Hayatımı Poltava yakınlarındaki bir köyde geçirdim. Toprak benim için sadece bir iş değil, bir nefes alma yeri oldu çocukluğumdan beri. Beni iyileştirir, kendime getirir. Her şey çöküyormuş gibi hissettiğimde güç verir. Ellerim toprakta, sırtım yorgunluktan ağrırken kafam dinlenir. Böyle yaşadım hep. İlkbaharda sebze dikimi. Yaz sıcağında yabani otlarla mücadele. Sonbahar, hasat zamanı. Turşular, reçeller, konserveler, baharatlar…
Büyük bir bahçem var. Her yıl domates, salatalık, patlıcan, kabak, biber ve mısır ekerim. Meyvelerden elma, erik, kiraz. Bunlarla lezzetli şeyler hazırlarım: közlenmiş biber, kabak kavurması, reçeller, hoşaflar, turşular. Ayrı bir derin dondurucum var; içinde sebze karışımları, torunum için hazırladığım püreler, ev yapımı patates kızartmaları durur. Herkese ayrı ayrı… Çünkü seviyorum bunu. Çünkü biliyorum ki kışın bunlar bizi ısıtacak.
Çocuklarım büyüdü, dağıldılar. Ama geldiklerinde boş dönmezler. Arabaları kutu, çuval, poşetlerle dolup taşar. Bana hiç kıyak gelmez, çünkü onlar benim canım. Bunları onlar için yapıyorum.
Özellikle en küçük oğlum Efe’nin eşi Aylin çok götürür. Durmadan övüyor: “Domatesler müthiş, patlıcan turşusu enfes, kayısı reçeline bayıldım” der. Torunuma bile kavanozlar dolusu götürür. Onun mutluluğunu görmek beni de sevindiriyor, itiraf edeyim. Geceler boyu uğraşıyorum, titizlikle hazırlıyorum, o ise keyifle alıp gidiyor. Bundan daha güzeli ne olabilir?
Ama torunumun doğum gününde her şeyin sanıldığı gibi olmadığını anladım. Güzel bir kutlamaydı: animatörler, neşe içinde çocuklar, masanın etrafında toplanmış büyükler… Yemeklerin arasında benim turşularım, kabak kavurmam, kayısı hoşafım vardı. Herkes yiyor, övüyordu. Gururlanmıştım ama bir kadının sözü içimi acıttı.
“Aa, bu o meşhur turşularınız!” dedi biri. “Aylin’den alıyorum sürekli. Sizinkiler, değil mi? İnanılmaz lezzetli. Marketlerdeki yanına bile yaklaşamaz.”
Anlamamıştım önce. Belki misafir sık sık gidiyordur diye geçirdim içimden. Sonra bir başkası kayısı reçelim için teşekkür etti. Akşam üçüncü biri çıkageldi, “Bütün kış çocukları kabak kavurmanızla besledim” dedi.
Aylin’i aradım gözlerimle. Gözlerini kaçırdı. Sabah sadece ikimiz kalınca sordum direkt:
“Aylin, benim hazırladıklarımı dağıtıyor musun?”
İç geçirdi, yere baktı.
“Evet… Biraz. Öyle lezzetli ki herkes istiyor. Sizde de çok var zaten. Hepsini vermiyorum, azıcık paylaşıyorum sadece.”
Bağırmadım. Çıkışmadım. Ama içimde bir boşluk oluştu. Canım yandı. Gecelerimi veriyorum, tariflere harfiyen uyuyorum. O ise sanki kendiliğinden olmuş gibi dağıtıyor.
Eve dönerken yüreğim taş gibiydi. Vermeye kıyamam. Ama bunları yabancılar için mi yapıyorum? Ben bakkal değilim. Bir anne, bir nine, hayatın yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir kadınım. Yaş altmış beşi geçti. Bugün kırk kavanoz kapatabiliyorum. Peki ya yarın? Allah korusun, bir şey olursa bana? Onlarsa her zaman böyle sürecek sanıyor.
Şimdi yine mutfaktayım. Kavurma kaynıyor. Kırk kavanozu çoktan kapattım. Aklıma takıldı: Belki de değişme vakti geldi? Kızım hep “Satmaya başla” derdi. Elimle savurdum. “Öyle şey için yapmıyorum” derdim. Ama belki de haklıydı? Eğer sınır koymazsam, başkaları benim yerime karar verirse?
Sevdiklerimle paylaşmaktan vazgeçmeyeceğim. Ama artık dürüstçe… Dağıtmaları için değil, gerçekten değer vermeleri için. Her kavanozun sadece “lezzetli” değil, emek, uykusuz gece, özveri ve sevgi olduğunu bilsinler istiyorum. Bir kez olsun şunu düşünmelerini: *“Acaba anne nasıl? Gücü yetiyor mu? Almaktansa yardım etmek daha iyi olmaz mı?”*




