O, biliyordu çocuk sahibi olamayacağını… ve sessiz kaldı. Ben ise savaştım, inandım ve kendimi kaybettim.
Bu hikâye, benim derin, yakıcı, dinmeyen acım. On yıl beraber yaşadık. Tam on yıl boyunca, geleceğim, dayanağım, çocuklarımın babası olacağını düşündüğüm adamın yanında durdum. Meğerse o, tüm bu zaman boyunca yalan söylüyormuş. Baba olamayacağını biliyordu. Ve sustu. Yıllarca hastaneler, doktorlar, iğneler, umutlar ve gözyaşları arasında çırpındım. O ise sadece izledi. Ve her şeyin yolunda olduğunu sandırdı.
Mehmet’le liseden tanışıyorduk, Ankara’daki aynı okulda okumuştuk. Sonra yıllar sonra karşılaştık, aşk başladı, birlikte yaşamaya başladık. Ev, yuva, iki çocuk hayalim olduğunu çok iyi biliyordu. İlk haftadan beri bunu konuşuyordum. Başını sallıyor, gülümsüyor, “Ben de aynısını istiyorum” diyordu. Ben ise saf gibi inanıyordum. Onu bulduğuma inanmıştım.
Nikâhımızı kıydırdık – mütevazı ama yürekten. Bir yıl boyunca durmadan çalıştık, ev alabilmek için. Dinlenmeden, tatilsiz, izinsiz. Sonunda Ankara’nın dışında küçük bir ev aldık. Eskiydi, eğri bir çiti ve bakımsız bir bahçesi vardı. Ama heyecanlıydık. Her şeyi elden geçirecek, bahçe düzenleyecek, şirin bir yuva kuracaktık.
“Çocuk beklemek istemiyorum,” dedim o zaman. “Eğer tamirat bitene kadar bekleyecek olursak, treni kaçırabiliriz. Zaman akıyor.” Mehmet biraz tereddüt etti, “Tatilden sonra çok zorlanırsın, tek başıma altından kalkamam,” dedi. Ama ısrar ettim. Kabul etti. Belki de biliyordu ki gerçeği asla söylemeyecekti.
Birinci yıl – hiçbir şey. İkinci yıl – yine hiçbir şey. Doktorlara koştum. Tahliller, tetkikler, tedaviler. Bana “her şey normal” diyorlardı. Hormonları biraz düzenleyip rahatça hamile kalabilirmişim. Düzenli yaşadım: ne zaman yemek yiyeceğim, ne zaman ilaç alacağım, ne zaman yumurtlama olacak… Ama sonuç hep aynıydı – boşluk. Her adet gecikmesini mucize gibi bekledim. Her seferinde gözyaşları.
Mehmet’i muayeneye gitmeye ikna etmeye çalıştım. “Bende bir şey yok. Ben erkek sorunu yaşamam,” diyordu. Ama sonunda gitti. Tek başına. Bensiz. Üzerinde “sağlıklı” yazan bir rapor getirdi. İnandım. Başka ne yapabilirdim ki?
Denemeye devam ettik. En iyi doktorları aradım. Tüp bebeği konuştuk. Bu kez o baskı yapmaya başladı: “Bu doğal değil. İstemiyorum. Evlat edinelim.” Ama ben kendi kanımı, kendi özümü istiyordum. Yüzünde bana benzeyen bir şeyler olsun istiyordum. O direndi, ben savaştım.
Ve nihayet, dokuz yıl sonra, ev tamamlanmış, her şey hazır gibiydi – sadece çocuk eksikti – İstanbul’da yeni bir klinik buldum. İkimizi de randevuya yazdırdım. Tüm testlerin yenilenmesi gerektiğini biliyordum. Israr ettim. O direndi. Klinik yolunda arabada kavga ettik. Bağırdım, dürüst olmasını, neyin yanlış olduğunu söylemesini istedim. Sustu.
Ve sonunda, doktorun odasında, artık dayanamayıp muayene masasında ağlarken, derin bir nefes alıp itiraf etti:
“Çocuk sahibi olamam. Başından beri biliyordum.”
Dünya başıma yıkıldı. İnanamadım. Çığlık attım. Gözlerine bakıp anlamaya çalıştım – nasıl yapabilmişti? Nasıl her ay umutla bekleyişimi, tedavi sürecimi, gözyaşlarımı izleyip sessiz kalabilmişti? Bir ay değil, yıllarca…
Bu ihanetti. Aldatmacadan daha beter. Beni kandırmakla kalmamış, en verimli yıllarımı çalmıştı. Affetmedim. Ve asla affetmeyeceğim. Ertesi gün eşyalarımı toplayıp gittim. Boşanma davası açtım.
Arayıp duruyor, mesaj atıyor, ablamın evine geliyor. “Konuşalım” diyor. Ama onu görmek bile istemiyorum. Baştan doğruyu söylemiş olsaydı, birlikte çözüm bulabilirdik. O ise yalanı seçti. Uzun, soğuk, on yıla yayılan bir yalan. Bu hikâyeden başka biri olarak çıktım. Ve artık çok iyi biliyorum: İlk baştan gelen acı bir gerçek, içini kemiren tatlı bir yalandan iyidir.




