Altı yaşımdayken, uzun yıllar boyunca her adımımın planlandığı bir yaşamdan sonra, hayatımın en cesurca kararını verdim. Her şeyi geride bıraktım – ailemi, alıştığım dünyayı, Ankara yakınlarındaki sessiz bir mahallede sıcak evimizi – yıllar önceki ilk ve en saf aşkım olan kişiye gitmek için. Bu karar, gökyüzünü yaracak bir fırtına gibi içimde büyüyordu ve sonunda tüm şüpheleri süpürerek dışarıya çıktı.
Oturma odasında eski bir koltukta oturuyordum, elimde yıpranmış bir siyah-beyaz fotoğrafı tutarak. Fotoğrafta, ben ve Ahmet – genç, üşümüş ama mutluluktan parlayan bir şekilde, karlı bir parkta birbirimize sarılmıştık, sanki bütün dünya bizimdi. Pencereden dışarıda, altın renkli sonbahar yaprakları hışırdıyordu, zamanın acımasız olduğunu ve hayatın avuçlarımızdan kayıp gittiğini hatırlatan bir çağrı.
Kocamla uzun zaman önce birbirimizin hayaletlerine dönmüştük – aynı çatı altında iki yabancı. Çocuklar büyüdüler, kendi yuvalarına uçtular, sesleri artık evi kahkahalarla doldurmuyor. Sessizce gitmeyi, bir hırsız gibi gece karanlığında kaybolmayı, kalplerini kırmamayı, sakin hayatlarına kaos getirmemeyi umuyordum. Ama her zaman beni ayakta tutan dürüstlük, yalan söylememe izin vermiyordu. Gerçeği söylemek zorundaydım, bu hepimizi yaralayacak olsa da.
— Anne, iyi misin? — Kapının eşiğinde kızım, Elif, şaşkınlıkla genişlemiş gözlerle, gergin yüzümü ve elimdeki fotoğrafı fark etti.
— Elif, otur. Seninle konuşmam gereken önemli bir şey var, — sesim sakin görünmeye çalışmama rağmen titredi.
Karşılıklı oturduk ve her şeyi itiraf eder gibi açıkladım. Ahmet’i yıllar sonra nasıl tesadüfen bulduğumu, küllenmiş duyguların nasıl tekrar alevlendiğini, artık alışkanlıkların kafesinde yaşamak istemediğimi anlattım. Çığlıklar, gözyaşları, suçlamalar bekliyordum ama Elif sessizdi, gözlerinde acı ve anlayışın tuhaf bir karışımıyla bana bakıyordu.
— Anne, seni tamamen anladığımı söyleyemem… Ama son aylarda nasıl yeniden canlandığını görüyorum. Eskisi gibi gülüyorsun, — dedi sessizce, soğuk ellerimi kendi elleriyle sıkarak.
Sözleri karanlıkta bir ışık gibiydi, fakat önümüzde hala en zor savaş bekliyordu — eşimle konuşmak. Tüm cesaretimi topladım ve onun yorgun gözlerine bakarak karşısına oturdum. Kelimeler ağır taşlar gibi düştü: Ahmet’i, gitme kararımı, artık rol yapamayacağımı anlattım. Önce sessiz kaldı — sessizlik o kadar yoğundu ki kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Sonra, kelimeleri zar zor seçerek şöyle dedi:
— Bizimle olan her şey için minnettarım. Git ve mutlu ol.
Sesinde kızgınlık yoktu, sadece acı ve yorgunluk vardı. Bu, ruhumu parçaladı ama geri dönüş olmadığını biliyordum.
Bavulumu topladım ve hayatımın büyük bir kısmını geçirdiğim evden dışarı çıktım. Kapı eşiğinde durarak tanıdık duvarlara, çocukların bir zamanlar oynadığı bahçeye, eski hayatımın solduğu pencereye son bir bakış attım. Ayrılığın acısıyla kalbim burkuldu, aynı zamanda heyecanla çarpıyordu. Bilinmeze, gençliğimdeki rüyama, yıllar süren ayrılığa rağmen varlığını sürdüren aşka doğru gidiyordum. Yeni bir başlangıç kolaylık vaat etmiyordu — önümde zorluklar, kınama, yabancı gözlerde yalnızlık bekliyordu. Ama ruhum çoktan seçimini yapmıştı ve ileriye doğru adım attım, geçmişte beni tutan her şeyi geride bırakarak. Bu benim kaçışım, isyanım, tüm yaşamım boyunca beklediğim mutluluk umudumdu.




