Bugün eski bir defterimi karıştırırken, ailemin hikâyesi yeniden canlandı gözümde. Fakirlikle mücadele ettiğimiz o günleri anımsadıkça içim burkuluyor. Annem, komşuların getirdiği ikinci el çocuk kıyafetlerine sevinirdi. Önce ben giyer, sonra küçük kız kardeşim Aylin’e devrederdik. Yeni bir kıyafet bulduğumuzda, sanki bayram ederdik. Annem, mahalle pazarındaki küçük dükkânı işletirdi. Kazancı azdı, bir de üstüne sürekli denetimlerle uğraşırdı: vergi memurları, itfaiye teftişleri, herkes kapımızdaydı.
Pazarda sözde “koruma parası” isteyenler de eksik olmazdı. Babam, polis memuru olduğu için onlarla başa çıkıverirdi. İki çift laf eder, usulca uzaklaştırırdı. Rüşvet teklif edenler bile oldu, ama babam asla yüz vermedi. Onun bazı meslektaşları gibi “şerefsiz apoletli” olmadı hiç.
Babamın maaşı aile bütçesine çok katkı sağlamazdı. Üstelik nöbetleri, acil çağrıları hiç bitmezdi. Gece yarısı kapıdan çıkışını, sabaha karşı bitmesi mümkünsüz bir yorgunlukla dönüşünü hâlâ hatırlıyorum.
Aylin’le erken büyüdük. Ben, büyük kız olarak yemek yapmayı, evi çekip çevirmeyi öğrendim. Anneye yardım etmek, biraz nefes aldırmak için elimden geleni yapardım.
Bir akşam yemeğinde annem birden müjdeyi göğsümüze çarptı:
“Bu ay iyi sattık, biraz para biriktirdim. Kızlar, hazırlanın, denize gidiyoruz! Birkaç gün tatil yapacağız. Ahmet, sen de izin ayarlamaya çalış!”
Babam şaşırmıştı:
“Amir izin vermezse zorlayacağız artık…”
O zaman “zorlamak” ne demek tam anlamamıştım ama önemli bir şey olduğunu sezmiştim.
Sonunda denize gittik. Annemle babamın hiçbir yere koşturmadığı, bütün gün kumda oynadığımız, denize girdiğimiz, hayvanat bahçesinde gezip dondurma yediğimiz o günler paha biçilmezdi. Eve döndüğümüzde her şey yine eski haline döndü… ta ki bir ay sonra aile içinde fırtınalar kopana dek.
Annemle babam her geçen gün daha çok kavga ediyordu. Babam, annemin yapmak istediği şeyin büyük bir hata olduğunu bağırıyordu. Anne ise ısrarla direniyordu. “Sorunu hastanede çözelim” diyordu babam, ama ne demek istediğini anlamamıştım. Ta ki gece konuşmalarını duyana kadar: Anne hamisiydi. Babam üçüncü çocuğu istemiyor, çareyi hastanede arıyordu.
Annemin gözleri hep şiş, yüzü asığıydı. Pazardaki dükkânı bırakamazdı, çalışmaya devam etti.
Sonra babannem sık sık gelmeye başladı. O da anneme “aklımızı başımıza almamızı” söylüyordu. Her gelişinde annemin üzüntüsü katlanıyordu. Bir gün yanına gidip sarıldım:
“Anneciğim, her şeyi biliyorum… Bana bir kardeş istiyorum. Söz veriyorsonra Aylin de yanıma gelip “Ben de istiyorum!” diye bağırdı ve annem bizi kucaklarken, artık bu gözyaşları huzurun ta kendisiydi.




