Bir tartışma yüzünden torunumu görememek… Ne acı bir şey!
Her zamanki yolumu tutmuş, minik Sevgi’yi anaokulundan almak için koşturuyordum. Genelde o beni fark eder, “Baaannee!” diye bağırarak kollarıma atlardı. Ama o gün farklıydı. Uzaktan gördüm: adım attı, gözleri ışıldadı, ama öğretmeni hemen durdurdu, kulağına bir şeyler fısıldadı. Sevgi’nin omuzları düştü, oyun köşesine yöneldi. Öğretmen ise bana dönüp profesyonel ama üzgün bir ifadeyle:
“Kusura bakmayın, ama annesi talimat bıraktı. Kızı sadece kendisi ya da babası alabilir. Başka kimseye veremiyoruz.”
Donup kaldım. Sanki yüzüme tokat yemiştim gibiydi. Nasıl yani? Neden? Ben yabancı mıyım? Bu benim torunum! Hep yanlarında oldum – minnet beklediğimden değil, sevgimden.
Kızım Aylin beş yıl önce evlenmişti. İki yıl sonra da Sevgi doğdu, bizim küçük güneşimiz. Sadece yardım etmiyordum, adeta onların hayat ritmine kendimi gömmüştüm: yemek yediriyordum, parka götürüyordum, uyutuyordum, masal okuyordum, anaokuluna bırakıp alıyordum. Özellikle de Aylin ve damat işe gömüldüğünde! Damat geceleri eve geliyor, Aylin de akşama doğru ancak çıkıyordu – grupta hep Sevgi ile bir başka çocuk kalıyordu, onun da dedesiyle ninesi başka şehirde yaşıyordu. Ama ben hep oradaydım!
Ancak bütün bu kırgınlık, aslında basit bir cumartesi çay sohbetinde patlak verdi. Poğaça getirmiştim, Sevgi’ye de yeni bir bebek almıştım. Aylin’in yürüyüşü değişmiş, karnı da biraz kabarmıştı. Tahminim doğru çıktı – ikinci çocuğa hamileydi. Ve ben, bir anne olarak, susamadım:
“Aylin, ciddi misin? Bu maddi durumdayken bir çocuk daha mı?”
Sakin cevap verdi:
“Evet. İstiyoruz. Zamanı uygun görüyoruz. Yaş farkı da tam olacak.”
Sonrası malum… Kendimi tutamadım: evin kredisi olduğunu, iş yerinde adeta çalışanların üzerine basılmadığını, zor geçindiklerini hatırlattım. Açıkça söyledim, iki torunla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum diye.
Aylin alev aldı. Damat sessizce odadan çıktı, o ise öfkeyle patladı:
“Biz senden hiçbir şey istemedik ki! Sen koşturuyorsun, sen yardım ediyorsun, şimdi de hesap mı soruyorsun? Sağ ol anne, ama artık biz halledebiliriz.”
Ve hallediyorlar. Ama ne pahasına? Sevgi çok hassas bir çocuk, içine kapanık, sessiz. Anaokulunda zorlanıyor: oyuncağını alıyorlar, oyunlara almıyorlar, itip kakıyorlar. Şimdi bir de uykudan sonra alınmadığı için saatlerce nöbetçi grupta kalıyor – küçüklerle büyükler bir arada, gürültü, curcuna… O ise öğretmenin yanına sokulup, birinin gelmesini bekliyor. Ama ben gelemiyorum. Yasaklandım.
Gururumu yutup Aylin’i aradım: “Yeter artık! Kızıp çıkıştık, her ailede olur.” O ise buz gibi:
“Anaokulunda saat yediye kadar kalsın, öğretmenler para alıyor zaten. Belki sosyalleşir, hep sana bağlıydı ya…”
Oysa biliyorum: Sevgi her sabah annesinin koluna gözyaşlarıyla yapışıyor, akşamları da camdan bakıp tanıdık bir siluet arıyor – beni. Ben ise uzaktayım, bir yabancı gibi. Ve içim sızlıyor, çaresizlikten…
İşte böyle! Bir lafın öylece söylenmesi ve artık büyükanne değilsin. Sadece masallar okuyan, saç ören, alnına öpücük konduran bir kadın… Şimdi ise yaklaşma hakkın yok. Susmak altındır derler ya, keşke sussaydım…




