Bizim ailemiz hiçbir zaman bolluk içinde yaşamadı. Annemin, tanıdıkların getirdiği çocuk kıyafetlerine nasıl sevindiğini çok iyi hatırlıyorum. Önce ben giyer, sonra da küçük kız kardeşim, Aylin giyerdi. Yeni kıyafetler nadirdi ve her yeni parça bizim için bir bayram gibiydi. Annem, yerel pazarda küçük bir dükkan işletiyordu, mütevazı bir gelir getiriyordu ve sürekli yangın müfettişlerinden vergi denetçilerine kadar çeşitli kontrollerle uğraşmak zorundaydı.
Resmi denetçilerin yanı sıra, pazarda “koruma parası” isteyen gayriresmi “denetçiler” de dolaşıyordu. Babam onlarla başa çıkmada yardımcı oluydu, hem gerçekten hem de mecazen. Poliste çalışıyordu ve yerel zorbalara “terbiye” konuşmaları yaparak hadlerini bildirirdi. Ona rüşvet teklif edenler oldu, ama o asla yelkenleri suya indirmedi, bazı meslektaşlarının aksine ki onlar “satılmış apoletler” olmuşlardı.
Babamın maaşı aile bütçesine çok katkı sağlamıyordu. Üstelik çalışma saatleri düzensizdi: gece yarısı bir telefonla fırlayıp gidebilir ya da eve yorgun ve sessiz, geç saatlerde dönebilirdi.
Biz, Aylin’le erken yaşta kendi işimizi görmeyi öğrendik. Ben, büyük kardeş olarak, erken yaşta yemek yapmayı, ev işlerini halletmeyi ve Aylin’e bakmayı öğrendim ki annem işten yorgun geldiğinde biraz dinlenebilsin.
Bir akşam yemeğinde annemiz bize sürpriz bir haber verdiğini hatırlıyorum:
“Bugün iyi satış yaptım, biraz para biriktirdim. Hazırlanın kızlar, denize gidiyoruz, bir hafta tatil yapacağız! Selim, sen de bir şekilde izin almaya çalış, en azından bir haftalığına!”
Babam şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı:
“Patron pek hoşlanmayacak, bir şekilde hallederim…”
O zamanlar “bir şekilde hallederim”in ne demek olduğunu anlamamıştım ama bu söz bana gizemli ve önemli gelmişti.
Her şey yolunda gitti. Tüm aile olarak deniz kenarına gittik. Gerçek bir mutluluktu: ne annem ne de babam bir yere yetişmeye çalışıyordu, bütün gün güneşlenip denize giriyor, hayvanat bahçesine gidiyorduk. Aylin’le dondurmayı abartıyorduk, annemle babam da bize bakıp gülüyor, “şeker manyakları” diyorlardı. Eve neşeli döndük, ama bir ay sonra annemle babam sık sık kavga etmeye başladı.
Her gün tartışıyorlardı. Babam, annemin yapmayı düşündüğü şeyin bir hata olduğunu söyleyip “bunu hastanede çöz” diyordu. Annem savunmaya geçiyor ama babamın dediğini yapmıyordu. Başta neyi tartıştıklarını anlamamıştım, ama gece konuşmalarını dinleyince anladım: annem hamileydi. Babam üçüncü çocuğu istemiyordu, kelimeyi kullanmasa da kürtajı savunuyordu.
Annem üzgündü, sık sık ağlıyordu. Pazardaki işini bırakamazdı, çalışmaya devam etti.
Bir süre sonra babaannem, annemin kayınvalidesi, sık sık bize gelmeye başladı. O da annemi “aklını başına alması” için ikna etmeye çalışıyordu. Onun ziyaretlerinden sonra annem daha da çok üzülüyordu. Bir gün ona sarılıp her şeyi bildiğimi, bir kardeş istediğimi söyledim. Oyuncak ya da yeni kıyafet istemeyeceğime, her konuda yardım edeceğime söz verdim. Aylin de bana katıldı. Annem bize sarıldı ve ağladı, ama bu defa rahatlamanın gözyaşlarıydı:
“Benim güzel kızlarım, siz olmasanız ne yapardım?”
O günden sonra annem daha kararlıydı. Babam, zaman geçtikçe ve annemin hamileliği sonlandırmayacağını anladıkça, sık sık bağırıyor ve patırtılı bir şekilde sarhoş geliyordu.
Böyle günlerde annem bizim odada uyuyordu: Aylin’le benim yatağımda, ben de onunkine geçiyordum.
Sonunda annemi hastaneye götürdüler. Babam işteydi. Onu götürürken başımızı okşayıp:
“Hadi kızlar, gidiyorum, kardeşinizi getirmeye!” dedi.
Birkaç saat sonra babam geldi. Annemin hastanede olduğunu öğrenince hemen bir taksi çağırdı ve ona gitti. Sabaha karşı döndüğünde yorgundu ama gülümsüyordu:
“Kızlar, bir oğlumuz oldu! Birkaç güne kadar anneniz ve Alper eve gelecek!”
Biz, Aylin’le sevinç çığlıkları atıp hem kardeşimize hem de babamın değişimine sevindik. Alper gerçekten ailemizi birleştirdi, babaannem bile yumuşadı. Hep birlikte bebeği hastaneden aldık ve ortada bir gerçek vardı: o, ailemizin yapıştırıcısı olmuştu.




