Bugün günlüğüme yazma ihtiyacı hissettim. Arada kaldım; geçmişiyle, onun reddettiği bir çocukla…
Mehmet’le evlendiğimizde artık genç sayılmazdık. Ben otuz iki, o otuz üç yaşındaydı. Arkamızda sadece tecrübeler değil, bir sürü hata, hayal kırıklığı ve tutunamadığımız umutlar vardı. Onun bir boşanması ve bir kızı vardı. Benimse sakin, çocuksuz bir geçmişim. Çocukla iletişim kurmasına karşı değildim, hatta destek oldum, teşvik ettim. Ama Mehmet bu bağın hiçbir parçasını istemedi.
İlk eşini sevdiği için değil, annesinin ısrarıyla almıştı. Kadın, kızın hamile olduğunu öğrenince, “Evleneceksin! Ailesinin yankesicilik yapmasına izin vermeyeceksin!” diye diretmişti. Kızın ailesi gözyaşlarıyla yalvarmış, Mehmet de pes etmişti. Nikâh, bavul ve hemen bir gemi seferi. Denizcilik akademisini yeni bitirmişti, açıldı denizlere. Ne düğün, ne yüzük; sadece soğuk bir imza.
O denizlerdeyken, eşi bir kız doğurmuştu. Döndüğünde kucağına aldığında… hiçbir şey hissetmemişti. Ne sevinç, ne sıcaklık, ne de bağlılık. Sadece yorgunluk ve boşluk. Ama hem eş hem baba rolüne bürünmüştü, oyunu sürdürdü. Seferlere çıktı, döndü, para getirdi, ticaretle uğraştı, aileyi geçindirdi. Kaynak atının “namus kurtarma” hediyesi olan evde yaşadılar. Ama o evde sevgi yoktu. Samimiyet bile nadirdi. Mehmet’in dediğine göre, gerçekten karı koca oldukları anlar bir elin parmaklarını geçmezdi.
Bir gün her şey çatlamak zorundaydı. Ve çatladı: Bir seferden döndüğünde eşinin onu aldattığını öğrendi. Kadın inkâr etmedi. Ağladı, özür diledi, “Bir kazaydı” dedi. Ama Mehmet için bu bir kurtuluştu. Eşyalarını toplayıp çıktı. Kavga etmeden, gözyaşı dökmeden. Sadece kapıyı kapattı. Kadının ailesi bile onu ikna etmeye çalışmadı—herkes anlamıştı.
İki sefer daha açıldı denizlere, sonra “Yetti” dedi. Kendi işini kurdu. Üç yıl sonra işi iyi gidiyordu, eski eşi ve çocuk düzenli nafaka alıyordu. Herkes yerine oturmuş gibiydi. Derken ben çıktım karşısına.
İş üzerinden tanıştık. İnşaat malzemesi almaya gelmişti, sohbet ettik. İki gün sonra bir kurye çiçek ve bir kafe davetiyesi getirdi. Her şey hızlı, güzel ve samimi ilerledi. Evlendik. Ama biliyordum ki kayınvalidem sert bir kadındı. Benimle olan evliliğinin de zoraki olduğundan şüphelenmişti. Güvenmiyordu. Ama ben rahatlattım: “Şimdilik çocuk düşünmüyoruz, birbirimizi daha iyi tanımak istiyoruz.”
O an rahat bir nefes aldı… ve her hafta sonu o kızı—Elif’i—bize getirmeye başladı. Mehmet’in, affedersiniz, bir türlü benimseyemediği kızı. Ne kızı, ne de annesini. Uzak, soğuk, neredeyse kayıtsız. Kaynana ise bilerekmiş gibi. Bana fırıldak fırıldak, “Umarım bir gün sever onu” diyor. Ama Elif bunu hissediyor. Eve gelir gelmez bana koşuyor. Peki ya babası? Kulaklığını takıyor, bilgisayarın başına geçip tank oyunlarına dalıyor.
Ben kalıyorum Elif’le. Huysuz, kırgın, sinirli. Ne kadar uğraşsam da olmuyor. Burada olmak istemiyor. Onunla olmak istemiyor. Ve onu anlıyorum. Birkaç saat sonra ben de dayanamayıp kaynanayı çağırıyorum. Geldiğinde hemen soruyor: “Eee, konuştular mı? Kaynaştılar mı?” Ne diyeceğim? Oğlunun üç saat sanal savaşta olduğunu bana yine yalnız kalakaldığımı mı?
Kaynana hemen tonunu değiştiriyor. Suçlamaya başlıyor. “Sen beceremiyorsun, bağ kuramıyorlar” diyor. “Ailenin çimentosu kadındır” filan… Peki ya ben? Başkasının hatasını, soğukluğunu taşıyan çimento olmaktan yoruldum. Uğraşıyorum. Ama bir erkeği, kendi çocuğunu sevmeye zorlayacak sihirli değneğim yok. Eğer kendisi istemiyorsa, ne kadar koştursam, ne kadar uğraşsam, olmayacak.
Ve tabii ki suçlu yine benim…




