Torunlarımın Esiri Oldum
Bütün hayatımı çocuklarıma adadım. Kocam gençlik yıllarımda beni terk ettiğinde, iki kızıma olan tüm sorumluluk bana kaldı. Onlar benim ışığım, nefesim, her sabah uyanma sebebimdi. Onları doyurmak, giydirmek ve eğitmek için iki işte çalışıyordum, neredeyse hiç uyumuyordum, ev, okul, mağazalar ve hastaneler arasında sürekli bir koşuşturma içindeydim. Bana annem yardım ediyordu — tek dayanağım oydu. Ben işe gidince, kızlarıma o bakıyordu, derslerinden sorumluydu ve onlara hayatı öğretirdi. O yıllardan aklımda kalan sadece yorgunluk, bitmeyen telaş ve kendi ruhumdaki sessizlikti.
Sonra ebeveynlerim hastalandı — art arda. Gücümü kaybederek ama pes etmeden, ev, hastane ve iş arasında mekik dokuyordum. Ve işte şimdi, altmışımı geçtiğim bu günlerde nihayet emekliyim. Aslında sevinmem lazım — çocuklarımı büyüttüm, hayata hazırladım, eğitim verdim ve onları kendi yollarına uğurladım. İki kızım da evli, her birinin bir çocuğu var, küçük kızımın ise iki.
Torunlarım dünyaya geldiğinde, yardım etmeyi seve seve teklif ettim. Tek başına çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğunu bilen biri olarak, onlarla vakit geçirmekten gerçekten keyif alıyorum — onlar o kadar sıcak, o kadar gerçek ki. Kahkahaları yılları alıp götürüyor, beni gençleştiriyor. Onlarla mutlu oluyorum. Ama bir noktada fark ettim ki: artık büyükanne değilim, tam zamanlı bir bakıcı oldum. Üstelik ne ödemesi var ne tatili.
Kızlarım kariyer yapıyor, güzellik salonlarına gidiyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, eşleriyle seyahat ediyorlar. Ben ise hep evde, ya tek başıma ya da üç çocukla aynı anda. Sadece hafta içi değil, bayramlarda da bu böyle. Son beş yıldır ne bir Yılbaşını sessizlik içinde ne de bir kitapla geçirebilmişim. Hep tetikteyim — besliyorum, giydiriyorum, uyutuyorum, burun siliyorum ve oyuncak topluyorum. Torunlarım harika, ama artık eskisi gibi değilim. Yorgunum.
Minnettar olmayan bir anne ya da büyükanne gibi görünmek istemem. Hâlâ yardım etmeye hazırım. Ancak bu, karşılıklı rızayla olmalı, bir zorunluluk gibi değil. Neden kimse sormuyor: “Anne, sen kendini nasıl hissediyorsun? Hafta sonu torunları ister misin, yoksa belki dinlensen, arkadaşlarınla buluşsan, tiyatroya gitsen daha iyi mi olur?”
Evet, tiyatroya gitmeyi hayal ediyorum. Parkta sessiz bir yürüyüş yapmayı, ayakkabı bağcığı yine çözülmüş olan bir küçük çocuğun peşinden koşmadan, sadece yavaşça yürümek ve nefes almak istiyorum. Uzun zamandır dağlara gitmeyi hayal ediyorum. Naif gelecek belki ama hep baharda Hakkari dağlarını görmeyi istemişimdir — dağlar çiçek açarken, hava hâlâ temiz ve berrak olduğunda. İnternette fotoğraflara bakıyorum ve düşünüyorum: “Acaba bu dört duvarın içinde çocuk ağlamaları ve pürelerle dolu bir hayatla mı öleceğim, hiç kaçamayacak mıyım?”
Bu konuyu kızlarımla konuşmaktan korkuyorum. Onları kırmaktan, hassas bir dengeyi bozmaktan çekiniyorum. Sonuçta, onlar “Kendin teklif etmiştin” diyebilirler. Evet, etmiştim. Ama sürekli bakım sağlayan bir kişi olmayı önermemiştim.
Torunlarımın, büyükannenin sürekli yanında olan ama fark edilmeyen biri olarak büyümelerini istemiyorum. Onların, büyükannenin de bir hayatı, hayalleri ve ilgi alanları olduğunu bilmeleri benim için önemli.
Çok şey istemiyorum. Kızlarım, benim sonsuz bir enerjiye sahip olmadığımı anlasın. Torunlara olan sevgimin, tamamen kendimden vazgeçmek anlamına gelmediğini bilsinler. Kendi özel zamanımı hak ettiğimi anlasınlar.
Belki biri benim söylediklerimi okur ve kendi annesini görür. Belki ’Annen sözde sadece birkaç saatliğine bıraksanız dahi önce “Anne, sen ne istersin?” diye sorarsınız.




