Sabah uyandığımda göğsümde bir ağırlık vardı, rüyamı mı gördüm yoksa bir hatırlatma mıydı, bilemedim. Ter içindeki geceliğimle yatakta öylece kalmıştım, oysa Konya’daki evimizde kışın her zaman serin olurdu. Rüyamda büyükannemi görmüştüm. Rahmetli büyükannem Emine Hanım, çocukluğumun en güzel yazlarını geçirdiğim, Beyşehir’in yanındaki köydeki evinde. Sobanın yanındaki sedirde oturmuş, ısısı adeta kemiklerime kadar işleyen o sıcaklıkla bana hüzünlü hüzünlü bakıyor ve soruyordu:
“Neden gelmiyorsun kızım? Unuttun mu beni?”
Boğazımda bir yumrukla uyandım. Suçluluk duygusu omuzlarımda oturuyor gibiydi. Yanımda uyuyan eşime döndüm ve kararlı bir sesle, “Mehmet, bugün köye gidiyoruz. Büyükannemin yanına. Mezarlığa,” dedim.
Şaşırdı tabii, çünkü dışarıda lapa lapa kar yağıyordu, yol da uzundu. Ama itiraz etmedi. Hemen hazırlandık, arabaya termos, birkaç sandviç ve battaniye attık. Köye ulaşmamız neredeyse dört saat sürdü, yollar karlı ve kaygındı, ama içimde öyle bir istek vardı ki durdurmak mümkün değildi.
Mezarlığa yürüyerek gittik, patika yoktu, sadece derin karlar. Büyükannemin mezarına vardığımda yüreğim sıkıştı: Devrilmiş bir çam ağacı mezar taşının üzerine düşmüştü. Mehmet’le birlikte neredeyse bir saat karları temizledik, dalları kaldırdık, her şeyi düzene soktuk. Bir mum yaktım, içimden vedalaştım… Sonra birden aklıma düştü:
“Evine uğrayalım mı? Bakalım ne halde. Sonuçta büyükannem bize miras bıraktı.”
Mehmet kabul etti. Bir yıldan fazla olmuştu gitmeyeli. Karla kaplı bir avlu, donmuş pencereler ve sessizlik bekliyordum. Ama gördüğümüz karşısında donup kaldık: Evde ışık yanıyor, bacadan duman tütüyor, kapıya açılmış bir patika vardı. Aniden frene bastım.
“Kim var orada?” diye mırıldandı Mehmet.
Birbirimize baktık, arabadan indik ve yaklaştık. Kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Eşikte genç bir kadın duruyordu. Arkasından da altı yaşlarında bir kız çocuğu uzandı.
“Merhaba!” dedi neşeyle küçük kız.
Mehmet’le ben otomatik olarak karşılık verdik. Kadın, kim olduğumuzu öğrenince yüzü kızardı ve hızla özür dileyip bizi içeri davet etti.
Ev sıcacıktı, tıpkı rüyamdaki gibi. Hava bile çocukluğumdaki gibi odun kokuyordu. Masaya oturduk, ev sahibesi—adı Sibel’miş—çay getirdi, kurabiye ikram etti ve anlatmaya başladı. Bir yıl önce eşi bir kazada hayatını kaybetmiş. Yıllarca biriktirip kredisiyle aldıkları daire ona kalmış, ama tek başına faturaları ödeyip çocuğuyla geçinmek imkânsız hale gelmiş. Köye, teyzesinin yanına taşınmaya karar vermiş. Ama teyzesi bir adamla yaşıyormuş ve onları kabul edemezmiş. Boş ev aramalarını söylemiş.
“Burada çok var öyle evler,” demiş Sibel. “Teyzem sizin evinizi söyledi: sıcak, sağlam ve siz iyi insanlarmışsınız. Belki sonra anlaşırsınız, dedi.”
Kendi evini kiraya vermiş ve buraya yerleşmiş. Bir yıldır evi koruyor, bahçeyle ilgileniyormuş. O kadar içten ve ürkek bir şekilde anlatıyordu ki, kızmak mı yoksa üzülmek mi gerektiğini bilemedim.
Mehmet’e baktım. Sessizce çayını içiyordu ama gözlerinden anladım, aynı şeyi düşünüyordu.
“Sibel,” dedim, “karar verecek bir şey yok. Kal sen. Yalnız biz bir gün gelirsek, misafir eder misin?”
Şaşkınlıkla gözlerini açtı, sonra yüzü kızararak neredeyse ağlayacak gibi oldu:
“Elbette, elbette! Her şeye bakarız. Ne zaman isterseniz gelin!”
Kız çocuğu bunu duyunca gülümsedi ve sordu:
“Ne zaman geleceksin?”
Eğilip onun masum gözlerine baktım ve cevap verdim:
“Sen çağırınca?”
Düşündü, sonra sevinçle haykırdı:
“Yazın gelsene!”
“Tamam,” diyerek gülümsedi Mehmet.
Yola koyulduğumuzda yüreğim kuş gibi hafiflemişti. Büyükannemin bizi gördüğünü, anladığını hissediyordum. Boşuna gelmemiştim. O gece yine rüyamda geldi—ormanda yürüyorduk, koluma girmiş tatlı tatlı bir şeyler anlatıyordu, ama uyandığımda hiçbir sözünü hatırlayamadım. Sadece gülümsemesi—eskisi gibi sıcacık. Sanırım memnundu. Hem onu ziyaret ettiğim için, hem de evini Sibel ve küçük Elif’e açtığım için.
O günden sonra rüyalara inanır oldum.




