Eşim vefat ettiğinde her şeyin onunla birlikte bittiğine inanıyordum. Kırk yıl boyunca el ele yaşadık, çocuklar büyüttük, bir ev inşa ettik, fakirlik, hastalıklar, kavgalar ve kahkahalar yaşadık. Ve inanıyordum ki bu sonsuza dek sürecekti. Sonra bir gün aniden gitti. Felç. Ne bir veda ne de son bir söz. Her şey çöktü. Sanki birisi ruhumun yarısını çekip almış ve beni parçalanmış bir hayatın ortasında bırakmış gibi hissediyordum.
Uzun süre kendime gelemedim. Geceleri ağladım, onun fotoğrafıyla konuştum, kokusu kaybolmasın diye gömleklerini dolapta sakladım. Çocuklar gitmişti, torunlar nadiren gelirdi. Ve sessizlik… O eski evin boş sandalyelerle dolu masasının etrafındaki boğucu, ağır sessizlik.
Beş yıl geçti. Tek başıma yaşamaya alışmaya başladım. Ama bir gün, kocamın bizi eskiden götürdüğü İstanbul’daki küçük bir kafeye tesadüfen girdim. Ve orada O’nu gördüm. Mehmet. Aile dostumuz. Bir zamanlar eşimle aynı fabrikada çalışmış, sıkça evimize gelirdi. Zamanla bağımız kopmuştu ama kader bizi yeniden bir araya getirdi.
Beni hemen tanıdı. Sohbet etmeye başladık. Eski günleri andık, kahve içtik, güldük. Ve birden içim rahatladı. Ne acı vardı ne de suçluluk. Sadece sıcaklık. Ertesi gün aradı. Sonra parklarda yürümeye, akşam yemekleri hazırlamaya, birbirimize kitaplar okumaya başladık. Bana bir prenses gibi baktı. Altmış beş yaşındaydım ama yeniden kadın gibi hissediyordum. Canlı bir şekilde. Gerekli.
Mehmet benimle evlenmek istediğini söylediğinde şaşırdım. İçimde bir şeyler sarsıldı. Çocukları, insanları, dedikoduları düşündüm. Ama en büyük kızım dedi ki:
— Anne, mutlu olma hakkın var. Bunu anlamayanlar olsa bile.
Sessiz bir kutlama yapmaya karar verdik. Sadece aile yemeği, gösterişli bir şey yok. Masada sadece en yakınlar vardı: çocuklar, torunlar, birkaç komşu. Açık gri bir elbise giydim, Mehmet kızının düğününde giydiği takım elbisesini giymişti. Herkes gülümsüyor, kadeh kaldırıyordu. Yeniden yaşıyormuşum gibi hissettim.
Ve sonra…
— Karşıyım!
Bir ses salon boyunca gürledi. İrkildim. Herkes döndü baktı. Bu, vefat eden eşimin küçük kardeşi, Ahmet’ti.
Öfkeyle bembeyaz kesildi ve bana bakarak:
— Hakkın yok! Nasıl yapabilirsin? Kardeşimi unuttun mu? Onun eşiydin!
Sözler bir bıçak gibi kesti. Donakaldım, kalbim durdu. Ahmet’in bizi; özellikle de kocam öldükten sonra hep yanımızda olduğunu biliyordum. Ziyarete gelir, yardım ederdi. Sonra uzaklaştı… Nedenini anlamıyordum. Ancak şimdi her şey netleşti.
— Unutmadım, Ahmet, — dedim sessizce. — Ama hayatım boyunca dul kalamam.
— Yani umursamıyorsun? — diye bağırdı. — Onu tamamen mi sildin?
Mehmet elimden sımsıkı tuttu — güven dolu, sağlam.
— Ahmet, — dedi sakin bir sesle. — Onun hayatının sonuna kadar yalnız kalmasını ister miydin?
— Bu yanlış! — diye neredeyse bağırdı.
Derin bir nefes aldım. İçimde bir şeyler koptu — korku, utanç, tereddüt. Masadan kalktım, ona baktım:
— Asıl yanlış olan, beni bu süre boyunca sevdin ve sustun. Kocam öldüğünde beni bekledin. Ve şimdi beni seçmediğim için kabul edemiyorsun.
Salonda derin bir sessizlik oldu.
Ahmet bembeyaz kesildi, gözlerini indirdi. Sonra döndü ve sessizce çıktı.
Titredim, ama artık korkudan değil. Artık suçluluk hissetmiyordum.
Mehmet kalktı, bana doğru geldi, sarıldı.
— Her şey yolunda, — diye fısıldadı.
Ağladım — acıdan değil, hafifleme duygusundan. Artık gerçekten yaşayabileceğimi hissederek. Kimseye bir şey borçlu olmadığımı bilerek. Aşkın geldiğini bilmek — ne kadar geç olduğunu düşünsen de.
Mutluyum. Geçmişin tüm anılarıyla, kayıpların gölgesiyle, kırışıklıklarımla beni kabul eden bir adam buldum. Beni unutturmaya çalışmadı. Sadece yanımda durdu. Ve bu — en önemli olan şey.
Ve eğer biri altmış beş yaşında hayatın bittiğini düşünüyorsa — başka türlü söyleyeceğim. Bazen o zaman başlar…




