Hastalık başlı başına kötü bir şeydir. Ama bir de yanında, sana destek olması gereken kişinin ilgisiz bir seyirciye dönüştüğünü fark etmek daha da acı verir. Ben de tam böyle hissettim, en zor anımda kendi güçsüzlüğümle baş başa kalıp kocam, Emre, televizyonu açıp kanepenin üzerine rahatça uzanmayı tercih ettiğinde. Kırk derece ateşle yatıyordum, titreyen ellerimle bardağa uzanmaya çalışıyordum, o ise gözlerini ekrandan ayırmadan, “Su ister misin?” diye sorma zahmetine bile katlanmadı. Bir fincan çay değil, basit bir “Nasılsın?” bile söylenmeden kaldı.
Ben, küçük bir Rize kasabasından geliyorum. Ailemde birbirimize bakmak gelenekti. Annem ve babam, yaşlandıklarında bile el ele tutuşurlardı. Biri hastalanınca, ev küçük bir hastaneye dönüşürdü. Sıcak çay, kompresler, tavuk suyu çorba… Hepsi hazırdı. Böyle olması gerektiğini düşünmüştüm. Şimdiyse kendi evimde bir yabancı gibi yatıyordum. Susuzluktan ölmemek için yataktan kalkıp mutfağa sürüklenmek zorundaydım. Ve kocam? Gözünü bile kırpmıyordu. Zalim olduğundan değil, sadece umrunda değildim.
Ama o hasta olduğunda işler değişiyordu. Gece yarısı beni uyandırıp ateş ölçer, su ya da damla isteyebiliyordu. Ben de koşardım. Mecbur olduğumdan değil, sevdiğim için. Çünkü böyle hissetmek doğru geliyordu. Doktor çağırır, hoşaf yapar, mideni bulandırmayacak hafif şeyler pişirmeye çalışırdım. Yanındaydım. Peki ya o? Sadece şunu sorabiliyordu: “Bugün işe gidiyor musun?” Hayır dediğimde, hiç düşünmeden arkasını dönüp gidiyordu. İlaç alma teklifi yok, yemek siparişi yok, evde yiyecek bir şey olup olmadığını sormak yok.
Konuşmayı denedim. Tek sefer değil. Ama her seferinde ya şakaya vuruyor ya da çocuk gibi alınıyordu. Sanki her şeyi abartıyormuşum gibi davranıyordu. Belki de haklıydım, demekten kendimi alamıyordum. Belki de fazla hassastım? Ama sonra bir anı gözümün önüne geliyordu: Mutfakta ayakta zor dururken, o sadece kirli tabağı lavaboya bırakıp çıkıvermişti. Sanki bir insan değil de hizmetçiydim.
İşte o an karar verdim: Aynısını yapacaktım. Kötülük olsun diye değil, belki anlar diye. O hastalandığında, sessizce kendi işlerime daldım. Ne çay, ne battaniye, ne de bir güzel söz. Hemen sızlanmaya başladı: Başı ağrıyor, yiyecek bir şey yok, içecek bir şey yok. “Mutfta her şey var,” diye cevapladım sakince. O ne mi yaptı? Olan biteni anlamadı. Buzdolabıyla mikrodalga arasında dolaştı, yüksek sesle iç çekti, tüm evin duyacağı şekilde inledi. Pes edeceğimi umuyordu. Ama etmedim. Anlar diye düşünmüştüm.
Ama ne yazık ki anlamadı. Bir dahaki sefer hasta olduğumda, yine görmezden geldi. Ateşler içinde yatarken, eklemlerim ağrırken, yanımdan geçti, bir bakış bile atmadı. Tekrar konuşmayı denedim. Yıllarca ona nasıl baktımO an anladım ki, bazı insanlar sadece kendi acılarını hisseder, başkasınınkini değil.




