Oğlum Kendi Ailesini Kurdu—Ve Benim İçin Yer Kalmadı

Adım Mehmet. Yetmiş iki yaşındayım. Küçük bir kasabanın kenarında, eski bir evde tek başıma yaşıyorum. Burası bir zamanlar hayat doluydu. Bu avluda oğlum çıplak ayakla çimlerde koşardı, beni eski battaniyelerden kulübe yapmaya çağırırdı, birlikte közde patates pişirir, geleceği hayal ederdik. O zamanlar bunun sonsuza kadar süreceğini sanırdım. Önemli olduğumu, değerli olduğumu… Ama hayat akıp gitti ve şimdi evde sadece sessizlik var. Demlikte toz, köşede bir hışırtı ve pencerenin dışında komşunun köpeğinin seyrek havlamaları.

Oğlumun adı Emre. Annesi, rahmetli eşim Ayşe, neredeyse on yıl önce aramızdan ayrıldı. O günden sonra Emre, benim için tek yakın insan oldu. Geçmişle olan son bağımdı, içinde hâlâ sıcaklık ve anlam olan.

Onu sevgiyle, özenle büyüttük, ama disiplini de elden bırakmadık. Çok çalıştım, ellerim dinlenmedi. Ayşe evimizin kalbiydi, ben de elleri… Her zaman yanında olamadım, ama ihtiyaç duyduğunda oradaydım. İşte bir çalışan, ama evde bir baba. Bisiklete binmeyi ona ben öğrettim, üniversiteye giderken kullandığı o eski “şahin”i ben tamir ettim. Onunla hep gurur duydum. Hep.

Emre evlendiğinde sevinçten uçtum. Eşi, Deniz, sessiz ve ağırbaşkanlı biri gibi geldi bana. Şehrin diğer ucuna taşındılar. “Peki” dedim, “kendi hayatlarını kursunlar. Ben de destek olurum.” Ziyaretçi geleceklerini, torunlarıma ninniler söyleyeceğimi, masal okuyacağımı sandım. Ama hiçbiri olmadı.

Önce kısa telefonlar… Sonra sadece bayram tebrikleri… Birkaç kez ben gittim; börekle, şekerle. Birinde kapıyı açtılar, ama Deniz’in migreni olduğunu söylediler. Diğerinde bebek uyuyordu. Bir sonrakinde ise hiç açmadılar. O günden sonra gitmeyi bıraktım.

Kavga etmedim. Şikâyet etmedim. Oturdum ve bekledim. İşleri var, çocukları var, zamanla düzelir diye düşündüm. Ama zaman geçtikçe anladım ki, onların hayatında bana yer yok. Ayşe’nin ölüm yıldönümünde bile gelmediler. Sadece bir telefon… Hepsi bu.

Geçenlerde tesadüfen Emre’yi sokakta gördüm. Oğlunun elini tutmuş, poşetler taşıyordu. Seslendim; yüreğim sevinçle çarptı. O döndü, bana yabancı gibi baktı. “Baba, iyi misin?” diye sordu. Ben başımı salladım. O da… Acelesi olduğunu söyledi. Ve gitti. İşte görüşmemiz bu kadar.

Eve doğru uzun uzun yürüdüm. Düşündüm: Nerede hata yaptım? Neden öz oğlum bana yabancı oldu? Çok sert miydim? Yoksa fazla mı yumuşaktım? Belki de sadece rahatsız ediciydim; anılarımla, yaşlılığımla, sessizliğimle…

Şimdi kendim hem ailem, hem desteğim. Çay demliyorum, Ayşe’nin mektuplarını okuyorum, bazen banka oturup başka çocukların oynayışını izliyorum. Komşu Fatma ara sıra el sallar. Ben de… İşte böyle yaşıyorum.

Oğlumu seviyorum. Hâlâ. Ama artık beklemiyorum. Görünüşe göre ebeveynliğin kaderi bu: bırakmak… Ama kimse bizi hazırlamıyor; bir gün, uğruna yaşadığın insanın hayatında fazlalık olacağın fikrine.

Ve sanırım gerçek olgunluk bu. Artık çocuğun değil, ebeveynin olgunluğu…

Rate article
Lifequest
Oğlum Kendi Ailesini Kurdu—Ve Benim İçin Yer Kalmadı