittin… Acıdım sana. Bir de ben hastayım iki yıldır, yine sen bakıyorsun.
— Yapma anne, ben hiçbir şeye pişman değilim… Can, o benim gözümün nuru… — diyecek oldu Ayşe.
— İşte orada mesele, gözünün nuru falan, öyle olmaz. Sen onu çok şımarttın… Düğünlerinin üzerinden altı ay geçti, bana bir kere gelmediler… Hastayım, ölüm döşeğindeyim, belki bir daha göremem… Sana da uğramıyorlar. Doğru mu bu? — diye söylendi kızının annesi.
— Anne, daha balayıları devam ediyor. Bize zamanları yok. Hem çalışıyorlar… — diye savundu Ayşe oğlunu ve gelinini.
— Yok, — diye başını salladı Hatice Nine, — öyle deme. Annelik başka. Sen onun için ne yaptın… Unutulur mu o? Ne dertte ne sevinçte… Sen yine de onu şımarttın işte…
Ayşe sustu. Sonra Can’ı aradı, babaannesine gelmesini söyledi, iyice keyifsizmiş.
Can, karısıyla geldi. Yarım saat oturdular Hatice Nine’nin yanında, çay içtiler, sonra aceleyle eve döndüler. İrem’in ailesiyle, müstakil bir evde kalıyorlardı.
Hatice Nine öldü. Ayşe ağladı, annesine yandı, biraz da kendine acıdı. Annesinin sözleri, uzun akşamlarda kulağında yankılanıyordu. Tek başına pencerenin önünde oturup, oğlunun işten dönüşünü, birlikte yemek yiyip haberleştikleri zamanları hatırlıyordu… Şimdi yapayalnızdı.
Ama Ayşe toparlandı. Herkesi şaşırtarak bir kreşte işe başladı.
— Sen yüksek okul bitirmişsin, gel yerleri sil? Emekli maaşıyla mı? — diyen komşulara, — Ne yapalım, hayatım boyunca masabaşı, çizim yaptım. Biraz hareket de iyi gelir. Annem gençliğinde kreşte öğretmenmiş, ben okul çıkışı ona giderdim, çok severdim… — diyordu.
Ayşe’nin emekli maaşı azdı, birikmişini oğluna harcamıştı. Eskiden de kıt kanaat geçinmeye alışkındı ama şimdi biraz daha rahat etmek istiyordu. İş güç istiyor, yoruyordu ama zaman geçiyor, can sıkıntısı kalmıyordu. Komşusunun ısrarıyla kültür merkezindeki halk korosuna yazıldı. Hayatı birden renklendi.
Ayşe meşgul oluyordu çünkü Can’ı ve İrem’i rahatsız etmemeye, onların özel hayatına karışmamaya çalışıyordu. Oğlunun aramaması, gelmemesi, işi düşmedikçe telefon etmemesi canını yakıyordu ama sesini çıkarmıyordu.
Arada bir, gözleri dolarak oğlunun çocukluk fotoğraflarına bakıyordu. Can sıkıntısını dağıtmak için, en sevdiği fotoğrafları büyütüp çerçeveletti, resim gibi duvarlara astı.
Fotoğrafların önünde durup oğlunun yüzüne dokunur, gülümserdi. Bazen ona gülümsüyormuş gibi gelirdi. Sonra telefonu bekler, eğer oğlu bir ara uğrayıp bir eşyasını, ayakkabısını almaya gelirse çok sevinirdi.
Can, annesinin yanında uzun kalmazdı. Çerçeveli fotoğrafları fark etmesi zaman aldı. Sonunda bir gün gördü, durdu, annesine baktı, şaşkın:
— Ne bu, bunları asmak da nerden aklına geldi? — dedi.
— Yok bir şey… — diye kekeledi Ayşe Hanım, — yaşlandım artık, eskiyi hatırlıyorum işte, senin küçük olduğun o altın zamanları…
Can başını salladı ve karısının yanına koştu. Annesinin bu “tuhaflığını” pek anlamamıştı. Oysa Ayşe’ye sanki annesi gökten yardım ediyordu. Koroda bir arkadaş da çıktı.
— Ayşe, bizde üç erkek vardı koroda, sen birini kaptın. Yıllardır baştan çıkaramadık, sen hemen âşık ettin kendine! — diye gülüyordu koro üyeleri, — işte yeni gelenin hali!
Herkes gülüyor, Ali Rıza Bey, “âşık olan”, provadan sonra Ayşe’yi eve bırakırken elini öpüyordu.
Ayşe bu arkadaşlığı ciddiye almıyor, altmış beş yaşındaki solisti hoşgörüyle, iyi niyetle karşılıyordu. Ama Ali Rıza Bey ısrarcıydı, Ayşe’ye tapıyor, ona gönülden bağlanmıştı.
— Ayşe Hanım, sizinle olmak ne güzel. Hem akıllısınız, hem dinlemesini biliyorsunuz, hem sakin, hem de çok güzel.
— Tamam tamam… Artık övmeyin beni, yoksa kendimi beğenirim. İnanıyorum, sizin için de aynısını söyleyebilirim. Hem çok yeteneklisiniz! Siz büyük sahnede olmalısınız.
— Konserleri bırakalı çok oldu. Evde, bayramda, sofrada söylenir. Çocuklarım da sever dinler. Ama koroya on yıl önce katıldım, eşim vefat etmişti, akşamları yalnız kalmak zor geliyordu. Burada iyi ki varım; yetenekli bir şef, gösteriler, küçük kutlamalar… Şimdi de hiç ayrılmak istemem, sizinle olmak istiyorum.
Ayşe eve gidip yine fotoğraflara bakıyor, iç geçiriyordu. Can yine seyrek arıyordu. Ne koro, ne iş, ne dostlar bu özlemi dindirebiliyordu.
Ama sabrediyor, oğlunun nadir ziyaretlerine seviniyordu. Son zamanlarda oğlu, anneannesinin evini satıp kendilerine bir ev almalarına yardım etmesi gerektiğini ima ediyordu.
— Kayınvalidenle mi anlaşamıyorsunuz? — diye merak etti Ayşe Hanım.
— Yok, iyiyiz ama İrem ayrı ev istiyor, — diye kekeledi Can.
— Öyleyse, buyurun, taşının yarın! — dedi Ayşe oğluna. — Küçük de olsa iki odalı bir ev, size genç aileye yeter.
— Gerçekten mi? — diye parladı Can, — dünyanın en iyi annesisin! Hemen İrem’e müjdeyi vereyim. Artık kendi evimiz var!
— Bir dakika oğlum. Ev benim, — diye durdurdu Ayşe Hanım, — kimsenin üstüne yapmıyorum. Siz geçinin, güzel gülin, bana torun verin.
Can gitti. Kısa süre sonra karısıyla anneannesinin rahat evine taşındı. Annesinin dediği gibi, bir yıl sonra kızları oldu, herkes sevindi, en çok da genç ebeveynler.
Ayşe işten ayrıldı. Artık torununa vakit ayırması, kendine de bakması gerekiyordu. Ali Rıza Bey o kadar ısrarcıydı ki, sonunda Ayşe’yi birlikte yaşamaya ikna etti. İki evli bir çift oldular.
Ayşe, babaanne ve eş rollerine alışmıştı. Hayatının son zamanlarda ne kadar hızlı değiştiğine şaşıyordu. Ali Rıza Bey’e “ikinci baharı” için teşekkür ediyor, o da sevgisine seviniyor, bu karşılaşma için kaderine şükrediyordu.
Genç aile de iyiydi. Can annesine daha ilgili olmuş, sık sık ziyaretine geliyordu. Bir gün ev değişimini konuştu.
— Anne, ikinci çocuğumuz olacak, — diye başladı.
— Biliyorum, çok sevindim, — diye gülümsedi Ayşe Hanım.
— İrem, seninle konuşmamı istedi. Sen anneannemin evine taşın, biz de buraya, senin evine. Daha büyük, on metrekare fazlası var. İki çocukla burası daha rahat olur…
— İrem neden hep seninle konuşturuyor da kendisi konuşmuyor? — diye gülümsedi Ayşe Hanım, — biliyor ki sana hayır diyemem, değil mi? Neden kendi annesini, babasını ikna edip onların geniş evine taşınmıyorsunuz? Sonuçta tek kızları! Çocuklar için bahçe, oyun alanı olurdu!
Can kızardı ve gitti. Ayşe Hanım oğlunu hemen memnun etmedi. Kendi evine alışmıştı. Her eşya elinin altında, her yer tanıdık, gözü kapalı iğne bulurdu…
Birden annesinin sözleri geldi aklına: “Şımarttın sen onu, Can’ı, şımarttın…” Ayşe, acele etmemeye karar verdi. İkinci torun doğdu, aileye tatlı telaş getirdi. Kızlar küçük odada bir arada büyüdü. Hafta sonları bazen Ayşe Nine’ye, bazen İrem’in ailesine gidiyorlardı. Orada bahçe, salıncak, böğürtlen vardı.
Ayşe Hanım’la Ali Rıza Bey, Ayşe’nin evinde birlikte yaşamaya başladılar. Ali Rıza Bey’in evini kiraya verdiler, daha rahat geçinsinler diye. Tiyatroya, küçük gezilere gidiyorlardı. Bu yüzden bir araya gelmişlerdi.
On iki yıl sonra, Ali Rıza Bey vefat edince, Ayşe Hanım annesinin, yani çocukluğunun evine taşındı.
— Oldu oğlum, bizim evi alın, siz oturun. Bana küçücük bir yer yeter, — dedi oğluna, — gezmem, eğlenmem bitti. Şimdi evde otururum, kızları beklerim, sizi beklerim. Beni yalnız bırakmazsınız umarım…
Can sarıldı annesine. Annesinin çocukluğunun geçtiği eve taşınmasına yardım etti, evi boyattı.
Ayşe evin düzenini bozmadı. Sadece duvarlara oğlunun, annesinin, kendi gençliğinin büyük fotoğraflarını astı. Bir de sehpanın üstüne Ali Rıza Bey’in resmini koydu…
— İşte hep birlikteyiz burada, — diye gülümsedi Ayşe, fotoğraflardaki sevdiklerine bakarak, — daha ne isteyeyim? Bildik duvarlar ve sevdiklerimin sıcaklığı.
Torunlar babaannelerini ziyaret ediyordu. Kızlar, onun evinde, kendi yataklarında kalmayı seviyordu. Uzun süre gülüşmeler, şakalaşmalar eksik olmuyordu.
— Haydi kızlar, uyku vakti! — diye sesleniyordu babaanne büyük odadan, — saksağanlar… Yarın erken kalkacağız. Size peynirli börek yapmayı öğreteceğim. Yoksa yakında gelin olacaksınız. Yemek sınavını bizzat ben yapacağım!




