38 Yaşındayım, Hâlâ Annemden Korkuyorum ve Bu İçimi Kemiriyor

Otuz sekiz yaşındayım ve hâlâ annemden korkuyorum. Bu, içimi kemirip duruyor.

Her geçen yıl aynaya daha sık bakıyorum ve kendime kim olduğumu hatırlatmaya çalışıyorum. Başarılı bir kadınım: üniversite mezunuyum, İstanbul’da büyük bir lojistik firmasında üst düzey bir pozisyondayım, evliyim, ortak çocuğumuz olmasa da. Eşim Emre’ye saygı duyuyor, onu seviyorum; o benim dayanağım. İlk evliliğinden olan oğlu Can’ı da yıllar önce kendi evladım gibi benimsedim. Evimiz, mutluluğumuz, huzurumuz var. Ama içimde bir korku var. Gençlikteki gibi değil, soyut da değil. Çok gerçek, bedenimde hissettiğim bir korku. Kendi annemden korkuyorum.

Otuz sekiz yaşındayım. Bir departman yönetiyorum, zorlu iş problemlerini çözüyorum, ortaklarla pazarlık masasına oturuyorum, insanları işe alıp işten çıkarıyorum. Ama bir de annem çıkageliyor ve her şey altüst oluyor. Dizlerim titriyor, boğazım düğümleniyor, avuçlarım buz kesiyor. Zihnimde ise hep çocukluk sahneleri: bulaşıkları yıkamadım diye üzerimden yorganı çekip saçlarımdan tutarak sürükleyişi, okuldan geç kaldığımda terliği fırlatışı, yeni erkek arkadaşlarının önünde beni diğer kızlarla kıyaslayıp alay edişi. Onun üç evliliği de cehennemiydi. Babam bir gün kaybolup gitti, hala hayatta mı bilmiyorum bile. Annemse zamanla daha da acımasızlaştı.

Emre bunların hepsini görüyor. Tahmin etmekle kalmıyor, bizzat şahit oluyor. Telefonda annemin sesini duyunca taş kesilişimi, ansızın kapıda belirdiğinde kekeme oluşumu izliyor. Terapiye gitmemi önerdi, bu yükü içimden atmanın vakti geldiğini söyledi. Ama ben… gidemiyorum. Yetişkin bir kadın, bir yönetici olarak zayıf görünmekten korkuyorum. Psikoloğa gitmek, baş edemediğimi itiraf etmek demek. Oysa ben hep “demir leydi” rolü yaptım. Ne ironik ki bu “demir” kadın, annemden bir telefon geldiğinde titreyen küçük bir kıza dönüşüyor.

Önce “birkaç günlüğüne” gelmeye başladı. Sonra bu birkaç gün, bir haftaya uzadı. Çantalar dolusu eşyayla gelip dolabımızda inceleme yapıyor, belgeleri, hatta iç çamaşırlarımızı karıştırıyor. Bir keresinde dizüstü bilgisayarıma bile baktı. Akşam yemeğinde hiç utanmadan Emre’ye sordu:
*”Böyle soğuk, sıkıcı bir kadınla kaç tane metres değiştirdin sen?”*
Tek kelime edemedim. Sadece peçeteye bakakaldım, ta ki Emre öfkeden kıpkırmızı kesilip onu kapı dışarı edene kadar.

Ama gitti mi? Gitmedi. İki gün daha kaldı. Şu cümleyle: *”Ben senin anneyim. Sen de benim kızımsın.”* Bu cümleyle tüm sınırları yok ediyor. Her şeyi meşru kılıyor.

Hayır demeyi öğrenemedim. En büyük trajedim bu. Sesini duyar duymaz dilim tutuluyor. “Hayır” diyemiyorum. Hep “Tamam, gel…” diyorum, içimden bağırsam da *”Gelme! İstemiyorum!”* diye. Kendime yalan söylüyorum, Emre’ye yalan söylüyorum, herkese yalan söylüyorum. Ve kendimden nefret ediyorum.

Geçen hafta aradı ve rahat rahat haber verdi:
*”Biletleri aldım. 30 Aralık’tan 10 Ocak’a kadar sizde kalacağım.”*
Emre, Can ve benim yılbaşı planlarımız olduğu umurunda mı? Antalya’ya gidip üçümüz dinlenmeyi hayal etmiştik. Menüyü bile hazırlamıştım. Ama annem kararını vermiş. Ve ben yine, *”Gelme”* diyemedim.

Ama bu kez Emre’yle farklı bir karar aldık. Biz gideceğiz. Bir otele yerleşip telefonları kapatacağız. Kaçacağız. Gelsin, kapıyı öpsün. Bu bir intikam değil, hayatta kalma çabası. Çünkü onunla geçireceğim bir yılbaşı daha dayanamam.

Bunu kendime bile itiraf etmek korkutuyor ama annemi sevmiyorum. Ondan korkuyorum. Bana bu kadar nefret beslemesinin, hayatımı hâlâ mahvetmesinin sebebini anlamıyorum. Tek isteğim sadece yaşamak. Gözyaşları, korku, aşağılanma beklentisi olmadan.

Kendi evinden kaçmak yetişkince bir karar mı bilmiyorum. Ama şu an beni kurtarabilecek tek şey bu. Biraz olsun. Bir süreliğine. Otuz sekiz yaşında hâlâ kendini koruyamayan bir kız olmaktan…

Rate article
Lifequest
38 Yaşındayım, Hâlâ Annemden Korkuyorum ve Bu İçimi Kemiriyor