**Günlük Kaydı**
Kaynanamdan kurtuluşu ancak başka bir şehirde bulabildim.
Mehmet’in annesi Ayşe Hanım’la ilk karşılaştığımda, bana sadece biraz sert, biraz da kendi doğruları olan bir kadın gibi gelmişti. Ama birkaç hafta geçmeden anladım ki bu, basit bir sertlik değildi. Bu, örtülü, acımasız ve buz gibi bir düşmanlıktı. Beni kabullenmemişti, daha da ötesi, oğlunun hayatından atmak için elinden geleni yapıyordu.
Her şeyim ona batıyordu: kıyafetlerim, konuşma tarzım, hatta mimar olmam. Ona göre fazla “modern”, fazla bağımsız ve fazla “aile kadını” değildim. Onun hayalindeki gelin, sessiz, evine bağlı ve sürekli minnet duyan biriydi. Ben ise bu kalıba hiç uymuyordum.
En büyük hatamız, Mehmet’le birlikte onun İstanbul’daki geniş apartman dairesine taşınmamız oldu. Ev büyüktü, ama duvarlar soğuksa, içinde sıcaklık olmazdı. Her ne kadar herkese yetecek kadar odası olsa da, Ayşe Hanım bilinçli olarak benimle mümkün olduğunca fazla karşılaşmaya çalışıyordu. Ve her seferinde bir laf yetiştiriyordu. Direkt değil tabii. Diş arasından, imalı “şakalarla”.
“Dün senin…” diye başlar, ardından ne gelirse: “temizlik yapmamışsın”, “çok gülüyorsun”, “iç çamaşırlarını komşular görür diye utandım” gibi laflar…
Görmezden gelmeye çalışıyordum ama damla damla derken, sabır taşı çatladı. Özellikle de işi iyice ileri götürdüğünde.
Bir gün, “senin gibi etek ve iç çamaşırı giyen kadınlar”ın ona “hafifmeşrep” kadınları hatırlattığını söyledi. Dayanamadım, hafifçe gülümseyerek sordum:
“Peki siz o kadınların iç çamaşırlarını nereden bu kadar iyi biliyorsunuz?”
Yüzü bembeyaz oldu, dudaklarını ısırdı ve kapıyı çarparak çıkıp gitti. Mehmet araya girdi, annesine karışmamasını, bize müdahale etmemesini söyledi. Ama sanırım bu, ateşe körükle gitmekten başka bir işe yaramadı.
Birkaç gün sonra intikamını aldı. Çantamın içine eğri büğrü yazılmış bir not bıraktı: “Her zamanki gibi buluşalım. Öpüyorum.” Çantam ceketinin yanında duruyordu. Tabii ki Mehmet “tesadüfen” buldu. Bana uzattı. Okudum, gülümsedim—yazısını tanıyordum—ve dedim ki: “Biliyor musun, bir ev bakıyorum. Taşınıyoruz. Bu kadar yeter.”
İtiraz etmedi. Bahçelievler’de küçük bir daire tuttuk. Bütçe dar ama, Allahım, nefes almak ne kadar kolaylaştı! Artık onun soğuk bakışları, iğneleyici yorumları, “unutarak” ısıtmayı unuttuğu akşam yemekleri yoktu.
Ama Ayşe Hanım kolay pes etmedi. Mehmet’i sık sık “tamir için” çağırmaya başladı: musluk akıyor, kapı menteşeleri gıcırdıyor, priz kıvılcım atıyor… Sonrasında da bir sofra. Dolu dolu, etli, salatalı, börekli… Oğlu eve tok ve bitkin geliyordu. Ben sofrayı hazırlarken, “Annemde yedim…” deyip elini sallıyordu. Çığlık atmak istiyordum.
Kendimi tutmaya çalışıyordum ama içim yanıyordu. Onu bir parça etle, bir ampülle, şantajla ve sızlanmalarla geri alıyordu.
O zaman anladım: aynı şehirde kalamayız. Bir saat uzakta olduğu sürece, onu çekecekti. Onu daha uzağa götürmeliydim.
Çareyi buldum—İzmir’de bir mimarlık ofisinde işe girdim. Mehmet’e de orada bir bilişim firmasında pozisyon ayarladım. Ev tuttuk, biraz para biriktirdik. Altı ay sonra yola çıktık. Yüzlerce kilometre uzakta. O orada, biz burada.
Başta her gün aradı. Baskı yaptı, ağladı. Sonra seyrekleşti. Şimdi sadece bayramlarda arar. Sanırım kaybettiğini anladı.
Peki ya biz? Nihayet yaşamaya başladık. Beraber, zehirsiz bir havada. Artık ebeveyn olmaya hazırlanıyoruz. Küçücük ama BİZE ait olan evimizin kirasını ödüyoruz. Gülüyoruz, tartışıyoruz, barışıyoruz, gelecek planları yapıyoruz. Her an kapıyı çalıp, o soğuk bakışları ve kırgınlıklarıyla içeri girecek biri yok artık.
İstanbul’daki o günleri bir kabus gibi hatırlıyorum. Bazen Mehmet’in abisinin yeni gelini için iç geçiriyorum—şimdi tüm dikkati orada. Bana ise sadece sessizce üzülmek ya da kaçıp kurtulduğum için içten içe sevinmek düşüyor. Ve ailemi kurtardığım için…




