Eski günlerden bir hikâye anlatayım size…
“İşte çalışkanımız geldi,” diye karşıladı Eren’i Ayşe Hanım. O, eşi Elif’in babaannesinden başkası değildi. Eski kuşaktan, parti disipliniyle yetişmiş bir kadındı ve her haliyle damadını sevmezdi. Giyim tarzından – kot pantolon ve tişörtlerinden – tutun da en çok da mesleğinden rahatsızdı. Berberdi, ama ona göre “süprüntücü”ydü.
“Gerçek erkek, gerçek iş yapar,” diye söylenirdi Elif’e. “Bak senin dedene, yıllarca fabrikada tornacılık yaptı. Sonra partide yükseldi. Ama bu? Bütün gün saç kesiyor. Kadın işi resmen! Kendisi de öyle, kadın gibi nazlanıyor.”
Çenesini bastonuna dayayıp seslendi: “Elif, seninkisi geldi!”
Karısı, önlüğünü çıkarıp koşarak geldi, Eren’i utangaçça öptü.
“Ay, şu mıncıklamalar!” diye tükürdü Ayşe Hanım. “Açım, akşam yemeği ne zaman?”
Elif ellerini açtı: “Şimdi Eren ellerini yıkayıp sofraya oturacak.”
Büyükanne kaşlarını çattı: “Demin sordum, yarım saat dedin!”
Elif mırıldandı: “Birden… çabuk pişti işte.”
Ayşe Hanım gürledi: “Demek bu dımbırtı yüzünden aç oturuyordum!”
Elif omuz silkip mutfağa kaçtı, arkasından da büyükannesi: “Dur bakalım, kurnaz!” Bir dakika sonra yüksek bir kahkaha duyuldu.
Eren, ellerini yıkarken, sıkıcı bir akşamın hayalini kuruyordu. Yemekten sonra yine eski Türk filmlerini izleyeceklerdi. Büyükanne modern sinemayı asla kabul etmezdi. “Ahlak yok, hepsi serbest!” derdi. Elif’le Eren ise ezberledikleri asker filmlerini yüzüncü kez seyreder, üstüne bir de Ayşe Hanım’ın yorumlarını dinlerdi. Saat dokuz olunca da ışıklar söner, yatma vakti gelirdi.
Eren defalarca Elif’e taşınmayı teklif etmişti. Ama karısı yalvarırcasına, “Biraz daha sabret, sevgilim. Onu bırakamam. Göründüğü kadar dik başlı değil, zaten gücü kalmadı. Hem beni terk etmedi. Annem hastanede bıraktığında o beni aldı,” derdi.
Eren de karısının hikâyesini bilir, geri adım atardı. Kendisi köyden gelmişti ve aile bağları onun için boş laf değildi. Şehre ilk geldiğinde tüm akrabaları ona bakmıştı. Şimdi o da onlara yardım ediyordu. Parasıyla, emeğiyle… Babasına para yolluyor, dayılarına tarla sürüyor, eniştelerine dam yapıyordu.
“Yıkanmakla öldün mü?” diye seslendi Ayşe Hanım. “Çabuk gel, kargalar kapacak!”
Eren banyodan çıkıp mutfağa geçti. Sofra çoktan hazırdı. Elif her ne kadar çalışsa da yemek konusunda hünerliydi.
Büyükanne suratını buruşturdu: “Sen bana çekmemişsin hep mutfaktasın. Ben hazır çorba, hazır köfte yerdim. Kocam da, oğlum da bir şey demezdi. Benim daha önemli işlerim vardı: parti toplantıları, dernek işleri…” diye söylenirken, torununun yaptıklarını iştahla mideye indiriyordu.
O akşam da farklı değildi. “İşler nasıl?” diye sordu Elif.
Eren cevap vermek için ağzını açar açmaz, büyükanne araya girdi: “Ne işi canım? Ha şunu kesmiş, ha bunu kesmiş. Zor mu yani? Şöyle bir çöpçü olsaydı anlarım. Yoksa önemli değil. Dinle sen şimdi Hüseyin Amca’yı anlatayım. O on beş yaşında fabrikaya girmişti…”
Eren gözlerini devirdi. İşte yine başlamıştı. Bu öğüt dolu hikâyeler, her akşam farklı versiyonlarla tekrarlanırdı. Hepsi, onun erkekliğini küçümsemek içindi.
Ama o suçlu değildi ki. On yaşındayken annesi, saçlarına takılan dikenleri çıkaramayınca öfkeyle, “Eren, baban görmeden şu paçavrayı kesiver,” demişti. O anı asla unutamazdı. Makası eline aldığında hissettiği şey… Korkuyla karışık bir heyecan. Düzensizce kesti, sonra utangaçça sordu: “Biraz daha düzeltelim mi?”
Annesi elini salladı: “Ne yaparsan yap. Baban yine fark edecek. Zaten başörtü takıyorum, kötü görünmez.”
Eren de öylece, içinden geldiği gibi kesti. Uzun kareye benzer bir şey çıkmıştı ortaya. Annesi aynaya bakınca hayretle, “Vay, gençleştim resmen! Aferin oğlum,” diyerek alnından öpmüştü.
Sonra köy meydanına çıkmış, başörtüsünü elinde sallayarak hava atmıştı. Ardından kadınlar, kızlar sıraya girmişti. Eren de seve seve kesmişti. Liseden sonra meslek seçimi zor olmamıştı.
Elif’le bir parkta tanışmıştı. Narince, güzel bir kız, meşe yapraklarını topluyordu. O da, hiç yapmadığı halde, yanına gidip konuşmuştu. Tanıştılar, gezdiler. Sonra aralarında gerçek bir aşk başladı. Öyle ki birbirlerinden ayrı kalmak nefes almamak gibiydi.
Zamanla Elif ona hikâyesini anlattı. Babası genç yaşta ölmüş, annesi ise korkup onu hastanede bırakmıştı. Babaannesi ise bir telefonla gelip onu almıştı.
Tabii büyükanne torununun seçiminden memnun değildi, ama ses çıkarmadı. Bir kere hataya düşmüş, oğluna evlenme izni vermeyince, o da içip arabanın altında kalmıştı. Risk almak istemedi. Gençlere evinde yaşama izni verdi. Yine de fırsat buldukça Eren’i aşağılamaktan geri durmadı.
Bir gece Ayşe Hanım’ın hâli bozuldu. Eren su içmeye kalktığında inlemelerini duydu. Kapıyı açO gece, Eren’in çabuk davranması sayesinde Ayşe Hanım’ın hayatı kurtuldu ve o günden sonra aile arasında yepyeni bir sayfa açıldı.




